Esas No: 2017/535
Karar No: 2019/422
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/535 Esas 2019/422 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 252-299
Davacılar ... ve ..."ın kan gütme saikiyle adam öldürme ve 6136 sayılı Kanun"a muhalefet suçlarından beraatlerine karar verilmesinden sonra, tutuklu kaldıkları süreler nedeniyle ayrı ayrı 100.000 TL manevi tazminat istemiyle Maliye Hazinesi aleyhine açılan davaların birleştirilmesine karar verilerek davaların kısmen kabulü ile davacılar için ayrı ayrı 7.000 TL manevi tazminatın tutuklanma tarihinden itibaren işleyecek yasal faizleriyle birlikte davalı ... Hazinesinden tahsiline, fazlaya ilişkin taleplerin reddine ilişkin Bitlis Ağır Ceza Mahkemesince verilen 05.10.2012 tarihli ve 340-479 sayılı hükümlerin davacılar vekili ve davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 03.03.2014 tarih ve 26894-5240 sayı ile;
"Dava 466 sayılı Kanun hükümlerine dayalı tazminat istemine ilişkin olup, Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarihli 256-57 sayılı kararında 466 sayılı Kanun"un 2. maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat kararından davacının haberdar olmasının arandığı, ancak adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama bulunmamakla birlikte, hiçbir hakkın sonsuza dek dava konusu yapılamayacağı, özel hukuk kapsamında değerlendirilmesi gereken bu talebin makul bir süre içinde dava edilmesi gerektiği, dava süresi açısından en lehe kabul ile Borçlar Kanunu"nun 60. maddesindeki sürenin kabulü gerektiği ve her koşulda davanın 10 yıllık süre içinde açılması gerektiği kabul edilmekle, kanun dışı yakalanan veya tutuklananlar bakımından, beraat hükmünün verilmesinden itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanun"a göre tazminat istenemeyeceği, bu kapsamda tazminat talebinin dayanağı olan ceza dava dosyasında 03.04.1984 tarihinde verilip, 02.04.1987 tarihinde kesinleşen beraat hükmü ile, tazminat davasının açılmış olduğu 21.05.2012 tarihine kadar, 25 yıldan fazla süre geçtiği ve davacıların bu uzun süre içerisinde haklarındaki beraat hükmünden haberdar olmadıklarından söz etmenin yaşamın olağan akışına uymayacağı, süresinde açılmayan davanın reddi yerine, yazılı gerekçe ile davacılar lehine tazminata hükmedilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bitlis Ağır Ceza Mahkemesi ise 16.10.2014 tarih ve 252-299 sayı ile;
"...466 sayılı Yasa"nın 2. maddesi uyarınca; "1 inci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgâhlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler." Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih, 2009/256 esas ve 2010/57 karar sayılı kararında 466 sayılı Kanun"un 2. maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat hükmünden davacının haberdar olmasının aranması gerektiği belirtilmektedir. Ancak adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama yoktur. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin 03.03.2014 tarihli, 2013/26894-2014/5240 esas-karar sayılı ilamında olduğu gibi birçok kararında, Borçlar Kanunu"nun 60. maddesi uyarınca tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her hâlde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmiş, bu hükmün kıyas yoluyla kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimselerin açtığı tazminat davalarında da uygulanması gerektiği kabul edilmiştir. Ancak, Borçlar Kanunu"nda düzenlenen bu hükmün ceza hukuku bakımından açılan tazminat davalarında uygulanması kanaatimizce mümkün değildir. Zira ceza hukukunda kural olarak kıyas yasaktır. CMK veya 466 sayılı Yasa uyarınca açılan tazminat davaları, nevi şahsına münhasır (sui generis) bir kurumdur, borçlar hukukunda düzenlenen tazminata ilişkin hükümlerden farklıdır. Bu nedenle Borçlar Kanunu"nda düzenlenen haksız fiillere ilişkin 10 yıllık zamanaşımı süresinin bu davalar bakımından kıyas yoluyla uygulanması mümkün değildir. Yargıtay 12. Ceza Dairesinin, tazminat davasının her zaman açılamayacağı ve bunun belirli bir süreyle sınırlandırılması gerektiğine ilişkin kanaati yerindedir, ancak bunun özel olarak kanunda düzenlenmesi gerekir. Nitekim, 5271 sayılı CMK"da bu husus açıkça düzenlenmiş ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat davasının açılabileceği açıkça belirtilmiştir.
Somut olay açısından değerlendirme yapıldığında; davacılar ... ve ... hakkında kan gütme saikiyle kasten öldürme ve 6136 sayılı Kanun"a muhalefet suçlarını işlediklerinden bahisle dava açıldığı, davacıların 23.06.1975-10.12.1980 tarihleri arasında tutuklu kaldıkları, 03.04.1984 tarihli karar ile üzerlerine atılı suçlardan beraatlerine karar verildiği, verilen kararın 02.04.1987 tarihinde kesinleştiği, davacılar vekiline gerekçeli kararın 16.05.2012 tarihinde tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. 466 sayılı Yasa"nın açık düzenlemesi uyarınca, sanığın gerek yokluğunda gerekse yüzüne karşı hükmolunan beraat kararının kesinleşme şerhi ile birlikte ilgiliye tebliği zorunlu olup, Yasa"nın 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.01.2014 tarihli, 2013/9-202 esas, 2014/11 karar sayılı kararı) Mevcut tazminat davası 21.05.2012 tarihinde açılmış olup, tazminata konu ceza davasında kesinleşen beraat kararının 16.05.2012 tarihinde davacılar vekiline tebliğ edildiği anlaşıldığından, davanın 466 sayılı Yasa uyarınca üç aylık yasal sürede açıldığı," gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükümlerin de davalı ... vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.09.2015 tarihli ve 384988 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 822-861 sayı ile; 6763 sayılı Kanun"un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun"a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 27.03.2017 tarih ve 38-2429 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Davacılar ... ve ... vekilince 21.05.2012 havale tarihli iki ayrı dilekçe ile; davacıların Muş Ağır Ceza Mahkemesinde sanık olarak yargılandıkları 1980/56 esas - 1984/92 karar sayılı dosyada 23.06.1975 tarihinde tutuklandıkları, 10.12.1980 tarihinde tahliye edildikleri, yokluklarında 03.04.1984 tarihinde beraat ettikleri, beraat kararlarının 02.04.1987 tarihinde kesinleştiği, kesinleşmiş mahkeme kararlarının davacılara tebliğ edilmediği belirtilerek her iki davacı için faiziyle birlikte ayrı ayrı 100.000 TL tazminat talebinde bulunulduğu,
Naip hâkim tarafından düzenlenen 04.10.2012 havale tarihli inceleme raporunda; ilgili evrakın Mahkemesinden istendiği, gelen cevabi yazı ile evrakın incelenmesinde, davacıların kan gütme saiki ile adam öldürme ve 6136 sayılı Kanun"a muhalefet suçlarından 23.06.1975 tarihinde tutuklandıkları, 10.12.1980 tarihinde tahliye oldukları, 03.04.1984 tarihinde beraat ettikleri, beraat kararlarının temyiz edilmeksizin 02.04.1987 tarihinde kesinleştiği, 16.05.2012 tarihinde davacılar vekiline gerekçeli kararın tebliğ edildiği yönünde açıklamaların yer aldığı,
Muş Ağır Ceza Mahkemesinin 03.04.1984 tarihli ve 56-92 sayılı onaylı karar örneğine göre; davacıların kan gütme saikiyle adam öldürme ve 6136 sayılı Kanun"a muhalefet suçlarından 23.06.1975 tarihinde tutuklandıkları, yapılan yargılama sonucunda verilen kararın temyiz edildiği ve Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 19.02.1980 tarihli ve 4605-709 sayılı kararı ile bozulması üzerine bozmaya uyularak yapılan yargılama sırasında 10.12.1980 tarihinde davacıların tahliye edildikleri, bozma üzerine yapılan yargılama sonucunda 03.04.1984 tarihinde davacıların ve müdafilerinin yokluğunda delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildiği, karar üzerinde; beraat kararlarının temyiz edilmeksizin 02.04.1987 tarihinde kesinleştiği yönünde şerh bulunduğu,
Anlaşılmaktadır.
466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca açılacak tazminat davalarının hukukumuza girişi ve hukuki niteliğine değinilmek suretiyle uyuşmazlık sağlıklı bir şekilde çözümlenebilecektir.
Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası"nda düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır.
1961 Anayasası"nda yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun"un 1. maddesinde 7 bent hâlinde, tazminatı gerektiren hâller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun"un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası hâline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 18.01.1991 tarihli ve 20759 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanan 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.
Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası"nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiştir.
Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun"un 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklinde değiştirilmiştir.
Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması hâlinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun"un 18. maddesi ile 07.05.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanun"un Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Kanun"un 6. maddesindeki;
“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.
(2)Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur” hükmü uyarınca, 466 sayılı Kanun hükümleri 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden uygulanmaya devam edecektir.
Davaya konu işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun"un 1. maddesi;
“1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen;
2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen;
3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan;
4. Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan;
5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen;
6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen;
7. Mahkum olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir” hükmünü içermektedir.
Kişilerin suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşmeden önce uygulanan yakalama ve tutuklama gibi koruma tedbirleri, bazen bir kısım zararların meydana gelmesine de neden olabildiğinden, hürriyetten yoksun kalanların haklarının teslim edilmesi amacıyla bu tedbirlerin uygulanması sonucu meydana gelen zararların tazminine yönelik olarak söz konusu düzenleme öngörülmüştür.
Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına nazaran, kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak kanun ile düzenleme yapılması hâlinde tazminat verilebileceği belirtilmektedir. Yakalama ve tutuklamanın haksızlığını giderici bir müessese olan tazminat sisteminin hukuki niteliği de tartışmalıdır. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır.
Hâkimlerin hukuki sorumluluklarını düzenleyen 6100 sayılı HMK"nın 46. maddesindeki genel kuralın tazminatın dayanağı olduğu görüşü şahsi kusur teorisini açıklamış, haksız yakalanan veya tutuklanan kişilere ödenen paranın tazminat değil devletin bu kişilere yardımı olduğunu ileri süren görüş de yardım teorisini ortaya koymuştur. Risk teorisi ise; toplumda herkesin kanun dışı yakalanma veya tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmakla beraber, uygulamada ancak bazı kişilerin haksız olarak tutuklandığına, kamu düzeni faydası için bazı kimselerin zarar görebildiğine, bu zararın toplum tarafından giderilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Devletin kendisine organik olarak bağlı olan organlarının yaptığı işlemlerden doğan zarardan sorumluluğu da organ teorisi ile açıklanmıştır.
Haksız fiil teorisine göre ise, hukuk düzeninin uygun bulmadığı, hukuka, kanuna, örf ve adete aykırı olan zarar verici filler haksız filler olup tazminat isteme hakkını doğuracaktır. Haksız fiile dayanan sorumluluk hukukunda da; kişinin hukuka aykırı ve kusurlu eylemleri ile sebep olduğu zarardan sorumluluğunu ifade eden kusur ilkesi ve kusuru aranmaksızın sadece kendisinin zarara sebep olması hâlinde zarardan sorumluluğunu ifade eden sebebiyet ilkesi olarak iki ilke ortaya çıkmaktadır.
Diğer taraftan, adalet hizmetinin yürütülmesi sırasında bir zarar doğmuşsa kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın devletin sorumlu tutulması gerektiği görüşü de kusursuz sorumluluk teorisi ile açıklanmıştır. Bu konuda öğretide "466 sayılı Kanun"da öngörülen maddi ve manevi tazminatlar, hâkimlerin görevlerini yaparken kasıtlı olmayan fakat hizmet kusuru olarak nitelendirilebilecek hatalı davranış ve kararları ya da ihmali hareketleri ile haksız yakalama veya tutuklamaya sebep olduklarının anlaşılması üzerine devletin objektif sorumluluğunun kabul edilmesi nedeniyle ortaya çıkan tazminatlardır" (Hasan Köroğlu, Haksız Tutuklama Tazminatı, Adil Yayınevi, Ankara 1996, s.21.) şeklinde görüş de mevcuttur.
466 sayılı Kanun"un gerekçesinde de; “...yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunmamakla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanmalarının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır” açıklamasına yer verilmiştir.
Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun 23.11.2004 tarihli ve 177-203 sayılı kararında ise; 466 sayılı Kanun"a dayalı tazminatlarda, her türlü sorunun, öncelikle bu Kanun normlarıyla çözümlenmesi gerektiği, açıklık bulunmayan ahvalde “tazminat hukuku” kıyaslamasına başvurulacağı, fiilin en ziyade “haksız fiil” benzeri olduğu gözetilerek çözüme ulaşılacağı vurgulanmıştır.
Haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarının hukukumuzdaki tarihsel süreci ve hukuki niteliğine ilişkin bu genel açıklamalardan sonra 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davalarında azami bir dava açma süresinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.
466 sayılı Kanun"un 2. maddesinin birinci fıkrasında; “1 nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler” hükmü yer almakta olup maddede belirtilen üç aylık dava açma süresinin, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmektedir.
Gerçekten 466 sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığına ilişkin uyuşmazlıklar Ceza Genel Kurulunun gündemine defalarca gelmiş ve istikrarlı bir şekilde, Kanun"un 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresinin, 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmiştir.
01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK"nın “Tazminat isteminin koşulları” başlıklı 142. maddesinin 1. fıkrasında yer alan; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir” şeklindeki düzenlemeyle tebliğden itibaren üç ay ve her hâlde kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminat talebinde bulunulabileceği hüküm altına alınmıştır.
818 sayılı Borçlar Kanunu"nun "Müruru zaman" başlıklı 60. maddesinde; zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her hâlde fiilin vukuundan itibaren on yıl, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu"nun "Zamanaşımı" başlıklı 72. maddesinde de, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle tazminat isteminin zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu"nun 13. maddesinde ise, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka suretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her hâlde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi, söz konusu Kanunlar uyarınca açılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylem ya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu"nun 39. maddesinde ise, ilama dayanan takibin, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altına alınmıştır.
466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için de, 2. maddede belirtilen ve beraat hükmünün kesinleşmesinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren işleyen üç aylık sürenin dışında esas alınacak makul azami bir süre kabul edilmelidir. Özellikle 1982 Anayasası"nın "kişi hürriyeti ve güvenliği" ile ilgili olup tutuklama şartları ve haksız tutuklama işlemlerinden de bahsedilen 19. maddesinde yapılan; “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklindeki değişiklikten sonra, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre on yıllık azami bir sürenin kabul edilmesi, hak arayışlarının kötüye kullanılacak biçimde süresiz kılınmasını önleyebileceği gibi adalet ve nasafet kurallarına da uygun ve isabetli olacaktır. Böylece, haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarına da hukukumuzdaki diğer tazminat davalarındaki gibi dava açmak için azami süre şartı getirilecek ve beraat ile sonuçlanmış ceza dava dosyalarının kesinleşmesinden sonra süresiz olarak 466 sayılı Kanun"a göre dava açma keyfiliğinin de önüne geçilecektir.
Nitekim Ceza Genel Kurulunun 07.02.2019 tarihli ve 634-76 sayılı, 13.11.2018 tarihli ve 768-528 sayılı, 30.10.2018 tarihli ve 772-487 sayılı, 23.02.2016 tarihli ve 582-85 sayılı, 06.05.2014 tarihli ve 141-229 sayılı, yine 06.05.2014 tarihli ve 122-231 sayılı kararlarında da beraat hükmünün kesinleştiğinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren üç ay ve her hâlde kararın kesinleşmesinden itibaren on yıl içinde açılmayan tazminat davalarının süresinde açılmadığının kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Uygulamada, yoklukta verilen bazı beraat kararlarının uzun sayılabilecek süreler boyunca kesinleştirilemediği görülmektedir. Bu husus da, 466 sayılı Kanun uyarınca açılan tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığının tespiti açısından çözümü zor sorunlara yol açmakta, yukarıda sözü edilen üç aylık ve on yıllık sürelerin hesabında beraat hükmünün cezai anlamda kesinleştiği tarihin esas alınması bazı durumlarda hakkaniyete aykırı sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilmektedir. Bu nedenle, yoklukta verilen beraat kararlarının cezai olarak kesinleşmesi haricinde hukuk davası niteliği ağır basan 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından ayrı bir kesinleşme tarihi kabul etmenin mümkün olup olmadığı hususunun değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bunun için de öncelikle, 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararına ayrıntılı olarak değinilmesinde fayda vardır.
21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı birleştirme kararında;
“...1964 yılında kabul edilerek yürürlüğe giren 466 sayılı Yasa"nın on yıllık uygulaması, bu yasada yer alan tazminat isteme hakkının kullanılmasında karşılaşılan güçlükler nedeniyle ihtiyaçlara ve toplumsal gerçeklere göre işin ele alınması gerekliliğini ortaya koymuştur.
Her ne kadar yasanın ikinci maddesinin ilk fıkrasında, birinci maddedeki haksız tutuklama ve benzeri nedenlerle zarara uğrayanların, haklarındaki kararların kesinleştiği tarihten başlayarak üç ay içinde tazminat isteyebilecekleri belirtilmiş ise de, yasa koyucu burada ilgilinin bilgi kapsamı içinde bulunan bir kesinleşmeyi kastetmiştir. Aksi halde, bilinmeyen bir karara dayanılarak bir hakkın aranması veya istenmesi durumu ortaya çıkar ki, bu düşünce olarak dahi kabul edilemez. Bu durumda, yasadaki kesinleşmiş karar sözünü, ilgilinin haberdar olduğu kesin karar anlamında yorumlamak gerekir. Yokluğunda verilmiş bir kararın kendisine tebliğ edilmemesi halinde ilgilinin yasadan doğan tazminat isteme hakkını kullanması eylemli olarak olanaksız bir hâle gelecek ve ilgililer bu konuda, yasanın amacı dışında bir takım güçlüklerle karşılaşarak haklarından yoksun kalacaklardır.
Böyle olunca, 466 sayılı Yasa"daki üç aylık başvurma süresinin tebliğ tarihinden, yani beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten başlatılması gerekir. Çünkü başvurma, ilgilinin hakkındaki kararın kesinleştiğini öğrenmesi ile mümkün olacaktır. Bu nedenlerle bir süre tutuklu kalıp salıverildikten sonra yokluğunda verilen berat hükümlerinin anılan Yasa uygulaması yönünden mahkemelerce sanıklara tebliği zorunludur.
Öte yandan beraat kararlarının Yargıtayca onanması halinde ve CMUK"nun 322. maddesi uyarınca Yargıtayın davanın esasına hükmederek doğrudan doğruya beraat kararı vermesi durumunda bu kararların yerel mahkemelerce ilgililerine tebliğ edilmesi gerektiği kabul edilmiştir.” şeklinde gerekçelere yer verilmiş olup bu karar gereğince;
Yasa dışı yakalanan veya tutuklanan kişilere tazminat verilmesi hakkındaki 466 sayılı Kanun’un uygulanması yönünden, yerel mahkemelerce sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile Yargıtayca onanan ya da 1412 sayılı CMUK"nın 322. maddesi uyarınca verilen beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekmekte olup 466 sayılı Kanun"un 2. maddesinde öngörülen üç aylık süre de bu tebliğle başlayacaktır.
466 sayılı Kanun uyarınca tazminat davasının açılması, ilgili kişi hakkındaki beraat kararının kesinleşmesi ile mümkün olacaktır. Verildiği tarih itibarıyla temyiz kanun yoluna tabi olan beraat kararları yüze karşı verilmiş ise verildiği tarihten itibaren, yoklukta verilmiş ise yapılan tebliğden itibaren temyiz için öngörülen sürenin temyize başvurulmadan geçirilmesi ya da ilgilinin temyize başvurma hakkından feragat etmesi durumunda kesinleşecektir. Temyiz edilen beraat kararları ise Yargıtay tarafından onandığı tarih itibarıyla kesinleşmiş olacaktır. Her ne kadar 21.04.1975 tarihli ve 3-5 sayılı içtihadı birleştirme kararında sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararlarının tebliği ile 466 sayılı Kanun’un 2. maddesinde öngörülen üç aylık sürenin başlayacağı belirtilmiş ise de 466 sayılı Kanun’un 2. maddesi uyarınca beraat kararlarının kesinleşmesinden itibaren üç aylık süre içinde tazminat istenebilecek olması, içtihadı birleştirme kararının gerekçesinde de üç aylık sürenin beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten itibaren başlatılması gerektiğinin vurgulanması karşısında, kesinleşmemiş bir karar açısından dava açılamayacağından üç aylık sürenin başlangıcının yoklukta verilen beraat kararının tebliği ile değil tebliğden sonra yasa yoluna başvurma süresinin sona erip hükmün kesinleşmesinden itibaren başlayacağı izahtan varestedir.
Öte yandan, 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat istemeye hakkı olan kişilerin haklarındaki davanın akıbetini takip etmek için gerekli özeni gösterme yükümlülüklerinin olduğu, bu yükümlülük kapsamında haklarında verilen kararları takip konusunda gerekli özeni göstermeleri gerektiği kabul edilmelidir. İlgililerin kararları takip konusunda gerekli özeni göstermedikleri durumlarda makul bir süre sonunda yoklukta verilen beraat kararları 466 sayılı Kanun gereğince açılacak tazminat davaları açısından kesinleştirilmiş sayılmalıdır. Böyle bir çözüm, yoklukta verilip de tebliğ edilmeyen ya da edilemeyen ve cezai anlamda uzun yıllar boyunca kesinleştirilemeyen beraat kararlarının sanık ya da müdafisince/vekilince mahkemeye müracaatla tebliğinin sağlanıp kesinleştirilmesinden sonra 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesindeki “Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz” şeklindeki emredici düzenlemeye aykırı olacak şekilde 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat davaları açılmak suretiyle söz konusu Kanun’da düzenlenen tazminat isteme hakkının kötüye kullanılmasının önüne geçeceği gibi Maliye Hazinesinin hak sahibi hayatta olduğu sürece tazminat tehdidi altında kalması belirsizliğini de bertaraf edecektir. Bu bağlamda, üç aylık bir sürenin makul bir süre olacağı, yoklukta verilen beraat kararlarının bu süre içerisinde kesirleştirilemediği durumlarda söz konusu kararların 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından verildiği tarihten itibaren üç ayın sonunda kesinleştirilmiş sayılması gerektiği, bu üç aylık süreden sonraki cezai anlamdaki kesinleştirmelerin 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından hüküm ifade etmeyeceği, üç ayın sonunda kesinleştirilmiş sayılan bu kararların sanığa ya da vekiline tebliği durumunda 466 sayılı Kanun’un 2. maddesinde öngörülen üç aylık sürenin bu tebliğden itibaren başlayacağı, bahse konu davaların her hâlde yoklukta verilen beraat kararının verildiği tarihten üç ay sonrasında kesinleşmiş sayılmasından itibaren on yıl içinde açılması gerektiği kabul edilmelidir. Bununla birlikte, yoklukta verilen beraat kararlarının verildiği tarihten itibaren üç ay sonrasında kesinleştirilmiş sayılması yalnızca, 1982 Anayasası’nın 4709 sayılı Kanun"un 4. maddesi ile değişik 19. maddesinin son fıkrasındaki uğranılan zararların tazminat hukukunun genel prensiplerine göre Devletçe ödeneceğine ilişkin düzenleme de gözetildiğinde hukuk davası yönü ağır basan 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları açısından söz konusu olacak olup bu kesinleştirilmiş sayılma beraat kararının cezai yönden kesinleştirilmesi anlamına da gelmeyecektir.
Bireysel başvurunun süresinde olup olmadığına ilişkin Anayasa Mahkemesince verilen 25.02.2016 tarihli ve 2013/4690 başvuru numaralı kararda da; başvurucuların bireysel başvuruda bulunmak için davalarını takip etmekte gerekli özeni gösterme yükümlülüklerinin olduğu, bu yükümlülük kapsamında ilk derece mahkemesine ulaşan nihai kararın gerekçesini öğrenme konusunda gerekli özeni göstermeleri gerektiği, ceza yargılamalarında nihai kararın tebliğ edilmediği durumlarda kararın derece mahkemesine ulaşmasından ve gerekçesinin erişilebilir olmasından sonra özen yükümlülüğü kapsamında makul bir süre içinde gerekçeyi öğrenmelerinin bekleneceği belirtilerek bu kapsamdaki makul sürenin üç ay olduğu, otuz günlük bireysel başvuru süresinin de üç aylık sürenin sona ermesinden itibaren başlayacağı kabul edilmiştir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Kan gütme saikiyle adam öldürme ve 6136 sayılı Kanun"a muhalefet suçlarından sanık konumunda olan davacılar ... ve ..."ın 23.06.1975 tarihinde tutuklandıkları, 10.12.1980 tarihinde tahliye edildikleri, Muş Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda 03.04.1984 tarih ve 56-92 sayı ile kendilerinin ve müdafilerinin yokluğunda delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildiği, Muş Ağır Ceza Mahkemesinin 02.07.2012 tarihli yazısında beraat kararlarının davacılar yönünden 02.04.1987 tarihinde kesinleştiği belirtilerek kesinleşmiş beraat kararının sanıklara ya da müdafilerine tebliğ edildiğine ilişkin tebligat parçasına dosya içerisinde rastlanılmadığı yönünde açıklamalara yer verildiği, gerekçeli karar üzerinde beraat kararlarının temyiz edilmeksizin 02.04.1987 tarihinde kesinleştiği yönünde şerh bulunduğu, söz konusu kararların davacılar vekiline 16.05.2012 tarihinde tebliğ edildiği, davacılar vekilince de 21.05.2012 havale tarihli iki ayrı dilekçe ile uyuşmazlık konusu davaların açıldığı anlaşılmakla; 03.04.1984 tarihinde davacıların ve müdafilerinin yokluğunda verilen beraat kararlarının verildiği tarihten itibaren üç ay içinde kesinleştirilememesi nedeniyle söz konusu beraat kararları 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları yönünden 03.07.1984 tarihinde kesinleştirilmiş sayıldığından bu üç aylık sürenin geçmesinden sonra gerçekleşen 02.04.1987 tarihli cezai anlamdaki kesinleştirmenin 466 sayılı Kanun uyarınca açılacak tazminat davaları yönünden hüküm ifade etmeyeceği, uyuşmazlık konusu davaların ise beraat hükümlerinin kesinleştirilmiş sayıldığı 03.07.1984 tarihinden itibaren on yıllık süre geçtikten sonra 21.05.2012 tarihinde açılması karşısında, beraat hükümlerinin anılan davalar yönünden kesinleştirilmiş sayıldığı tarihten itibaren on yıl içinde açılmayan tazminat davalarının süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken kısmen kabulüne karar verilmesi isabetli değildir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükümlerinin, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Ceza Genel Kurulu üyeleri ... ve ..., davacılar hakkındaki beraat hükümlerinin 02.04.1987 tarihinde kesinleştiği, 466 sayılı Kanun uyarınca tazminat davalarının bu tarihten itibaren itibaren on yıl içinde açılmaması nedeniyle süresinde olmadığı düşüncesiyle direnme kararına konu hükümlerin değişik gerekçeyle bozulması yönünde oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Bitlis 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 16.10.2014 tarihli ve 252-299 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat istemine ilişkin davaların süresinde açılmaması nedeniyle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 14.05.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Bu alandan sadece bu kararla ilintili POST üretebilirsiniz. Bu karardan bağımsız tamamen kendinize özel POST üretmek için TIKLAYINIZ
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için bilgi@abakusyazilim.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.