Abaküs Yazılım
Ceza Genel Kurulu
Esas No: 2014/159
Karar No: 2016/257

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2014/159 Esas 2016/257 Karar Sayılı İlamı

Ceza Genel Kurulu         2014/159 E.  ,  2016/257 K.

    "İçtihat Metni"

    Yargıtay Dairesi : 13. Ceza Dairesi
    Mahkemesi :Asliye Ceza

    Hırsızlık suçundan sanıklar ... ve ..."nin 5237 sayılı TCK’nun 144/1-b, 62 ve 51/1. maddeleri uyarınca 1 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve cezalarının ertelenmesine ilişkin, Bulancak Asliye Ceza Mahkemesince verilen 16.06.2010 gün 99-201 sayılı hükmün sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 13. Ceza Dairesince 25.12.2013 gün ve 24349-41246 sayı ile;
    "Karayolları Trafik Kanunu"nun 20. maddesine göre, suça konu çalındığı iddia edilen aracın mülkiyetinin sanık ... Demir üzerinde olduğu gözetilerek, sanıkların alacaklarını alamadıklarından dolayı suça konu aracı mülkiyet hakkına dayanarak bulunduğu yerden almalarında hırsızlık suçunun yasal unsurlarının bulunmadığının anlaşılması karşısında, beraatleri yerine suç vasfında yanılgı ile yazılı şekilde hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.01.2014 gün ve 297011 sayı ile;
    “Karayolları Trafik Kanununun 20. maddesinin öngördüğü geçerlilik şekli karşısında, somut olayda olduğu gibi haricen yapılmış bir devir sonuç doğurmayacak, mülkiyeti karşı tarafa geçirmeye yetmeyecektir. Diğer ifadeyle, aracın zilyetliğinin nakli, yani tasarruf işlemi hukuka ne kadar uygun olarak yapılmış olursa olsun, temeldeki sebep yani borçlandırıcı işlem sayılan sözleşme, kanunun aradığı şekle aykırı olarak noter haricinde yapıldığı için alıcı zilyet olacak ama malik olamayacaktır.
    Diğer taraftan, devri şekil şartına bağlı olsa bile motorlu araç hukuki bakımdan taşınır bir eşyadır. Ancak taşınır eşya olan motorlu araçlar, taşıdıkları önem ve risk yüzünden hukuk düzeni tarafından diğer taşınır eşyaların bağlı olduğu mülkiyet devri rejiminden farklı olarak daha sıkı şekil şartlarına tabi tutulmuştur.
    Hırsızlık suçunda korunan yarar, özellikle 5237 sayılı TCK"nun 141/1. maddesinde, "zilyedinin rızası olmadan" ibaresi konulduktan sonra, zilyetlik ve buna bağlı haklardır. Zilyetlik, Türk Medeni Kanunu"nun 973. maddesine göre, bir şey üzerinde fiili hakimiyetin bulunmasıdır. Eşya üzerinde fiilen egemen olan kimsenin malik olması gerekmez. Zilyet malik olabileceği gibi, malikten başka kimseler de olabilir. Zilyetlik, eşya üzerinde sahibine ondan dilediği gibi faydalanma, onu savunma ve dava hakkı tanımaktadır.
    Bu açıklamalar ışığında somut olaya gelince;
    Aracın mülkiyeti sanıklardan Tuncay Demir"e ait olmakla birlikte, suça konu aracın dosyada örneği bulunan oto alım satım sözleşmesi başlıklı sözleşme ile harici olarak katılan ..."ye satıldığı, taraflar arasında ödenen para konusunda ihtilaf bulunmakla birlikte bedelin bir kısmının ödenerek aracın katılan ..."ye teslimle onun kullanımına terk edildiği, ancak aracın vergi borcu ve satış bedelinin bir kısmının ödenmemesi nedeniyle olay tarihinde sanıkların, katılanın evinin önünde bulunan aracı başka bir araca bağlayıp götürdüklerinin anlaşılması karşısında, sanıkların hukuki bir ilişkiden kaynaklanan alacağı tahsil etmek amacıyla hırsızlık suçunu işledikleri ve suçun unsurlarının bulunduğuna dair mahkemenin kabul ve uygulaması usul ve yasaya uygun bulunduğundan, yerel mahkeme hükmünün onanması gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
    CMK"nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 13. Ceza Dairesince 12.02.2014 gün ve 5931-4069 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    CEZA GENEL KURULU KARARI
    Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıkların üzerlerine atılı hırsızlık suçunun yasal unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
    İncelenen dosya kapsamından;
    Sanık ..."nin 10.08.2009 tarihinde sahibi bulunduğu 28 NH 985 plakalı kamyoneti harici oto alım-satım sözleşmesi ile 5.500 Lira bedelle katılan ..."ye satıp teslim ettiği, satış bedelinin 1.000 Lirasını peşin aldığı, 2.500 Lirasının 25.09.2009, 2.000 Lirasının da 10.10.2009 tarihinde ödenmesinin kararlaştırıldığı,
    Sanıkların 01.12.2009 tarihinde katılanın evinin önünde duran sattıkları aracı olay yerine getirdikleri bir kamyonun arkasına bağlayıp kendi işyerlerine götürdükleri,
    Aracın trafikte sanık ... adına kayıtlı olup suç tarihinden sonra 12.04.2012 tarihinde ... adlı bir şahsa satışının yapıldığı,
    Anlaşılmaktadır.
    Katılan ...; satış bedelinin 3.000 Lirasını ödediğini, 2.500 Lira borcu kaldığını, aracın vergi borcu olduğunu, bu yüzden sanık ..."ın aracın devrini veremediğini, sanıkların kendisinin evde olmadığı bir günde gelip kardeşinin ve eşinin gözleri önünde aracı bir kamyonun arkasına bağlayıp götürdüklerini beyan etmiş,
    Sanıklar ise aşamalarda; katılanın peşin verdiği 1.000 Lira dışında kalan 4.500 Lira olan satış bedelini ödemediğini, aracın kaçak orman emvali naklinde kullanıldığını duyunca gidip geri aldıklarını, hırsızlık yapmadıklarını savunmuşlardır.
    Hırsızlık 5237 sayılı TCK’nun 141/1. maddesinde; “zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma” olarak tanımlanmıştır.
    Hırsızlık suçu ile korunan hukuki yarar mülkiyet hakkı ile birlikte zilyetliktir. Kanunda "zilyet" kelimesi ile "başkasına ait" olma kelimesi aynı anda kullanılmıştır. Bu şekilde kanun koyucu, iki farklı hukuki duruma aynı anda yer vererek hırsızlık suçunda ziyetlik ile mülkiyeti ayırmış, her ikisini de koruma altına almıştır.
    Suçun maddi konusu ise başkasına ait taşınır maldır. Bu nedenle malın malikinin bu suçun faili olması mümkün değildir. Suçun mağduru ise malik olabileceği gibi zilyet de olabilir. Çalınan mal, malikin elinden alınmış ise mağdur, malın malikidir. Zilyetin elinden alınmışsa mağdur zilyet, malik ise suçtan zarar görendir.
    TCK"nun 144/1-b maddesinde ise hırsızlığın bir hukuki ilişkiye dayanan alacağı tahsil amacıyla işlenmesi suçun daha az cezayı gerektiren nitelikli bir hali olarak kabul edilmiştir. Hukuki ilişki kavramı, hukuk düzeni tarafından korunan, geçerli kabul edilen ve hukuka uygun ilişkileri ifade eder. Bu nitelikli halin uygulanması için fail, hukuki ilişkiye dayanan alacağını tahsil amacıyla devlet organlarına başvurmayıp, borçlunun malını onun rızası dışında bulunduğu yerden almalıdır. Burada failin amacı, alacağı tahsil olmalıdır.
    Malın başkasına ait olup olmadığı özel hukuk kurallarına göre belirlenmelidir.
    2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 20/d maddesinde tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin, araç sahibi adına düzenlenmiş tescil belgesi esas alınarak noterler tarafından yapılacağı, noterler tarafından yapılmayan satış ve devirlerin geçersiz olduğu hükme bağlanmıştır. Bu durumda trafik siciline kayıtlı araçların mülkiyetinin devrini öngören sözleşmelerin geçerliliği, maddede öngörülen şekil şartlarına uygun şekilde yapılmalarına bağlı olup, geçerlilik koşulu olan bu şekle uyulmaksızın yapılan sözleşmeler geçersiz olduğundan, geçersiz satış sözleşmesi uyarınca taraflar verdiklerini geri isteyebileceklerdir. Geçersiz sözleşmeye dayalı olarak aracı teslim alan geri verme yükümlülüğü altında bulunurken, aracın kayıt maliki de sebepsiz zenginleşme kuralları uyarınca bedeli iade edecektir. Bu durumda, aracın mülkiyeti karşı tarafa geçmeyecek, ortada hukuki bir uyuşmazlık bulunacaktır.
    Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
    Sanık ... adına trafik siciline kayıtlı aracın katılan ..."ye satışına ilişkin işlemin 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu"nun 20/d maddesinde öngörülen şekil şartlarına uygun yapılmadığı, bu durumda taraflar arasında haricen yapılan araç satış sözleşmesi geçersiz olduğundan mülkiyetin nakli sonucunu doğurmadığı, katılandan araç bedelini alamayan sanık ..."ın maliki olduğu aracı babası olan diğer sanık ... ile birlikte mülkiyet hakkına dayanarak bulunduğu yerden aldığı anlaşıldığından, sanıkların üzerine atılı hırsızlık suçunun yasal unsurlarının oluşmadığının kabulü gerekmektedir.
    Nitekim Ceza Genel Kurulunun 05.12.1995 gün ve 329-365 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
    Bu itibarla, Özel Daire bozma kararı isabetli olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
    Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi ...;
    "Katılan ..., sanıklardan haricen satın almış olduğu otomobilin ücretinin bir kısmını peşin ödemiş, bir kısmı için ise senet vermiştir. Ancak aracın vergi borcu bulunması nedeniyle taraflar arasında anlaşmazlık çıkınca katılan, aracın kendi adına devir ve tescilinin yapılmasından sonra kalan borcu ile vergi borçlarını ödemeyi teklif ederek senet bedelini ödemekten imtina etmiştir. Buna karşılık sanıklar da katılanın evinin önünde bulunan aracı başka bir araçla gizlice alıp gitmişlerdir.
    Katılanın şikayeti üzerine Bulancak Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan dava sonucunda Bulancak Asliye Ceza Mahkemesi tarafından sanıkların hırsızlık suçundan 5237 sayılı Kanunun 144/1-b ve 51. maddeleri gereğince cezalandırılmalarına karar verilmiş iken Yargıtay 13. Ceza Dairesince "...sanıkların alacaklarını alamadıklarından dolayı suça konu aracın mülkiyet hakkına dayanarak bulunduğu yerden almalarında hırsızlık suçunun yasal unsurlarının bulunmadığı" gerekçesiyle yerel mahkeme kararı bozulmuştur.
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı özetle; Türk Ceza Kanunu"nun 141/1. maddesinde yer alan "zilyedinin rızası olmadan" ibaresi karşısında hırsızlık suçunda korunan yararın zilyetlik ve buna bağlı haklar olduğu, sanıkların bir hukuki ilişkiye dayanan alacaklarını almak için aracın zilyedi olan katılanın evinin önünden alarak hırsızlık suçunu işledikleri ve yüklenen suçun unsurlarının bulunduğuna dair mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazda bulunmuştur.
    Görüldüğü üzere burada çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, bir kişinin noter haricinde adi sözleşme ile satmış olduğu aracı teslim ettikten sonra teslim ettiği kişinin rızası dışında bulunduğu yerden almasının hırsızlık suçunu oluşturup oluşturmayacağına ilişkin olup; Ceza Genel Kurulunca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmiştir.
    Aşağıda izah edeceğim nedenlerle Ceza Genel Kurulunca verilen ret kararına katılmamaktayım.
    Karşı oy nedenleri;
    1- Öncelikle ifade etmek gerekir ki, gündem ekinde yer alan 05.12.1995 tarih ve 329-365 sayılı emsal karara dayanılarak konunun Ceza Genel Kurulunda yeterince tartışma konusu yapılmayarak, bu karara aynen uyulması nedeniyle sağlıklı ve tatmin edici bir sonuca ulaşılamamıştır.
    1995 tarihli emsal kararın gündem ekindeki özetinden de konunun ne derece tartışıldığı anlaşılamamaktadır. Fakat o kararın özet olarak; "2918 sayılı Yasanın 20/d maddesine uygun satın alınmayan aracın mülkiyeti geçmediğinden, satın alanın gerçek malike aracı iade yükümlülüğünün bulunduğu, ancak ödediği semeni geri isteyebileceği, bu nedenle suçun yasal unsurlarının oluşmadığı" şeklinde tecelli ettiği görülmektedir. Bu cümlelerden hukuki uyuşmazlığın bulunduğu yerde hiçbir şekilde suç oluşmayacağı anlamı çıkmaktadır. Halbuki, hırsızlık suçunda olduğu gibi, bazı suçların işlenmesinden sonra tazmin yükümlülüğü doğması fiili suç olmaktan çıkarmaz. Yani haksız fiilden kaynaklı tazminat hakları hukuki bir uyuşmazlık olduğu halde haksız fiilin kendisi hukuki uyuşmazlık değildir. Bu yönüyle karar gerekçesi tatmin edici olmaktan uzaktır.
    2- 1995 tarihli genel kurul kararı suç tarihi itibariyle bir açıdan doğru kabul edilse bile ceza yasasının değişmesi nedeniyle somut olaya yüzde yüz uygulanması mümkün değildir.
    Çünkü hırsızlık, 765 sayılı mülga Ceza Yasasının 491. maddesinde "Her kim, diğerinin taşınabilir malını rızası olmaksızın faydalanmak için bulunduğu yerden alırsa altı aydan üç seneye kadar hapsolunur" şeklinde düzenlenmiş iken, 5237 sayılı Kanunun 141. maddesinde "Zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alan kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir" şeklinde düzenlenmiştir. Her iki yasanın yazılış şekillerine dikkat edildiğinde suçun mağduru 765 sayılı Yasada taşınır malın sahibi iken, 5237 sayılı Yasada malın zilyedi olduğu açıkça görülmektedir. İşte bu yüzden 1995 tarihli emsal karar, katılanın mağdur sıfatının bulunmadığı düşüncesiyle ve bu gerekçeyle doğru bir karar sayılsa bile, bugün itibariyle emsal olma özelliğini kaybetmiştir. Zira yeni kanuna göre suçun mağduru zilyet de olabilmektedir. Ancak aşağıda açıklayacağım üzere malik bazen haklarını zilyede devrettiğinden ve zilyetler de malik gibi korunacağından bu düşünceye katılmadığımı vurgulamak isterim.
    3- Mülkiyet hakkı bazı durumlarda sınırlandırılabileceğinden, malikin hakları mutlak değildir.
    Suçun mağdurunun taşınır malın zilyedi olabileceğini kabul eden bir görüş, malik ile zilyedin karşı karşıya gelmesi halinde malikin üstün hakka sahip olduğunu kabul etmektedir. Gerek gündeme ekli emsal kararda; gerekse mevcut uyuşmazlığa konu kararda Ceza Genel Kurulu bu görüşü benimsemek suretiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar vermiştir.
    Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için mülkiyet hakkının ne olduğunun; kapsam ve sınırlarının bilinmesinde fayda bulunmaktadır.
    Mülkiyet hakkı, önceleri mutlak ve sınırsız bir hak olarak kabul edilmekte iken gitgide gevşemiş, günümüzde malikine toplumun faydasına mükellefiyetler yükleyen sosyal bir hak olarak görüldüğünden, imar planı, vergiler ve para cezalarında olduğu gibi kanunlarla, ayrıca kira kontratlarında olduğu gibi sözleşmelerle sınırlanır hale gelmiştir. Artık malik olmak demek sadece hak sahibi olmak demek değil, aynı zamanda sorumluluk sahibi de olmak demektir. Nitekim 1982 Anayasası’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkının kamu yararı amacıyla sınırlanabileceği ve bu hakkın toplum yararına aykırı şekilde kullanılamayacağı vurgulanmaktadır. Anayasa, sosyal devlet anlayışını benimsemek suretiyle toplum yararını bireysel yararın önünde tutmuştur.
    Mülkiyet hakkının, kapsam ve malike tanıdığı yetki itibariyle sadece eşya hukuku anlamında değil; bu hakkı oluşturan unsurun tabi bulunduğu mevzuat anlamında da ele alınması gerekir. Misal; taşınırlar üzerindeki haklar Medeni Kanun’a tabi iken, fikri mülkiyet konusundaki haklar Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na; alacaklar üzerindeki haklar ise Borçlar Kanunu’na tabidir.
    Malikin mal üzerinde tasarruf etmesine izin veren haklara mülkiyetin müspet yönü, üçüncü kişilerin mülke haksız müdahalesini önleme haklarına da mülkiyetin menfi yönü denir. Ancak tekrar vurgulamak gerekirse, üçüncü kişilerin müdahalesini önleme hakkının doğması için müdahalenin haksız olması gerekmektedir.
    Somut olaya baktığımızda; mülkiyetin devrini sağlayan geçerli bir sözleşme bulunmamakla birlikte, sanıklar ile katılan arasındaki sözleşme zilyetliğin ve bu anlamda aracın kullanım hakkının devrine yönelik bir sözleşmedir. Sanıklar sözleşme ile mülkiyet hakkının kullanımını katılana devrettiklerinden kendi hakları kısıtlanmıştır. Özel Daire ve Ceza Genel Kurulu kararlarında da vurgulandığı üzere, sözleşmenin feshedilmesi halinde tarafların birbirinden aldıklarını iade yükümlülüğü doğmaktadır. Bu bağlamda sanıklar, katılandan aldıkları parayı iade etmedikleri halde, katılanın haricen satın almış olduğu aracı iade etmek zorunda olduğunu söylemek veya sanıkların gizlice veya zorla alma hakları olduğunu kabul etmek adil bir yaklaşım olamaz. Bu olayda malikin malına katılan tarafından yapılmış haksız bir saldırı mevcut değildir. Katılan sözleşmeden doğan hakkını kullanmaktadır. Bu nedenle, sanıklar açısından mülkiyet hakkının menfi yönü gerçekleşmemiştir.
    4- Malik, malın kullanım hakkını sözleşme ile bir başkasına devretmekle, devredilen haklar zilyede geçeceğinden kendi hakkını sınırlamış olur.
    Malik kendisine ait eşya üzerinde anayasa ve yasalara uygun olarak dilediği gibi tasarrufta bulunabilir. Yani malik sıfatından kaynaklanan haklarını kullanıp kullanmamak tamamen kendi iradesindedir. Bu anlamda eşya üzerindeki mülkiyet hakkını terk etme hakkı olduğu gibi, mülkiyet hakkını bir başkasına vermek suretiyle eşyanın devrini de sağlayabilir. Mülkiyeti temelli devretme hakkı tanınan malik, evleviyetle eşyanın geçici kullanımı amacıyla devretme hakkına da sahip olacaktır. Esasen bu malikin kendisine ait eşya üzerindeki kudretinin tecellisidir. Bu nedenle zilyetliğin devri suretiyle mülkiyete dayalı bazı hakların kullanılamayacağını kabul etmek, mülkiyet hakkının niteliği ile çelişmez.
    Malike ait eşyanın üçüncü kişiye geçici olarak devredilmesi bizi zilyetlik kavramını araştırmaya götürür.
    Türk Medeni Kanununun 973. maddesinde zilyet; bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse olarak tanımlanmış, taşınmaz üzerindeki irtifak haklarında hakkın fiilen kullanılması da zilyetlik sayılmıştır. Yasanın 977. maddesinde ise şeyin ve şey üzerinde hakimiyet sağlayacak araçların edinene teslimi veya edinenin önceki zilyedin rızasıyla şey üzerinde hakimiyeti kullanacak duruma gelmesi halinde zilyetliğin devredilmiş olacağı izah edilmiştir.
    Eşyanın zilyetliğinin devredilmesi sonucunda eşyayı belli ölçüde kullanım hakkına sahip ikinci bir kişinin ortaya çıkması bazı uyuşmazlıkları da beraberinde getirir. Birisi mülkiyet hakkına dayanan, birisi de zilyetliğin devri sözleşmesine dayanan iki hak sahibinin karşı karşıya gelmesi durumunda hangisine üstünlük tanınacağı konusu uygulamada hep sorun olmuştur. Bu sorunun çözümünü Türk Medeni Kanunu içerisinde aramanın doğru olduğunu düşünüyorum.
    Medeni Kanunun 981. maddesi zilyedin her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak def""edebileceğini hükme bağlamıştır. Yasanın 982. maddesi ise kanaatimce daha çok malikleri ilgilendirmekte; başkasının zilyet bulunduğu bir şeyi gasbeden kimsenin, o şey üzerinde üstün bir hakka sahip olduğunu iddia etse bile onu geri vermekle yükümlü olduğunu, davalının, o şeyi davacıdan geri almasını gerektirecek üstün bir hakka sahip olduğunu derhal ispat etmesi halinde onu geri vermekten kaçınabileceğini hükme bağlamıştır. Görüldüğü üzere Türk Medeni Kanunu zilyetleri sadece üçüncü kişiye karşı değil; üstün hak sahibi olduğu iddiasında bulunanlara karşı da korumaktadır.
    Malikin sözleşme ile mülkiyet hakkının sınırlandırılmasına verilebilecek en iyi örnek kira sözleşmesidir. Malik kira sözleşmesiyle kendisine ait mülkiyet hakkının kullanılmasını sınırlamış olacağından bu durumda artık zilyet üstün hak sahibine karşı yasal koruma elde eder. Nasıl ki malik kiraya verdiği bir taşınmazı üstün hakkına dayanarak zorla tahliye etme hakkına sahip değilse, kiraya verdiği menkulleri de sözleşme süresi dolmadan zorla geri alma hakkına da sahip değildir. O halde kiraya verilen aracın kira süresi dolmadan ceza kanunlarında tanımlı suç tipi sayılan eylemlerle malikler tarafından geri alınması durumunda yasal korumadan yararlanan kişilerin, mülk edinmek amacıyla teslim almaları halinde araçların aynı surette geri alınmasında korumasız bırakılması düşünülemez.
    Nitekim, 15. Ceza Dairesi ve 23. Ceza Dairesi mülkiyet hakkının sözleşme ve kanun ile sınırlanabileceğini kabul ettiği için araç haricen satıldıktan sonra muvazaalı olarak üçüncü kişiye borçlanılıp haciz yoluyla satılan kişiden geri alınmasını dolandırıcılık suçu olarak değerlendirmektedir. Yine mülk sahibinin kiracının oturmakta olduğu kendi evine zarar vermesini mala zarar verme suçu olarak kabul etmektedirler.
    5- Menkul eşyaları haklı sebeplerle elinde bulunduran zilyetleri, bazı şartların bulunması halinde, maliklere karşı yasalar da korumaktadır.
    Mülkiyet hakkı Medeni Kanunda düzenlenen ve korunan bir hak olmakla birlikte, Medeni Kanun başta olmak üzere birçok kanun zilyetleri de korumaktadır. Bu şekilde yasal korumaya dahil edilen zilyetlere ait hakların bazıları şunlardır:
    a) Hapis hakkı; Medeni Kanun"un 950/1. maddesi; "Alacaklı borçluya ait olup onun rızasıyla zilyedi bulunduğu taşınırı veya kıymetli evrakı borcun muaccel olması ve niteliği itibariyle bu eşyanın alacak ile bağlantısı bulunması halinde borç ödeninceye kadar hapsedebilir." şeklindedir. Bu yönüyle hapis hakkı bir bakıma alacağa teminat olma özelliği taşımaktadır.
    Doktrinde hapis hakkının, mülkiyet hakkına dayanan taleplere karşı, alacaklıya kanunen tanınmış olan ve ifadan kaçınma hakkını güvence altına alma amacı güden, ayni etkiye sahip bir def’i olduğu konusunda görüşler vardır. Hapis hakkının kurulması için bir ayni sözleşmeye gerek yoktur. Kanuni şartların gerçekleşmesi ile rehin kendiliğinden doğar.
    Hapis hakkı, kanunda belirtilen aşağıdaki şartların gerçekleşmesiyle kendiliğinden doğar. Hapis hakkının doğabilmesi için;
    - Alacaklı, borçlunun rızasıyla zilyet olmalıdır.
    - Alacak muaccel olmalıdır.
    -Alacak ile eşya arasında irtibat bulunmalıdır.
    -Hapis hakkının kullanımı bertaraf edilmemelidir.
    Hapis hakkının alacaklıya sağladığı imkanlar malı borçluya geri vermekten kaçınma ve malı paraya çevirmedir. Borçlu, alacaklıdan mallarının veya kıymetli evrakın geri verilmesini istediğinde hapis hakkına sahip olan alacaklı, malı geri vermekten kaçındığını def""i olarak ileri sürer. Burada söz konusu olan def"i alacaklı tarafından ileri sürülmesi zorunlu ve resen gözetilmesi mümkün olmayan bir def’idir. Dolayısıyla mahkeme, alacaklı tarafından ileri sürülen bu def"i çerçevesinde, hapis hakkının kullanılıp kullanılamayacağını inceler. Alacaklı, paraya çevirmeden önce, borçluya ihbarda bulunmalıdır. Alacaklının malı paraya çevirebilmesinin ikinci şartı ise borçlunun yeterli teminat göstermemiş olmasıdır.
    Genel hapis hakkına ilişkin bu hükmün dışında ayrıca Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Ticaret Kanunu ve diğer özel kanunlarda alacaklıya, borçluya ait eşyayı, alacağı karşılığında hapsetme yetkisi veren birçok düzenleme vardır. Borçlar Kanununda; hayvan üzerindeki hapis hakkı, adi kirada ve hasılat kirasında kiralayanların hapis hakları, vekilin, komisyoncunun, nakliye komisyoncusunun, ardiye sahibinin, otelci, hancı, umumi ahır ve garaj sahibinin hapis hakları, Türk Ticaret Kanununda; taşıyıcının, taşıma komisyoncusunun, acentenin hapis hakları, Avukatlık Kanununda; avukatın hapis hakkı bu özel düzenlemelere örnektir.
    b) İfadan kaçınma hakkı (ödemezlik def"i);
    Borçlar Kanunu"nun;
    97. maddesi, "Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin ifası isteminde bulunan tarafın, sözleşmenin koşullarına ve özelliklerine göre daha sonra ifa etme hakkı olmadıkça, kendi borcunu ifa etmiş ya da ifasını önermiş olması gerekir",
    98. maddesi; "Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmede, taraflardan birinin borcunu ifada güçsüzlüğe düşmesi ve özellikle iflas etmesi ya da hakkındaki haciz işleminin sonuçsuz kalması sebebiyle diğer tarafın hakkı tehlikeye düşerse bu taraf, karşı edimin ifası güvence altına alınıncaya kadar kendi ediminin ifasından kaçınabilir. Hakkı tehlikeye düşen taraf, ayrıca uygun bir sürede istediği güvence verilmezse sözleşmeden dönebilir",
    187. maddesi, "Kime ait olduğu çekişmeli bulunan bir alacağın borçlusu, ifadan kaçınabilir ve alacağın konusunu hâkim tarafından belirlenen yere tevdi etmekle borçtan kurtulur. Borçlu, alacağın çekişmeli olduğunu bildiği hâlde ifada bulunursa, bundan doğacak sonuçlardan sorumlu olur. Dava konusu olan çekişme mahkemece henüz sonuca bağlanmamış ve borç da muaccel ise, taraflardan her biri borçluyu, edimi tevdi etmeye zorlayabilir."
    Şeklinde hükümlerden oluşmaktadır.
    c) Teslime bağlı rehin;
    Teslime bağlı rehin anlam olarak taşınır rehnini ifade etmektedir. Taşınır rehni de, hapis hakkı da alacağa bağlı fer’i haktır.
    Türk Medeni Kanunu"nun 953. maddesi, "Borç yerine getirilmez ve yeterli güvence de gösterilmezse alacaklı, borçluya daha önce bildirimde bulunarak, hapsettiği şeylerin teslime bağlı rehin hükümleri uyarınca paraya çevrilmesini isteyebilir. Üzerinde hapis hakkı bulunan nama yazılı kıymetli evrakın paraya çevrilmesi için icra dairesi, borçlu yerine gerekli işlemleri yapar."
    d) Alıkoyma hakkı;
    Alıkoyma hakkı da iyi niyetli zilyedin haklarını malike karşı koruyan bir müessesedir. Medeni Kanunun 994. maddesinde yer alan "İyiniyetli zilyet, geri vermeyi isteyen kimseden şey için yapmış olduğu zorunlu ve yararlı giderleri tazmin etmesini isteyebilir ve bu tazminat ödeninceye kadar şeyi geri vermekten kaçınabilir. İyiniyetli zilyet, diğer giderler için tazminat isteyemez. Ancak, şeyin geri verilmesinden önce kendisine bu giderler için bir tazminat önerilmezse, kendisi tarafından o şeyle birleştirilen ve zararsızca ayrılması mümkün bulunan eklemeleri o şeyi geri vermeden önce ayırıp alabilir." şeklindeki düzenleme karşısında; "üstün haklara sahip olan malikin, kendisine ait olan eşyayı zilyedin rızası olmaksızın geri alabileceğine" ilişkin bir düşüncenin savunulması mümkün değildir.
    6- 765 sayılı eski Ceza Kanununun 308. maddesinde düzenlenmiş bulunan "kendiliğinden ihkakı hak etme" suçunun 5237 sayılı Kanunda müstakilen düzenlenmemiş olması eylemin suç olmaktan çıkarıldığı anlamına gelmez.
    Mülkiyet hakkı kanunla korunan bir haktır. Fakat yetkili makamlara başvurma imkanı olduğu halde, bu hakkı kullanmadan kaybedilmiş bir hakkın zorla geri alınmaya yeltenilmesini de hiçbir yasa korumaz. Eğer sanıklara yüklenen eylem, 765 sayılı mülga Ceza Kanunu döneminde işlenmiş olsaydı sanıklar, zikredilen kanunun 308. maddesine göre cezalandırılırlardı. Bu suçun 5237 sayılı Ceza Kanununda düzenlenmemiş olması eylemin suç olmaktan çıktığı anlamı taşımaz. Zira 308. madde, birçok maddede suç olarak düzenlenen fiiller için daha az cezayı gerektiren özel düzenleme idi. Ancak kanun koyucu 5237 sayılı Kanunda farklı bir sistem kabul ederek, bazı suçların hak alma amacıyla işlenmesini, kendi bölümlerinde ayrıca indirim nedeni olarak kabul etmiştir. Tabiri caiz ise, eski Ceza Kanununun 308. maddesinde yer alan hükümler yeni kanunun geneline serpiştirilmiştir. TCK"nın 144. maddesi de bu anlamda bir düzenlemedir. Buna göre; hangi nedenle olursa olsun sanığın, sözleşmeden cayarak zilyetliğini katılana devrettiği bir malı TCK"nın 141. maddesinde tanımlanan kanuni tipe uygun olarak alması halinde hırsızlık; 148. maddesinde tanımlanan kanuni tipe uygun olarak alınması halinde yağma ve 157. maddesinde tanımlanan kanuni tipe uygun olarak işlenmesi halinde ise dolandırıcılık suçu oluşur. Ancak bu maddelere ilave edilen 144/b, 150/1, 159. maddeler ile eski Ceza Kanununun 308. maddesine uygun düzenlemeler getirilmiştir. Ancak bu düzenlemeler müstakil bir cezalandırma maddesi olmadığından, eylem diğer suç tipleri içindeki yerlerinde cezalandırılacaktır. Bu şekildeki düzenlemeler de göstermektedir ki, kanun koyucu hakkın kullanımının sınırsız olduğunu kabul etmemektedir.
    7- Ceza uygulamasında, özel hukuk düzenlemelerinden sadece malikin haklarının ön plana çıkarılıp, sınırsız olduğu konusunda yanlış değerlendirme de yapılarak özel hukukta yer alan diğer özel hukuk düzenlemelerinin göz ardı edilmesi hukuk düzeninde kaosa yol açar.
    Uyuşmazlığa konu olayda, Özel Daire ve Ceza Genel Kurulu sorunun çözümü için mülkiyet hakkından yola çıkmıştır. Mülkiyet hakkı bir özel hukuk dalı olan Medeni Kanunda düzenlenmiştir. Oysa aynı Medeni Kanunda yukarıda izah etmeye çalıştığım gibi malikin sadece hakları değil; yükümlülükleri ile birlikte zilyedin hakları da düzenlenmiştir. Uyuşmazlığın taraflarından sadece birisinin haklarını dikkate alıp, yükümlülüklerini görmezden gelmek ve diğer tarafın haklarını yok saymak suretiyle çözüm üretmenin adil bir sonuç doğurmayacağı da açıktır. Genel Kurulun kararına göre, eşyanın maliki başkasının elinde bulunan mal üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkına sahip olacağından bazı daire uygulamaları da tümden değişmek zorundadır. Örneğin; araç satışı suretiyle yapılan dolandırıcılıklar ve mala zarar verme suçlarının faillerine eşyanın sahibi olması halinde artık ceza verilemeyecektir.
    Bu mantıktan hareketle; ev sahibi kiracının oturduğu eve istediği zaman zorla veya gizlice girecek, kiracıyı zorla tahliye edecek, kiraya verilen menkuller zorla geri alınabilecektir. Herkes kendi hakkını alabileceğinden yetkili kurumlara da ihtiyaç olmayacaktır. Örneğin, mülkiyetin devrini içeren finansal kiralama sözleşmelerinde malın sahibi taksitler bitinceye kadar kiralayandır. Kiracı son borcun taksidini ödeyinceye kadar mülkiyet kendisine geçmeyecektir. Milyonlarca liralık bir finansal kiralama sözleşmesine istinaden ödemelerini muntazaman yapan kiracının, ödemediği sadece bir taksit kalmışken, kiralayanın "ben malikim" diyerek kurmuş olduğu fabrikayı söküp götürmesi suç sayılamayacağından kendisine engel olunamayacaktır. Malikin zilyetlere karşı bu şekildeki haksız eylemleri suç olarak değerlendirilemeyeceğinden bu tür eylemlerde artış görülecek ve mağduriyetler artacaktır. Böylece dolandırıcıların bu şekildeki eylemlerle menfaat edinmesi teşvik edilmiş olacaktır. Bunun sonucunda adaletten umudunu kesen herkes hakkını kendisi alacaktır. Bunun adı kaos değil de nedir?
    Sonuç olarak; ayrıntıları yukarıda açıklandığı üzere, zilyedin haklarını yok saymak suretiyle adalet duygusunu tatminden uzaklaşan Özel Daire kararı usul ve yasaya aykırı olduğundan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının haklı itirazının kabul edilmesi gerektiği" görüşüyle karşı oy kullanmıştır.
    SONUÇ :
    Açıklanan nedenlerle,
    1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
    2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 10.05.2016 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

    Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.

    Son Eklenen İçtihatlar   AYM Kararları   Danıştay Kararları   Uyuşmazlık M. Kararları   Ceza Genel Kurulu Kararları   1. Ceza Dairesi Kararları   2. Ceza Dairesi Kararları   3. Ceza Dairesi Kararları   4. Ceza Dairesi Kararları   5. Ceza Dairesi Kararları   6. Ceza Dairesi Kararları   7. Ceza Dairesi Kararları   8. Ceza Dairesi Kararları   9. Ceza Dairesi Kararları   10. Ceza Dairesi Kararları   11. Ceza Dairesi Kararları   12. Ceza Dairesi Kararları   13. Ceza Dairesi Kararları   14. Ceza Dairesi Kararları   15. Ceza Dairesi Kararları   16. Ceza Dairesi Kararları   17. Ceza Dairesi Kararları   18. Ceza Dairesi Kararları   19. Ceza Dairesi Kararları   20. Ceza Dairesi Kararları   21. Ceza Dairesi Kararları   22. Ceza Dairesi Kararları   23. Ceza Dairesi Kararları   Hukuk Genel Kurulu Kararları   1. Hukuk Dairesi Kararları   2. Hukuk Dairesi Kararları   3. Hukuk Dairesi Kararları   4. Hukuk Dairesi Kararları   5. Hukuk Dairesi Kararları   6. Hukuk Dairesi Kararları   7. Hukuk Dairesi Kararları   8. Hukuk Dairesi Kararları   9. Hukuk Dairesi Kararları   10. Hukuk Dairesi Kararları   11. Hukuk Dairesi Kararları   12. Hukuk Dairesi Kararları   13. Hukuk Dairesi Kararları   14. Hukuk Dairesi Kararları   15. Hukuk Dairesi Kararları   16. Hukuk Dairesi Kararları   17. Hukuk Dairesi Kararları   18. Hukuk Dairesi Kararları   19. Hukuk Dairesi Kararları   20. Hukuk Dairesi Kararları   21. Hukuk Dairesi Kararları   22. Hukuk Dairesi Kararları   23. Hukuk Dairesi Kararları   BAM Hukuk M. Kararları   Yerel Mah. Kararları  


    Avukat Web Sitesi