
Esas No: 2013/779
Karar No: 2016/442
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2013/779 Esas 2016/442 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı veren
Yargıtay Dairesi : 11. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Resmi belgede sahtecilik suçundan sanık ..."ın 5237 sayılı TCK’nun 204/1, 43 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Kemalpaşa Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.06.2008 gün ve 571-429 sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 02.04.2013 gün ve 9846-5471 sayı ile;
“Farklı şahıslar adına kayıtlı ..., ... ve ... plaka sayılı araçların muayene işlemlerini farklı tarihlerde her biri yenilenen kastla sahte olarak gerçekleştiren sanığın eyleminin her bir muayene işlemi yönünden ayrı suçları oluşturduğu gözetilmeden zincirleme tek suç olarak kabulüyle yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden, ceza miktarı itibarıyla kazanılmış hakkı saklı kalmak kaydıyla bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 07.06.2013 gün ve 140714 sayı ile;
"Ceza davasına konu olan fiil, sanığın ... plakalı aracın tescil belgesinde 09.02.2007 tarihinde, 35 PEN 86 plakalı aracın tescil belgesinde 05.04.2007 tarihinde, ... plakalı aracın tescil belgesinde 13.03.2007 tarihinde sahtecilik yapmasından ibarettir.
27.06.2011 tarihli tebliğnamemiz ile mahkeme hükmünün onanması talep edilmiş, ancak Yüksek Dairece sanığın fiillerinin 3 ayrı suçu oluşturduğu ve sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağı gerekçesiyle verilen mahkûmiyet hükmünün bozulmasına karar vermiştir.
Dosyada mevcut bilirkişi raporlarından da anlaşılacağı üzere; sanığın düzenlediği belgelerin aldatma kabiliyetine sahip oldukları konusunda herhangi bir tartışma bulunmamaktadır.
Sanığın fiilerinin ayrı ayrı sahtecilik suçunu oluşturduğu konusunda da bir görüş ayrılığı olmamakla birlikte, uyuşmazlık; sanığın fiillerinin ayrı ayrı cezalandırılması mı, yoksa bu suçların içtima edilerek TCK"nun 43/1. maddesi uygulanarak mı cezalandırılması gerektiği noktasında toplanmaktadır.
Bilindiği üzere sahtecilik suçları kamu güvenine karşı işlenen suçlardandır. Bu suç hem kamu güvenini hem ispat araçlarının gerçekliğini ve doğruluğu ile garanti altına alınan özel menfaatleri korumaktadır. Bu suçun hukuki konusunun kamu güveni olduğu konusunda bir tartışma da bulunmamaktadır. Ancak, çözüme kavuşturulması gereken husus bu suçun mağdurunun kim olduğudur. Sahtecilik suçu TCK"nun İkinci Kitap, Üçüncü Kısım (Topluma Karşı İşlenen Suçlar), Dördüncü Bölümünde (Kamu Güvenine Karşı Suçlar) düzenlenmiştir.
Suçun mağduru kavramı hem ceza hukukunda hem usul hukukunda önem arzeden bir kavramdır. Mağdur kavram ile ifade edilmek istenen nedir? Mağdur kavramı, suç ile saldırıya uğrayan kişiyi ifade edebileceği gibi, geniş bir yorumla muhtelif şekilde zarar gören kişileri de içine alabilir. Suçun mağduru kavramını genişletmeye elverişli tanımlar yapmak pekala olanaklı ise de, mevcut yasal düzenlemelerimiz bu kavramın daraltılmasını hedeflemiştir. Zira, ceza ve ceza usul hukukunda mağdur kavramı yanında şikâyetçi ve suçtan zarar gören kavramları da bulunmaktadır. Öyleyse, suçun mağduru kavramını daraltmak ve suçtan dolaysız ve doğrudan zarar görenler olarak sınırlamakta bir engel bulunmamaktadır. Buradaki bir başka sorun ise, mağdurun mutlaka gerçek kişi mi olması gerektiği ya da tüzel kişilerin de mağdur olup olamayacağı noktasındadır. Bir görüşe göre suçun mağduru ancak gerçek kişiler olup tüzel kişiler suçun mağduru olamazlar. Ancak, unutulmaması gereken tüzel kişilerin kendisini oluşturan gerçek kişilerden bağımsız olarak hukuk aleminde kişi olarak kabul edilmeleridir. Bu durumda tüzel kişilerin varlık ya da menfeatlerin sahibi ya da hamil olması konusunda bir engellerinin bulunmadığı, kendilerine ait menfeatlerin cezaen korunması halinde de suç mağduru olabilecekleri açıktır. Devletin, Anayasanın 123. maddesinde tanımlandığı üzere tüzel kişiliğe sahip olduğu konusunda bir tartışma bulunmamaktadır. Ancak tüzel kişiliği haiz devletin her suç bakımından suçun mağduru olduğunu ileri sürmek de doğru değildir. Bununla birlikte devlet toplumsal ve bireysel menfeatlerin güvence altına alındığı çeşitli varlık ve menfeatlerin sahibi ya da hamili olabilir. Eğer, devlete ait menfeatlerin ihlaline yönelik bir suç varsa, devlet bu suçun mağduru olabilir. Devletin güvenliğine, adliyeye karşı, kamu idaresinin güvenirliğine ve işleyişine karşı suçlarda mağdur devlet olabilir.
Sahtecilik suçları sadece gerçek kişilere ait varlıkları ya da menfeatleri korumazlar. Bu suçun TCK"ndaki düzenleniş yeri de dikkate alındığında, bu suçun topluma karşı işlenen suçlardan olduğunu kabul etmek gerekir. Bu durumda sahtecilik suçu ile korunan hukuki menfaatte devletin hamil sıfatıyla bu suçun mağduru kabul edilmesinde bir zorunluluk bulunmaktadır. Somut olayda, farklı kişilerin trafik tescil belgelerindeki sahteciliklerden araç sahiplerinin zarar gördükleri açıktır. Ancak bu kişiler suçun mağduru değil, suçtan zarar gören kişilerdir, bu suçun mağduru bizatihi devlettir.
Dava konusu sahtecilik suçunun mağduru devlet tüzel kişiliği olduğundan, sanık hakkında TCK"nun 43. maddesinde belirtilen zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilirliği tartışılmalıdır. Sanık trafik sigorta işleriyle uğraşan bir kişidir. Eylemlerini 09.02.2007-13.03.2007 ve 05.04.2007 tarihlerinde gerçekleştirmiştir. Zincirleme suçta birden çok suç bulunmaktadır. Ancak bu durumda bu suçlar sanık tarafından aynı suçu işleme kararı kapsamında işlenmektedir. Bir başka ifade ile bu suçlar arasında subjektif bir bağ bulunmaktadır. Sanıktaki aynı suçun birden fazla ama tek bir karar çerçevesinde işlediğini tespit ederken zaman aralığı önemli bir hareket noktasıdır. Somut olayda, üç suçun iki aylık bir zaman dilimin altında işlendiği anlaşılmaktadır. Bu nedenle sanıkta aynı suçu işleme kararının var olduğunun aksini söylemek için kesin, tartışmasız verilere ihtiyaç vardır. Somut olayda bu verilere ulaşılmamaktadır. Bu nedenle bu unsur itibariyle sanık hakkında zincirleme suç hükümleri uygulanabilir. Bu suçun mağdurunun devlet olması karşısında, yani suçun aynı kişiye karşı birden fazla işlenmesi nedeniyle sanık hakkında TCK"nun 43. maddesi uygulanmasında zorunluluk bulunmaktadır" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
5271 sayılı CMK"nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 18.09.2013 gün ve 14666-13255 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanıklar Gündüz Yiğit ve ... hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan beraat hükümleri temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır.
Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Kolluk görevlilerince yapılan yol kontrolleri sırasında, farklı şahıslar adına kayıtlı ..., ... ve ... plakalı araçların motorlu araç trafik belgelerinde yer alan araç muayenesi bölümlerinde sahtecilik yapıldığının tespit edildiği,
Kemalpaşa Cumhuriyet Başsavcılığınca sanık hakkında; suç tarihi 09.02.2007 olan ... plakalı aracın sahte muayene işlemine ilişkin olarak 10.07.2007 tarihli, suç tarihi 13.03.2007 olan ... plakalı aracın sahte muayene işlemine ilişkin olarak 22.08.2007 tarihli ve suç tarihi 05.04.2007 olan ... plakalı aracın sahte muayene işlemine ilişkin olarak ise 30.11.2007 tarihli iddianameler ile her bir sahtecilik fiili için ayrı ayrı açılan kamu davalarının birleştirilerek yapılan yargılaması sonucunda, Kemalpaşa Asliye Ceza Mahkemesince sanığın zincirleme şekilde resmi belgede sahtecilik suçundan; 5237 sayılı TCK"nun 204/1, 43 ve 62. maddeleri uyarınca 2 yıl 1 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için öncelikle "zincirleme suç" hükümlerinin incelenmesi gerekmektedir.
5237 sayılı Türk Ceza Kanununa hakim olan ilke gerçek içtima olduğundan, bunun sonucu olarak, "kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza" söz konusu olacaktır. Nitekim bu husus Adalet Komisyonu raporunda da; "Ceza hukukunun temel kurallarından birisi, ‘kaç fiil varsa o kadar suç, kaç suç varsa o kadar ceza vardır" şeklinde ifade edilmektedir. Bunun istisnaları, suçların içtimaı bölümünde belirlenmiştir. Bu istisnalar dışında, işlenen her bir suçla ilgili olarak ayrı ayrı cezaya hükmedilecektir. Böylece verilen her bir ceza, bağımsızlığını koruyacaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kuralın istisnalarına ise, TCK’nun "suçların içtimaı" bölümünde, 42 (bileşik suç), 43 (zincirleme suç) ve 44 (fikri içtima) maddelerinde yer verilmiştir.
TCK"nun 43. maddesinin birinci fıkrasında; "Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır. Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da bu fıkra hükmü uygulanır” biçiminde zincirleme suç, ikinci fıkrasında; "Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır" denilmek suretiyle aynı neviden fikri içtima düzenlemesine yer verilmiş, üçüncü fıkrasında da zincirleme suç ve aynı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanmayacağı suçlar belirtilmiştir.
TCK"nun 43/1. maddesi uyarınca zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için;
a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,
b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,
c- Bu suçların aynı suç işleme kararı altında işlenmesi gerekmektedir.
TCK’nun 43/1. maddesinde bulunan, "değişik zamanlarda" ifadesi nedeniyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için, suçların mutlaka değişik zamanlarda işlenmesi gereklidir ki, bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak, ancak bu husus TCK’nun 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde göz önüne alınabilecektir.
TCK"nun 43/1. maddesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır.
Öte yandan, kanunumuz zaman konusunda olduğu gibi, suçların işlendikleri yer bakımından da bir sınır koymamıştır. Ancak, suçların aynı yerde işlenmeleri, suç işleme kararındaki birliğin bir işareti olarak kabul edilebilir.
Aynı suç işleme kararının varlığının, olaysal olarak suçun işlenmesindeki özellikler, suçun işleniş biçimi, fiillerin işlendikleri yer ve işlenme zamanı, fiiller arasında geçen süre, mağdurların farklı olup olmadıkları, ihlal edilen değer ve yarar ile korunan değer ve yarar, olayların oluşum ve gelişimi ile tüm özellikleri değerlendirilerek belirlenmesi gerekmektedir.
Sahtecilik suçunun farklı kişilere yönelik gerçekleşmiş olması nedeniyle, TCK"nun 43. maddesinin 2. fıkrası üzerinde de durmak gerekir. Aynı neviden fikri içtima olarak kabul edilen bu durumda, fiil yani hareket tektir ve bu fiille aynı suç birden fazla kişiye karşı işlenmektedir. Burada, hareket tek olduğu için, fail hakkında bir cezaya hükmolunacak, ancak bu ceza TCK’nun 43/1. maddesine göre artırılacaktır. Ancak burada kastedilen, fiil ya da hareketin, doğal anlamda değil hukuksal anlamda tekliğidir. Bazen suçların işlenmesi sırasında doğal olarak birden fazla hareket yapılmakta ise de, ortaya konulan bu davranışlar suçun kanuni tanımında yer alan hukuksal anlamdaki "tek bir fiili" oluşturmaktadır.
TCK"nda, bazı suçlarda özel olarak aynı neviden fikri içtima hükmüne yer verilmiştir. Örneğin; belirsiz sayıda kişilerin sağlığını bozmak amacıyla ve bu amacı gerçekleştirmeye elverişli olacak surette, radyasyona tabi tutulması halinde, radyasyon yayma suçunun temel şekline nazaran daha ağır ceza öngörülmüştür (TCK’nun 172/2. md.). Bu suçlar için özel bir aynı neviden fikri içtima kuralı öngörülmüş olduğundan, ayrıca TCK’nun 43/2. maddesi uyarınca cezanın arttırılması yoluna gidilmeyecektir.
Aynı neviden fikri içtimadan söz edilebilmesi için;
1- Hareket ya da fiilin hukuksal anlamda tek olması,
2- Birden fazla suçun işlenmiş olması,
3- İşlenen birden fazla suçun "aynı suç" olması,
4- Bu suçların mağdurlarının farklı olması gerekmektedir.
Bu dört şart birlikte gerçekleştiğinde, faile tek ceza verilecek, ancak bu ceza artırılacaktır. Somut olayda sanığın sahtecilik eylemlerinin farklı zamanlarda gerçekleşmiş olması nedeniyle tek bir fiil olarak kabulü mümkün olmadığından, TCK’nun 43/2. maddesinin uygulanma şartları bulunmamaktadır.
Birden çok belgede sahtecilik suçunun, zincirleme ya da ayrı suçlar mı oluşturacağı problemini çözümlerken, korunan hukuki yarar, suçun mağduru ve suçtan zarar gören kavramları da ele alınmalıdır.
Belgede sahtecilik suçları TCK"nun "Özel Hükümler" başlıklı ikinci kitabının, "Topluma Karşı Suçlar" başlıklı üçüncü kısmının, "Kamu Güvenine Karşı Suçlar" başlıklı dördüncü bölümünün 204 ila 212. maddelerinde düzenlenmiş olup, anılan suçların hukuki konusu kamunun güvenidir.
Nitekim 765 sayılı Kanun döneminde Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08.06.2004 gün ve 94-132 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında istikrarlı olarak, suçla korunan yararın kamu güveni olduğu kabul edilmiş ve; "Evrakta sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güvenidir. Belgelerin gerçeğe aykırı düzenlenmesi, gerçek belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi, eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek suç sayılıp, yaptırıma bağlanmıştır. Bu nedenle de fiilen bir zararın ortaya çıkması aranmamakta, zarar olasılığı yeterli görülmektedir" denilmiştir. Hatta, 765 sayılı TCK’nun 339 ve 355. maddeleri ile ilgili olarak ceza miktarlarını belirlemede kanun koyucunun suçun kamu güvenini bozmadaki etkinliğini ölçü aldığı kabul edilmiştir. (CGK’nun 06.11.2007 gün ve 223-224 sayılı kararı)
Aynı şekilde Yargıtay bu görüşünü 5237 sayılı TCK’nun yürürlüğe girmesinden sonra da sürdürmekte olup, Ceza Genel Kurulunun 06.03.2007 gün ve 276-55 sayılı kararında bu husus; "Evrakta sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamu güvenidir. Belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye ekleme yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek suç sayılmıştır" şeklinde ifade edilmiştir. Özel Daire kararları da aynı yöndedir.
Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, "haksızlığa uğramış kişi" olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. TCK"nun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır.
Mağdurun belirlenmesi, suçun unsurlarının veya nitelikli hallerinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespiti ile özellikle TCK yönüyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının çözümü konusu başta olmak üzere bir çok ceza hukuku hükmünün doğru ve isabetli uygulanabilmesi açısından önemli olmasına rağmen, TCK başta olmak üzere ceza kanunlarımızda mağdurun bir tanımı yapılmamıştır. Öğretide de kabul olunduğu üzere kanun koyucunun bu tercihi öncelikle kapsayıcı bir tanım yapmanın zorluğundan kaynaklanmakta, diğer taraftan kavramın bazen dar bazen de geniş yorumlanmasına duyulan ihtiyaç bu yönde bir tercihi zorunlu kılmaktadır.
Mağdur kavramı gibi kanunda açıkça tanımlanmamış olan "suçtan zarar görme" kavramı ise, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında; "suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali" olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak da dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulunun 03.05.2011 gün ve 155–80, 04.07.2006 gün ve 127–180, 22.10.2002 gün ve 234–366 ile 11.04.2000 gün ve 65–69 sayılı kararlarında; "dolaylı veya muhtemel zarar, davaya katılma hakkı vermez" şeklinde açıkça belirtilmiştir.
Mağdur ile suçtan zarar gören kavramları aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilecektir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp; toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (Mehmet Emin Artuk - Ahmet Gökcen - A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Turhan Kitabevi, 3. Bası, Ankara, 2007, s.444; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. Bası, Ankara, 2013, s. 212 - 215; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, Ankara, 2013, s.107 - 109; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan–Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, Ankara, Adalet Yayınevi, 2014, 6. cilt, s.7958-7959)
Mağdurun kim olduğunun belirlenmesinde öncelikle madde metnine bakılmalı, madde metninin yeterli olmadığı durumlarda hükmün konuluş amacı, suçun düzenlendiği yer gibi hususlar birlikte değerlendirilerek sonuca ulaşılmaya çalışılmalıdır.
Bu bağlamda 5237 sayılı TCK"nun belgede sahtecilik suçlarının düzenlendiği madde metinlerinde suçun mağdurunun kim olduğuna ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemesi, belgede sahtecilik suçlarının hukuki konusunun kamunun güveni olması ve bu suçların kamu güvenine karşı suçlar bölümünde düzenlenmiş bulunması hususları birlikte değerlendirildiğinde, bu suçların mağdurunun toplumu oluşturan bireylerin tamamının, diğer bir ifadeyle kamunun olduğunun, eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde bu kişinin mağdur değil, suçtan zarar gören olacağının kabulü gerekmektedir. Aksinin kabulü halinde, somut olayda olduğu gibi birden fazla kişiye karşı işlenmiş olan sahtecilik suçlarında hükmolunacak sonuç ceza miktarları gözönünde bulundurulduğunda, 5237 sayılı TCK"nun “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin gerekçesinde, "Suç işlenmesiyle bozulan toplum düzeninde adaletin sağlanması için suç işleyen kimseye uygulanacak ceza hukuku yaptırımlarının haklı ve ölçülü olması gerekir. Çünkü ancak haklı ve suçun ağırlığıyla orantılı bir yaptırım ile suç işleyen kişinin bu fiilinden pişmanlık duyması sağlanabilir ve yeniden topluma kazandırılması söz konusu olabilir" şeklinde açıklanmış olan ölçülülük ilkesine aykırı davranılmış olunacaktır.
Öğretide, belgede sahtecilik fiilinin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde ilgili kişinin de mağdur sayılacağı yönünde bir kısım görüşler (Nevzat Toroslu, Ceza Hukuku Özel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara 2007, s.205-206) olmakla birlikte, çoğunluk itibarıyla, bu suçların mağdurunun kamu olduğuna ilişkin bir kabul vardır. (Veli Özer Özbek, Mehmet Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 4. Baskı, 2012, s. 759).
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 22.04.2014 gün ve 397-202 sayılı kararında da; belgede sahtecilik suçlarının mağdurunun kamu olduğu, eylemin belirli bir kişinin zararına olarak işlenmesi halinde bu kişinin mağdur değil, suçtan zarar gören konumunda bulunduğu belirtilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Trafik takip işi yapan sanığın, değişik tarihlerde farklı şahıslar adına kayıtlı ..., ... ve ... plakalı araçlara ait motorlu araç trafik belgelerinin muayene bölümlerinde sahtecilik yaptığı anlaşılan olayda; suçun mağdurunun kamu olması, araç sahiplerinin ise resmi belgede sahtecilik suçunun mağduru olmayıp, suçtan zarar gören konumunda bulunmaları, sanığın suça konu belgelerin muayene bölümündeki sahtecilik eylemlerini değişik zamanlarda ve aynı suç işleme kararı altında gerçekleştirmiş olması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanmasına ilişkin yerel mahkeme kararında bir isabetsizlik bulunmamakta olup, Özel Daire bozma kararı yerinde değildir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, usul ve kanuna uygun olan yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 02.04.2013 gün ve 9846-5471 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
3- Usul ve kanuna uygun olan Kemalpaşa Asliye Ceza Mahkemesinin 10.06.2008 gün ve 571-429 sayılı hükmünün ONANMASINA,
4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 22.11.2016 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
Bu alandan sadece bu kararla ilintili POST üretebilirsiniz. Bu karardan bağımsız tamamen kendinize özel POST üretmek için TIKLAYINIZ
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.