13. Hukuk Dairesi 2012/23911 E. , 2013/6083 K.
"İçtihat Metni"MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.
KARAR
Davacı, dava ve ıslah dilekçesinde, davalının vekili olarak Kandıra Asliye Hukuk Mahkemesinde 2008/343 esas sayılı davayı takip ettiğini, ancak davalı tarafından azledildiğini, azlin haksız olduğunu ileri sürerek, yazdığı ihtarname ve takip etmiş olduğu dava nedeniyle gerek akdi, gerekse karşı taraf vekalet ücretleri olarak toplam 30.276,31 TL’nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davacı avukata İzmit"te bulunan kooperatifle ilgili dava açması için vekaletname verdiğini, vekaletname uyarınca muhataplara ihtar gönderdiğini, ancak davacının, kendisinin muvafakatı olmadan Kandıra"ya giderek dava dosyasına cevap dilekçesi verdiğini, davayı takip etmediğini, davacıyı haklı olarak azlettiğini, ayrıca 2000,00 TL de ödediğini savunarak, davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, 15.11.2011 tarihli bilirkişi raporu hükme esas alınmak suretiyle, azlin haksız olduğu kabul edilerek, davanın kabulüne, 30.276,21 TL vekalet ücreti alacağının ıslah tarihi olan 21/11/2011 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Anayasa’nın 36. maddesine göre, herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle, yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir. Bir hakkın içerik ve çerçevesini düzenlemek, onun kullanılmasının tabi bulunduğu hukuki sınırları göstermek, kanun koyucunun yetkisindedir. Dolayısıyla, herhangi bir hakkı düzenleyen kanunda ve eğer varsa, onunla ilgili düzenlemeler taşıyan diğer kanunlarda açık sınırlamalar mevcut olmadıkça, kanun hükümleri, o hakkın kullanılmasını kısıtlayacak veya kısmen ya da tamamen ortadan kaldıracak şekilde bir yoruma tabi tutulamaz. Zira aslolan, kanunda sınırlamayı öngören açık bir hüküm bulunmadıkça, maddi hukukun tanıdığı bir hakkın, o hakkın sahibince tam olarak, hakkın gerektirdiği çerçeve içerisinde, hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın kullanılmasıdır. Öte yandan, gerek bir hakkını dava konusu yapan ve gerekse, aleyhine açılan davadaki savunmasını bir hakka dayandıran tarafa, iddiasını ve savunmasını, usul hukuku kurallarının elverdiği en geniş ölçüde ortaya kayma ve kanıtlama olanağının tanınması da, Hukuk Devleti ilkesinin bir gereğidir. Aksi yöndeki bir düşüncenin, davalının savunma hakkının daha başlangıçta kısıtlanmasına neden olması, olguların ortaya konulup tartışılmasını imkansız hale getirmesi kaçınılmazdır.
Bu açıklamalardan sonra dava konusu olaya bakılacak olursa, davacı avukat, vekaletten haksız olarak azledildiğini ileri sürerek, vekalet ücreti alacağının tahsili için eldeki davayı açmış, davalı ise azlin haklı olduğunu savunmuştur. Bu durumda davada öncelikle çözümlenmesi gereken husus, azlin haklı olup olmadığına ilişkindir. Davalı, her ne kadar azil ihtarında “gördüğüm lüzum üzerine” açıklamasıyla herhangi bir azil nedenine dayanmamışsa da, gerek cevap dilekçesinde, gerekse yargılama sırasında, davacının davayı takip etmediğini, aralarındaki güven ilişkisinin zedelenmesi nedeniyle de davacıyı haklı olarak azlettiğini savunmuştur. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda, “müvekkilin, azil bildirisinde yer almayan nedenlere dayanarak azlin haklı olduğunu ispat edemeyeceği, bu nedenle azilde hiçbir neden gösterilmemişse, azlin haksız olduğu” belirtilerek, davalının savunmasında bildirmiş olduğu azil nedenleri üzerinde inceleme ve değerlendirme yapılmamıştır. Oysa ki, vekalet sözleşmesine ilişkin genel düzenlemeleri içeren Borçlar Kanunu’nun 386. ve sonraki maddelerinde, müvekkilin azil iradesini bildirirken azil sebeplerini de aynı anda ve bütünüyle bildirmekle yükümlü olduğu yönünde herhangi bir hüküm bulunmadığı gibi, “Özel Kanun” niteliği taşıyan Avukatlık Kanununda da, bu yönde herhangi bir sınırlama bulunmamaktadır.
Gerçekten de, Borçlar Kanununun 396/1. maddesinde, vekaletten azlin ve vekillikten istifanın her zaman caiz olduğu belirtilmiş, azil iradesinin bildirimi, gerek azil sebepleri ve gerekse zaman itibariyle hiçbir sınırlandırmaya tabi tutulmamıştır. Söz konusu maddenin 2. fıkrasındaki, azil ve istifanın münasip olmayan bir zamanda gerçekleşmesi halinde, bundan dolayı karşı tarafın uğradığı zararın tazmin yükümlülüğüne ilişkin hüküm ise, azil ve istifayı herhangi bir yönden sınırlandırıp, kısıtlayan değil, tersine, bu hakkın kullanılmasına ilişkin serbestiyi teyit eden ve sadece münasip olmayan bir zamanda gerçekleştiği takdirde bunun olası sonuçlarını düzenleyen bir içeriktedir. Yine Avukatlık Kanunu’nun 174. maddesi de, vekaletten azil veya istifaya, bunların haklı nedenlere dayalı olup olmamasına göre değişen farklı sonuçlar bağlamaktadır. Tüm bu nedenlerle somut olayda, davalı tarafın, azil iradesinin bildirimine ilişkin ihtarnamesinde açıkladığı azil sebebiyle bağlı bulunmadığı, görülmekte olan davada yeni ve başkaca azil sebeplerini bildirebileceği, azlin haklı olduğu yönündeki savunmasını da bu sebeplere dayandırabileceği kabul edilmelidir. Aksinin kabulü, Anayasa’da düzenlenip güvence altına alınmış olan savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuracaktır. Esasen, bu yorum tarzı, vekalet sözleşmesinin hukuksal niteliğine, özellikle de vekalet ilişkisinin kurulmasının adeta ön koşulunu oluşturan ‘karşılıklı güven’ unsuruna, dahası, bu unsurla yakın bir ilgisi bulunan, kanunda açıkça düzenlenmemekle birlikte öğretide ve yargısal uygulamalarda vekilin borçlarından biri olarak kabul edilen ve vekalet ilişkisinin sona ermesinden sonra dahi varlığını devam ettireceği benimsenen ‘sır saklama yükümlülüğü’ne de uygun bir sonucu ortaya koymaktadır.(Bkz. HGK’nun T. 11.10.2006, E.2006/13-610, K.2006/639 sayılı kararı)
Davacının, “ihtarında bildirmemiş olduğu azil nedenlerine, dava sırasında dayanabileceğine” ilişkin yapılan bu tespitten sonra, davalının savunmasında bildirmiş olduğu azil nedenlerinin irdelenmesine ve bunun sonucunda da azlin haklı olup olmadığının ve davacının vekalet ücreti talep edip edemeyeceğinin incelenmesine gelince;
Davalı öncelikle, davacı avukatın iş bu davada vekalet ücreti talep etmiş olduğu Kandıra Asliye Hukuk Mahkemesine ait 2008/343 esas sayılı davayı takip etmediğini savunmuş olup, söz konusu dosyanın incelenmesinde, davalıya karşı açılan tapu iptal ve tescil davası olduğu, davalı tarafından 17.10.2008 tarihinde davacıya vekaletname verildiği, davacı avukatın, 22.10.2008 tarihli cevap dilekçesini dosyaya sunduğu, ne var ki 23.10.2008 tarihli ve bunu takip eden 20.11.2008 tarihli duruşmalara katılmadığı, bunun üzerine de 1.12.2012 tarihinde davalı tarafından azledildiği, davalının 23.12.2008 tarihinde başka bir avukata vekalet vermek suretiyle kendisini temsil ettirdiği anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere söz konusu dosyaya sadece cevap dilekçesi sunan, birbirini takip eden iki duruşmaya katılmayan davacı avukatın, “özen borcu” konusundaki yükümlülüğünü yerine getirdiğinden söz edilemeyeceğinden, taraflar arasındaki vekalet akdinin en önemli unsurlarından olan “güven ilişkisi”sinin zedelendiğinin, dolayısıyla da azlin haklı olduğunun kabulü gerekir. Avukatlık Kanununun, 174. maddesinde, “Avukatın azli halinde ücretin tamamı verilir. Şu kadar ki, avukat kusur veya ihmalinden dolayı azledilmiş ise ücretin ödenmesi gerekmez.” Hükmü mevcut olup, bu hükme göre azil işleminin haklı nedene dayanması nedeniyle davalı, davacı avukata vekalet ücreti ödemekle yükümlü değildir. Mahkemece açıklanan hususlar göz ardı edilerek, aksine düşüncelerle davanın kabulüne karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
SONUÇ:Yukarda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün, temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 12.03.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.