Abaküs Yazılım
Ceza Genel Kurulu
Esas No: 2019/516
Karar No: 2020/433

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2019/516 Esas 2020/433 Karar Sayılı İlamı

Ceza Genel Kurulu         2019/516 E.  ,  2020/433 K.

    "İçtihat Metni"

    Kararı Veren
    Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
    Mahkemesi :Ceza Dairesi
    Sayısı : 41-102


    Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ... hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 18.06.2019 tarih ve 41-102 sayı ile; sanığın TCK"nın 314/2, 3713 sayılı Kanun"un 5/1, TCK"nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 7 yıl 13 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiştir.
    Hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "onama" istemli 07.10.2019 tarihli ve 96000 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    CEZA GENEL KURULU KARARI
    Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
    Hükmolunan ceza süresi yönünden yasal şartları oluşmadığından sanığın duruşmalı inceleme isteminin CMK’nın 299. maddesi uyarınca reddine karar verilmiştir.
    Ceza Genel Kurulunca yapılacak temyiz incelemesinde; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığı değerlendirilecek olup ayrıca kurulan hükümde hesap hatası yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise temyiz edenin sıfatına göre bu hesap hatasının bozma nedeni yapılıp yapılamayacağının da belirlenmesi gerekmektedir.
    Temyiz incelemesine geçilmeden önce Ceza Genel Kurulu Başkanı tarafından;
    1- Süresi içerisinde verdiği temyiz dilekçesinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanık müdafisine, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığı,
    2- Özel Dairece yapılan yargılama sırasında bazı oturumlarda heyetteki en kıdemli üye yerine daha az kıdemli üyenin heyete başkanlık yapmasının usul ve yasaya uygun olup olmadığı,
    Hususlarının değerlendirilmesi gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine bu hususlar öncelikle değerlendirilmiştir.
    İncelenen dosya kapsamından;
    Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonucunda kısa kararın, oturumda hazır bulunan sanık ve müdafisine, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercisi ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
    Bu karara karşı sanık ve müdafisinin kanuni süresi içerisinde sundukları 19.06.2019 tarihli dilekçelerle temyiz isteğinde bulundukları,
    Sanık müdafisinin temyiz dilekçesinde "Cezaya ilişkin hükme karşı temyiz itirazlarımızı sunuyoruz." ibaresine yer verilmek suretiyle kararın temyizen incelenmesinin talep edildiği, söz konusu dilekçede gerekçeli kararın tebliğinin istendiği,
    Sanık müdafisine gerekçeli kararın 25.07.2019 tarihinde tebliğ edildiği, tebliğ evrakında sanık müdafisine temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçesini 7 gün içerisinde vermesi gerektiği yönünde bir açıklamanın bulunmadığı,
    Sanık müdafisinin gerekçeli kararın tebliğinden sonra temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçesini 07.08.2019 tarihinde sunduğu,
    Anlaşılmaktadır.
    Gelinen bu aşamada ön sorunların sırasıyla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
    1- Süresi içerisinde verdiği temyiz dilekçesinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanık müdafisine, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığı;
    Anayasamızın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesinin ikinci fıkrası; "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır." hükmünü içermekte olup CMK"nın 231. maddesinin ikinci fıkrası hazır bulunan sanığa başvurabileceği kanun yolları, mercisi ve süresinin bildirileceğini, aynı Kanun"un 34. maddesinin ikinci fıkrası ise kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercisi ve şekillerinin belirtileceğini düzenlemiştir.
    CMK’nın "Temyiz istemi ve süresi" başlığını taşıyan 291. maddesi;
    "(1) Temyiz istemi, hükmün açıklanmasından itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır.
    (2) Hüküm, temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa, süre tebliğ tarihinden başlar.",
    "Temyiz başvurusunun içeriği" başlığını taşıyan 294. maddesi;
    "(1) Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır.
    (2) Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir.",
    "Temyiz gerekçesi" başlığını taşıyan 295. maddesi ise;
    "(1) Temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilir. Cumhuriyet savcısı temyiz dilekçesinde, temyiz isteğinin sanığın yararına veya aleyhine olduğunu açıkça belirtir.
    (2) Temyiz, sanık tarafından yapılmış ise, ek dilekçe kendisi veya müdafii tarafından imza edilerek verilir.
    (3) Müdafii yoksa sanık, tutanağa bağlanmak üzere zabıt kâtibine yapacağı bir beyanla gerekçesini açıklayabilir; tutanak hâkime onaylatılır. Sanığın yasal temsilcisi ve eşi hakkında 262 nci madde, tutuklu sanık hakkında ise 263 üncü madde hükümleri saklıdır.",
    Hükümlerini içermektedir.
    Bir kanun yolu başvurusunun esas yönünden mercisince incelenmesi, Anayasamızın 36. maddesinde yer bulan adil yargılanma hakkının güvencelerinden olan mahkemeye erişim hakkı kapsamında kalmaktadır.
    Anayasamızın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" başlıklı 13. maddesi; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." şeklindedir.
    Görüldüğü üzere; temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına bağlıdır. Anayasamızın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı da bu anlamda mutlak olmayıp sınırlamalara konu olabilir. Ancak ölçülülük ilkesi uyarınca sınırlamaların mahkemeye erişimi imkânsız hâle getirmemesi ya da aşırı derecede zorlaştırmaması da gerekir.
    Kanun yoluna başvurma hakkının belli bir süre koşuluna bağlanması, hukuki güvenlik ve istikrarın sağlanması gibi önemli ve meşru bir amaca hizmet etmektedir. Bu bakımdan, usullerinin belirli ve öngörülebilir olması koşuluyla yargısal başvuruların birtakım kurallarına tabi tutulmasının tek başına mahkemeye erişim hakkının ihlali olarak değerlendirilemeyeceği, mahkemelerin iç işleyişlerine ilişkin süreçlerdeki aksama ve hatalardan kaynaklanan sorumluluğun ilgililere yüklenemeyeceği ve dava açma sürelerini düzenleyen karışık ve dağınık olan mevzuatın aşırı şekilci yorumunun mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği kabul edilmelidir. Dolayısıyla, kanunda açık ve anlaşılır bir şekilde düzenlenmiş, istisnai nitelikte olan, ilgilisine bildirilmesi yönünde emredici bir hüküm de bulunmayan süreyi, yargı mercilerinin ilgilisine bildirme zorunluluğu bulunduğundan bahsedilemeyecektir.
    Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;
    İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 18.06.2019 tarihli kararında; hükme karşı başvurulabilecek kanun yolunun temyiz, mercisinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu, şeklinin mahkemeye verilecek bir dilekçe veya zabıt kâtibine bulunulacak beyanın tutanağa geçirilmesi ya da tutuklu sanığın, bulunduğu ceza infaz kurumu aracılığıyla göndereceği dilekçe veya beyanının burada tutanağa geçirilmesi suretiyle, sürenin de tefhimden itibaren (15) gün olduğu hususları ayrı ayrı ve açıkça belirtilerek hazır bulunan sanık müdafisine bildirildiği, sanık müdafisinin süresi içerisinde temyiz dilekçesini sunduğu, gerekçeli kararın tebliğinden sonra da temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçe verdiği anlaşılmaktadır.
    CMK"nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçe için öngörülen (7) günlük sürenin; aynı Kanun"un 34. maddesinin ikinci fıkrası, 231. maddesinin ikinci fıkrası ile Anayasamızın 40. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında bir "Kanun yolu süresi" olmayıp temyiz başvurusunda temyiz nedenlerinin gösterilmemiş olması durumuna ilişkin istisnai bir mahiyet taşıması, mahkemelerin iç işleyişine yönelik olmaması, düzenlemenin yer aldığı kanun maddesinin içeriği itibarıyla ilgilisi bakımından karışık ve dağınık olmayıp açık, belirli ve öngörülebilir bir nitelikte olması, ilgilisinin (15) günlük temyiz süresi içerisinde temyiz nedenlerini bildirir dilekçe verebilmesine engel bir düzenlemenin olmaması, mevzuatımızda yer alan yargısal başvuru sürelerinin tümünün ilgilisine mahkemece bildirilmesi gerektiğine dair bir hükmün bulunmaması, örneğin; 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"un bireysel başvuru usulünü düzenleyen 47. maddesinin beşinci fıkrasındaki "Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir. Haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı tarihten itibaren onbeş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte başvurabilirler. Mahkeme, öncelikle başvurucunun mazeretinin geçerli görülüp görülmediğini inceleyerek talebi kabul veya reddeder." hükmü uyarınca, anılan fıkra kapsamında geçen yargısal başvuru sürelerinin ilgilisine bildirilmesi gerektiğine ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı da gözetildiğinde, istisnai ve sınırlayıcı hüküm içeren düzenlemelerin kıyas yoluyla genişletilmesinin mümkün olmaması nedeniyle ek dilekçe için öngörülen (7) günlük sürenin, mahkeme kararlarının sonuç bölümünde gösterilmesi zorunlu olan, hükme karşı başvurulabilecek kanun yolu süresi olmadığı, dolayısıyla temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçe için öngörülen bu sürenin ilgilisine bildirilmeyişinin mahkemeye erişim hakkına orantısız bir müdahale olarak görülemeyeceği ve ilgilisine bildirilmesi hususunda zorunluluk bulunmadığı kabul edilmelidir.
    Sanık müdafisinin süresi içerisinde verdiği temyiz başvurusuna ilişkin dilekçesinde, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen mahkûmiyet hükmüne ilişkin gerekçeli kararının tebliğ edilmesini istemesi üzerine; gerekçeli kararının sanık müdafisine 25.07.2019 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen, tutuklu işlerde sürelerin adli tatil içerisinde de işlemeye devam edeceği hususu da göz önünde bulundurularak sanık müdafisinin temyiz nedenlerini bildirdiği 07.08.2019 tarihli ek dilekçesini CMK’nın 295. maddesinde öngörülen yedi günlük süreden sonra verdiğinden süresinde olmadığı anlaşılmaktadır.
    Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; "Temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içerisinde verilmesi gerektiğinin sanık müdafisine bildirilmesinin zorunlu olduğu" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
    2- Özel Dairece yapılan yargılama sırasında bazı oturumlarda heyetteki en kıdemli üye yerine daha az kıdemli üyenin heyete başkanlık yapmasının usul ve yasaya uygun olup olmadığı;
    İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 09.11.2017 tarihli ve 41 sayılı kararı ile; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.11.2017 havale tarihli ve 189-38 sayılı iddianamesi ile silahlı terör örgütüne üye olma suçundan açılan kamu davasına ilişkin iddianamenin Ceza Muhakemesi Kanunu"nun 175. maddesine göre kabulüne ve dosyanın ilk derece yargılaması esas defterine kayıt edilerek sanık ... hakkında kovuşturmaya başlanmasına karar verildiği,
    İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 18.12.2017, 08.03.2018, 28.06.2018, 12.11.2018, 04.02.2019 ve 15.04.2019 tarihlerinde gerçekleştirilen duruşmalardan sonra 18.06.2019 tarihinde yapılan duruşmada sanık hakkında karar verildiği,
    04.02.2019 tarihli beşinci, 15.04.2019 tarihli altıncı ve 18.06.2019 tarihli yedinci duruşmanın 38125 sicil numaralı........ başkanlığındaki heyet tarafından yapıldığı, beşinci ve altıncı duruşmadaki heyetlerde üye olarak görev yapan 34413 sicil numaralı .... ile beşinci ve yedinci duruşmadaki heyetlerde üye olarak görev yapan 29429 sicil numaralı...."ın heyet başkanından sicil numarası itibarıyla daha kıdemli oldukları,
    Anlaşılmaktadır.
    Anayasa"nın "Yargıtay" başlıklı 154. maddesinin birinci fıkrası "Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar." şeklinde düzenlenmiştir.
    Anayasa"da yer alan bu düzenleme doğrultusunda hazırlanıp 08.02.1983 tarihli ve 17953 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun 1. maddesi "Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile bu Kanun ve diğer kanunların hükümlerine göre görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir." şeklinde düzenlenmiştir.
    Gerek Anayasa"nın 154 gerekse 2797 sayılı Kanun"un 1. maddelerine göre bağımsız bir yüksek mahkeme olan Yargıtayın kuruluş amacı ve genel görevi, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı mercisine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercisi olup bu bakımdan Yargıtay Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapması tali bir görevdir.
    2797 sayılı Kanun"un "Yargıtayın görevleri" başlıklı 13. maddesinin birinci bendinde yer alan "Adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümleri ilk ve son merci olarak inceleyip karara bağlamak," şeklindeki hüküm ile Yargıtayın temel görevi tanımlanırken aynı maddenin ikinci bendinde yer alan "Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve bunların kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak," şeklindeki hüküm ile de tali görevi tanımlanmıştır.
    Aynı Kanun"un "Dairelerin çalışması" başlıklı 40. maddesinin birinci fıkrasında yer alan; "Daireler heyet hâlinde çalışır, heyet bir başkan ve dört üyenin katılmasıyla toplanır. Üye sayısının yeterli olması halinde birden fazla heyet oluşturulabilir. Bu durumda, oluşturulan diğer heyetlere, heyette yer alan en kıdemli üye başkanlık eder. Heyetler işi müzakere eder ve salt çoğunlukla karar verirler. Müzakereler gizli cereyan eder." şeklindeki hüküm gereğince birden fazla heyet hâlinde çalışabilecek ve heyette yer alan en kıdemli üye heyete başkanlık edecektir.
    Anılan Kanun"un "Daire Başkanlarının görevleri" başlıklı 24. maddesi;
    "Daire başkanlarının görevleri şunlardır:
    1. Dairelerinde ahenkli, verimli ve düzenli bir çalışmanın gerçekleşmesini ve işlerin mümkün olan süratle incelenip karara bağlanmasını sağlamak, dairenin kendi kararları arasında çelişkiyi önlemek amacıyla gerekli göreceği bütün tedbirleri almak, dosyaları takrir edecek kişileri, bu esaslar uyarınca tespit etmek ve kendi yazmayacağı kararların hangi üye tarafından yazılacağını belli etmek,
    2. Kararların zamanında yazılıp dosyaların mahallerine iadesini sağlamak,
    3. Büro görevlilerini denetlemek,
    4. Büro personeli hakkında ilgili kanunda belirtilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme disiplin cezalarını vermek,
    5. Kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.
    Daire başkanına, gerektiğinde kıdemli üye vekillik eder.",
    "Yargıtay Üyelerinin görevleri" başlıklı 25. maddesi,
    "Yargıtay üyelerinin görevleri şunlardır:
    1. Kendilerine verilecek dosyaları gerekli şekilde ve zamanında inceleyip kurula takrir etmek ve kararları yazmak,
    2. Üyesi bulundukları kurullarda görüşmelere katılmak ve oylarını vermek,
    3. Dairenin ahenkli, verimli ve düzenli çalışmalarının sağlanmasında ve işlerin çabuklukla incelenip karara bağlanmasında başkana yardım etmek.",
    Yargıtay İç Yönetmeliği"nin "Daire Başkanlarına vekillik ve bu sıfatla Genel Kurullara katılma" başlıklı 10. maddesi ise;
    "Daire başkanlarına vekillik görevini yapmak koşullarından birinin gerçekleşmesi halinde kıdemli üye, genel kurullarda ve dairede başkana vekillik eder.
    Ayrık hükümler saklıdır."
    Şeklinde düzenlenmiştir.
    Bu aşamada, 2797 sayılı Kanun"da ya da CMK"da tanımı yapılmayan, ancak dairelerin çalışma usullerinde bahsi geçen "kıdem" kavramı üzerinde durulmalıdır.
    Türk Dil Kurumu Sözlüğü"nde "bir görevde geçirilen süre" olarak tanımlanan kıdem kavramına, 2797 sayılı Kanun"un farklı maddelerinde önem atfedilmektedir. Bu cümleden olarak, aynı Kanun"un "Başkanların seçimi" başlıklı 31. maddesinin on birinci fıkrasında Birinci başkanvekilleri ile daire başkanlarının kıdeminin tespitinde, Yargıtay üyeliğindeki kıdemin esas alınacağı öngörülmüştür.
    Kıdemle ilgili diğer bir düzenleme de 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu"nda yer almaktadır. Bu Kanun"un "Sınıflar ve Kıdem" başlıklı 15. maddesinde;
    "...
    Hâkim ve savcıların kıdemleri, bulundukları sınıf ve dereceye göre belirlenir ve o sınıf ve dereceye atandıkları tarihten itibaren hesaplanır. Bir üst sınıf veya derecede bulunanlar alt sınıf veya derecede bulunanlardan kıdemli sayılırlar.
    Ancak, bu hesaplama yapılırken, 9 uncu maddenin ikinci fıkrasına göre adaylığa diğer kamu görevlerinde iktisap ettikleri derece ve kademe üzerinden atananların, bu derece ve kademeleri ile o görevlerde geçen süreleri dikkate alınmaz.
    Bulunulan sınıf ve derecenin aynı olması hâlinde sırasıyla, bu sınıf veya dereceye yükselme tarihi, adaylığa başlama tarihi, mesleğe başlama tarihi, meslek öncesi eğitim sonu yazılı sınav puanı dikkate alınarak kıdem durumu belirlenir.
    Bunların da aynı olması hâlinde, doğum tarihi önce olan kıdemli sayılır." düzenlemesi yer almaktadır.
    Bu genel açıklamaların ardından, ilk derece mahkemelerince ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay ilgili ceza dairelerince yargılama yapan heyetin hangi kurallar doğrultusunda oluşturulacağı hususunda ceza muhakemesine ilişkin kuralların ve bu sürece katılan kişilerin hak, yetki ve yükümlülüklerinin düzenlendiği 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile adli yargı ilk derece mahkemeleri ile bölge adliye mahkemelerinin kuruluş, görev ve yetkilerini düzenlemek amacıyla yürürlüğe konulan 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun hükümlerinin irdelenmesi gerekmektedir.
    5235 sayılı Kanun"un "Ceza mahkemelerinin kuruluşu" başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrası "Ağır ceza mahkemesinde bir başkan ile yeteri kadar üye bulunur. Bu mahkeme bir başkan ve iki üye ile toplanır." ve 5271 sayılı Kanun"un "Müzakerenin yönetimi" başlıklı 228. maddesi "Müzakereyi mahkeme başkanı yönetir." şeklinde olup bu düzenlemelerde, adli yargı ilk derece yargılamalarında mahkeme başkanının hazır bulunmadığı durumlarda heyete hangi üyenin, hangi kritere göre başkanlık edeceğine dair açık bir hüküm bulunmamaktadır.
    Bununla birlikte, 5235 sayılı Kanun"un bölge adliye mahkemelerince yapılan müzakerelere dair "Toplantı ve karar" başlıklı 46. maddesinin son fıkrasında yer alan "Daire başkanının hukukî veya fiilî nedenlerle bulunamaması halinde dairenin en kıdemli üyesi daireye başkanlık yapar." şeklindeki hükme de 2797 sayılı Kanun"da Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapacağı yargılamalar bakımından yer verilmemiştir.
    Öte yandan, adli yargı ilk derece adalet komisyonlarının görevlerine ilişkin 2802 sayılı Kanun"un "Zorunlu hâllerde görevlendirme" başlıklı 115. maddesinde de; herhangi bir nedenle görevine gelemeyen hâkimin yerine, bu hâkim görevine başlayıncaya veya Hâkimler ve Savcılar Kurulunca yetkilendirme yapılıncaya kadar, o yerdeki hâkimler arasından, adalet komisyonu başkanınca görevlendirme yapılacağı hüküm altına alınmıştır.
    Yine, mahkeme başkanı veya hâkimin duruşma sırasındaki görevlerine dair ilgili CMK hükümleri incelendiğinde;
    5271 sayılı CMK"nın "Başkan veya hâkimin görevi" başlıklı 192. maddesinin birinci fıkrasında, mahkeme başkanının veya hâkimin, duruşmayı yöneteceği ve sanığı sorguya çekeceği, delillerin ikame edilmesini sağlayacağı; aynı Kanun"un "Duruşmanın düzen ve disiplini" başlıklı üçüncü bölümünde yer alan "hâkim veya başkanın yetkisi" başlıklı 203. maddesinde de, duruşmanın düzeninin hâkim veya mahkeme başkanı tarafından sağlanacağı öngörülmüştür.
    Gelinen noktada, temyiz incelemesinde hukuka kesin aykırılık hâlleri arasında sayılan "mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması" durumuna da değinilmelidir.
    Bilindiği üzere, 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasında temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmemiş olsa da, aynı maddede sayılan hâllerde hukuka kesin aykırılık hâllerinin var sayılacağı belirtildikten sonra, aynı fıkranın (a) bendinde, mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması bu hâllerden ilki olarak sayılmıştır.
    Belirtilen bu hukuka aykırılık, kovuşturma aşamasında mahkemece yapılan oturumda mutlaka bulunması veya bulunmaması gerektiği öngörülen muhakeme süjelerine ve bu süjeler için öngörülen koşulların taşınmasına dair bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin, CMK"nın "Duruşmada hazır bulunacaklar" başlıklı 188. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinde, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve Kanun’un zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafinin duruşmada hazır bulunmasının şart olduğu hükme bağlanmıştır. Bu durumda, maddede sayılan kişilerden birinin oturumda hazır bulunmadan karar verilmesi ya da hazır bulunmakla birlikte, yine örneğin müdafi olduğundan bahisle hazır bulunan kişinin gerçekte avukat olmaması gibi durumlarda bu hukuka aykırılıktan söz edilecektir.
    Ancak, hem 2797 sayılı Kanun"da daire başkanının, hem de CMK"da, HSYK tarafından görevlendirme yapılan hâller dışında mahkeme başkanının hazır bulunmadığı durumlarda yargılamayı yapmakla görevli heyete kimin başkanlık edeceğine, heyette yer alan hâkimler arasındaki kıdem sıralamasının heyet oluşumuna etki edip etmeyeceğine dair açık bir düzenleme yer almamakta olup adli yargı ilk derece mahkemelerinde bu husus idari bir düzenleme kapsamında adalet komisyonlarınca belirlenmektedir. Bu bağlamda, ilk derece yargılamaları açısından, Yargıtay ilgili ceza dairesinde daire başkanı dışında oluşturulan yargılama heyetleri bakımından da üyelerin kıdemlerinin heyet oluşumuna herhangi bir etkisi bulunmadığı gibi, niteliği itibarıyla bu durum yalnızca CMK"nın 192 ve 203. maddeleri uyarınca duruşmayı yönetecek kişinin belirlenmesine yönelik idari bir tasarruf niteliğindedir. Dolayısıyla, üyelik niteliklerini taşımak kaydıyla, ilk derece yargılaması bağlamında ilgili ceza dairesi üyelerinin daire başkanı olmaksızın oluşturulacak heyete kimin başkanlık edeceğine, bu hususun tespitinde kıdemin esas alınıp alınmayacağına dair tasarrufların CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde öngörülen hukuka kesin aykırılık hâliyle bir bağlantısı olmadığı gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin, kişilerin tabii hâkim ilkesine göre kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkını güvence altına alan 6. maddesinde öngörülen ilkeleri ihlâl eden bir yanı da bulunmamaktadır.
    Bu açıklamalar ışığında ön sorun konusu değerlendirildiğinde;
    Yargıtay ilgili ceza dairesince ilk derece yargılaması yapıldığı ve bu nedenle CMK hükümlerinin uygulandığı hâllerde, işin müzakeresinin yapıldığı temyiz incelemesinden farklı olarak sanığın sorguya çekilmesi, tanık dinlenmesi, bilirkişi incelemesi yaptırılması gibi yargılama faaliyetinin yapılması ve hüküm kurulması esnasında görev alan heyetlerin oluşumunda 2797 sayılı Kanun"un 40. maddesinin uygulanamayacağı, böylelikle, açık bir Kanun hükmü bulunmayan bu durumla ilgili olarak, daire başkanının hazır bulunmadığı oturumlarda üyeler arasında kıdem esası gözetilmeksizin bir üyenin başkan olarak duruşmaları yönetmesinin usul ve yasaya uygun olduğu kabul edilmelidir.
    Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Özel Dairece yapılan yargılama sırasında esaslı işlemlerin yapıldığı ve hükmün verildiği 04.02.2019, 15.04.2019 ve 18.06.2019 tarihli beşinci, altıncı ve yedinci celselerde daire başkanı veya kıdemli üye yerine kıdemsiz üyenin yargılamayı yapan heyete başkanlık etmesi, aşağıda açıklanan gerekçelerle sonuca etkili usul hatası olduğundan bozma nedeni yapılmalıdır. Şöyle ki;
    2797 Sayılı Yargıtay Kanunu"nun "Daire Başkanlarının görevleri", "Başkanların...nitelikleri", "Başkanların Seçimi" ve "Dairelerin Çalışması" başlıklı 24, 30, 31/1 ve 40. maddelerine göre Yargıtay Büyük Genel Kurulu; daire başkanlarını en az üç yıl Yargıtay üyeliği yapmış kendi üyeleri arasında, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçer. Heyet bir başkan ve dört üyenin katılmasıyla toplanır. Daire Başkanına, gerektiğinde kıdemli üye vekillik eder. Üye sayısının yeterli olması halinde birden fazla heyet oluşturulabilir. Bu durumda oluşturulan diğer heyetlere, heyette yer alan en kıdemli üye başkanlık eder. Bu düzenlemelere göre daire başkanını belirlemek Yargıtay Büyük Genel Kurulu"nun yetkisindedir, bir üyenin kendiliğinde veya mevcut başkanın görevlendirmesi üzerine başkanlık yapmasına yasal olanak yoktur. Yine başkanın mazeretinin bulunması halinde kıdemli üyenin vekillik etmesi ve üye sayısının müsait olmasına bağlı olarak ikinci heyet oluşturulması durumunda da kıdemli üyenin başkanlık etmesi öngörülmüş, başkan vekilliği yapacak ve ikinci heyete başkanlık edecek üyenin kıdemli olması şartı getirilmiştir.
    Anılan düzenlemelere nazaran yasa koyucunun, daire başkanlığına ve vekilliğine ayrı bir önem verdiği, belirli nitelikler aradığı, seçimini ve görevlendirilmesini özel olarak düzenlediği, idari kararlara veya takdire bırakmadığı açıktır. Buna rağmen yasal ve açıklanabilir bir neden yokken, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca seçilmiş başkanın veya kıdemli üyenin heyete başkanlık etmemesi Yargıtay Kanunu"nun açık ve emredici düzenlemelerine aykırıdır.
    Konuyla yakından ilgili diğer düzenleme CMK"nın "Oyların toplanması" başlıklı 229/1. maddesidir. Bu madde "Mahkeme başkanı, kıdemsiz üyeden başlayarak oyları ayrı ayrı toplar ve en sonra kendi oyunu verir" hükmünü içermektedir. Bu düzenlemenin amacı, kıdemsiz üyenin mahkeme başkanından ve kendisinden kıdemli bulunan üyenin oyundan etkilenmemesini sağlamaktır. Hukuk eğitimi almış ve önemli tecrübeye sahip hâkimlerin, başkanın veya kendisinden kıdemli üyenin oyundan etkilenmesinin pratikte olanaklı olmadığı ileri sürülerek anılan hüküm görmezlikten gelinemez. Çünkü yasa koyucu bu bu olasılığın varlığını kabul edip açıkça oylama biçimini belirlemiş, heyete katılanların rastgele ve düzensiz oy kullanmalarını yasaklamıştır. Somut olayda seçilmiş başkan veya kıdemli üye yerine, kıdemsiz üyenin başkanlık yapması oylama sırasını tamamen değiştirmekte ve anılan düzenlemeye aykırılık oluşturmaktadır. Bu aykırılığın oylama sonucuna etkisinin olduğu yasa koyucu tarafından kabul edilmiş, uygulayıcının takdir ve değerlendirmesine bırakılmamıştır.
    Açıklanan nedenlerle Özel Dairece yapılan yargılama sırasında Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından seçilmiş daire başkanı veya kıdemli üye yerine, kabul edilebilir yasal bir neden yokken kıdemsiz üyenin yargılamayı yapan heyete başkanlık etmesinin 2797 Sayılı Yargıtay Kanunu"nun 24, 30, 31 ve 40. maddeleri ile 5271 Sayılı CMK"nın 229/1. maddesine aykırı olduğu, bu aykırılığın sonuca etkisinin bulunduğu ve CMK"nın 289/1-a maddesinde belirtilen hukuka kesin aykırılık halini oluşuturduğu nazara alınarak bozma nedeni yapılması gerektiği düşüncesinde olduğumdan sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edilememiştir." düşüncesiyle,
    Ceza Genel Kurulu Üyesi ...;"Öncelikle somut olayda tabii hâkim ilkesi ve davaya bakmaya yetkili ve görevli Yargıtay yüksek 9. Ceza Dairesinin ilk derece mahkemesi olarak Yargıtay Kanunu"nun 40/1. maddesi uyarınca üye sayısı itibarıyla birden fazla heyet teşkili ile davaya bakarak sonuçlandırmasının hukuka uygun olduğu konusunda sayın çoğunluk ile aramızda görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
    Ancak; Yargıtay Kanunu"nun Dairelerin Çalışması başlıklı 40. maddesinin olağan kanun yolu müzakeresini kapsadığı gibi özel dairelerin ilk derece mahkemesi sıfatıyla kanuna uygun olarak bakacağı diğer işleri de kapsayan genel bir düzenleme niteliğinde olduğu, Yargıtayda daire başkanının bulunmadığı heyetlerde olağan uygulamanın, heyette yer alan en kıdemli üyenin heyete başkanlık etmesi şeklinde olduğu nazara alındığında, Yargıtay yüksek 9. Ceza Dairesi Başkanı tarafından anılan maddeye uygun olarak birden fazla olarak teşkil edilen ve daire başkanının yer almadığı 04.02.2019, 15.04.2019 ve 18.06.2019 tarihli duruşma heyetlerinde, heyette yer alan en kıdemli Yargıtay Üyesinin başkanlık etmesi gerektiğine ilişkin Yargıtay Kanunu"nun 40/1. maddesi emredici hükmüne uyulmaması ve bunun sonucu olarak ilk derece mahkemesi ara ve nihai karar müzakeresinde Yargıtay kıdemi itibarıyla kıdemsiz olduğu hâlde heyete başkanlık yapan Yargıtay Üyesinin kıdemli üyeden sonra oy kullanmasının CMK"nın 229/1. maddesine aykırılığı da gündeme getirdiği gibi mahkeme heyetinin komposizyonunun dahi CMK"nın 289/1-a maddesinde belirtilen mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkülü kapsamında mütalaa edilmesi gerekmektedir.
    Somut olayda temyiz dilekçe ve lahiyalarda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay yüksek 9. Ceza Dairesinde oluşturulan ve daire başkanının yer almadığı heyete en kıdemli Yargıtay Üyesinin başkanlık etmemesi nedenine ilişkin doğrudan temyiz nedeni bulunmuyor ise de anılan dilekçe ve lahiyalarda temyiz mercisi tarafından yerinde görülmeyen başka geçerli temyiz nedenlerinin bulunması karşısında, kesin hukuka aykırılık hâli olan CMK"nın 289/1-a maddesinin anılan Kanun"un 289/1. maddesi uyarınca dilekçe ve lahiyalarda yer almasa bile temyizen incelenmesi gerektiği düşüncesinde olduğumdan, sayın çoğunluğun 04.02.2019, 15.04.2019 ve 18.06.2019 tarihli duruşma heyetlerinde yer alan en kıdemli Yargıtay Üyesinin heyete başkanlık etmemesinin CMK"nın 289/1-a maddesi kapsamında bir hukuka aykırılık olmadığına ilişkin görüşüne katılmak mümkün bulunmamıştır." görüşüyle,
    Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer gerekçelerle karşı oy kullanmışlardır.
    Sanık müdafisinin 18.06.2019 tarihindeki hükmün tefhiminden sonra verdiği 19.06.2019 tarihli dilekçesinde herhangi bir temyiz nedeni belirtmemiş oluşu, ek temyiz nedenlerini içeren dilekçesini ise gerekçeli kararın 25.07.2019 tarihinde tebliğ edilmesinin ardından CMK"nın 295. maddesinde düzenlenen 7 günlük yasal süresinden sonra 07.08.2019 tarihinde Mahkemeye sunmuş olması karşısında, sanığın 19.06.2019 ve 21.06.2019 tarihli temyiz dilekçeleri ve temyiz nedenlerini bildirdiği 29.07.2019 tarihli ek dilekçesine hasren ve 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinde sayılan hukuka kesin aykırılık hâlleri bakımından temyiz denetimine geçilmiştir.
    İncelenen dosya kapsamından;
    Sanık ..."un sırasıyla Köprüköy/Erzurum, Kabadüz/Ordu, Afşin, Çorlu Hâkimliği, Çorlu ve Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 25.02.2011 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçildiği, Yargıtay 9 ve 8. Ceza Dairelerinde üye olarak görev yaptığı,
    15.07.2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirilen darbe girişimi sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle bağlantılı olduğu değerlendirilen çok sayıda kişi hakkında Türkiye genelinde soruşturma başlatıldığı,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca ağır cezalık suçüstü hâli doğrultusunda ve 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak genel hükümlere göre yürütülen soruşturma kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan 16.07.2016 tarihli yazıda; Türkiye genelinde hükûmeti devirmeye ve Anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs etmek suçunun hâlen işlenmeye devam edildiği, bu suçu işleyen FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyelerinin yurt dışına kaçıp saklanma ihtimallerinin bulunduğu ve ülke genelinde bu örgüte mensup Yargıtay, Danıştay ve HSYK Üyeleri hakkında soruşturma yürütüldüğü belirtilerek aralarında sanığın da bulunduğu listede adları geçen yüksek mahkeme üyelerinin gözaltına alınmaları, ikametlerinde, çalışma odalarında ve araçlarında CMK"nın 116. maddesi uyarınca arama yapılması talimatı verildiği,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 17.07.2016 tarihli ve 2016/103566 soruşturma sayılı yazısı ile; sanık hakkında FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla soruşturma başlatıldığının Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirilmesi üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 17.07.2016 tarihli ve 244/a sayılı kararıyla; aralarında sanığın da bulunduğu bazı Yargıtay eski Üyelerinin göreve devam etmelerinin soruşturmanın selameti ve yargı erkinin nüfuz ve itibarına zarar vereceği gerekçesiyle Yargıtay Kanunu"nun 18. maddesinin birinci, ikinci ve dördüncü fıkraları ile 46. maddesi gereğince mevcut yetkilerinin kaldırılmasına karar verilerek Yüksek Disiplin Kuruluna sevk edildikleri,
    23.07.2016 tarihli ve 29779 sayılı ikinci mükerrer Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6723 sayılı Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 22. maddesi ile 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’na eklenen geçici 15. madde uyarınca Yargıtay üyeliği sona eren sanığın Yargıtay tetkik hâkimi olarak görevlendirilmesinin ardından, HSYK Genel Kurulunca 24.08.2016 tarih ve 426 sayı ile; FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle iltisak ve irtibatının sabit görüldüğünden bahisle meslekten çıkarılmasına karar verildiği,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, sanığa atılı ağır cezalık suç niteliğindeki silahlı terör örgütüne üye olma suçunun suçüstü hâlinde işlendiği değerlendirilerek genel hükümlere göre ve 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak başlatılıp yürütülen soruşturma sırasında düzenlenen fezlekenin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianame üzerine sanık hakkında aynı suçtan cezalandırılması istemiyle Yargıtay 9. Ceza Dairesine kamu davası açıldığı,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma ve Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan kovuşturma sırasında elde edilen delillerin incelenmesinde;
    Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 16.07.2016 tarihli ve 3939 sayılı değişik iş kararı ile; sanığın üzerinde, ev ve iş yerinde yapılacak aramalarda bulunacak bilgisayarlarda, bilgisayar kütüklerinde, cep telefonlarında, CD, DVD, taşınabilir bellekler vb tüm dijital materyal üzerinde inceleme yapılması ve bu dijital metaryellerden kopya çıkarılması hususunda CMK’nın 134. maddesi uyarınca izin verildiği,
    18.07.2016 tarihli tutanaktan; aynı gün saat 03.20 sıralarında sanığın adresine gelinerek kapının usule uygun şekilde çalındığının, kapıyı açan ..."a sanık sorulduğunda, sanığın eski eşi olduğunu, 2015 yılında resmî olarak boşandıklarını, birlikte yaşamadıklarını, nerede kaldığını ve adresini bilmediğini beyan etmesi üzerine sanığı bulmaya yönelik ikamette yapılan kontrolde sanığa rastlanılmadığı,
    18.07.2016 tarihli yakalama tutanağına göre; hakkında yakalama kararı olan sanığın çalışmış olduğu Yargıtay 8. Ceza Dairesinin bulunduğu binadaki güvenlik görevlisinin Emniyet Müdürlüğünü arayarak sanığın isteği üzerine aradığını ve sanığın kendi rızası ile teslim olacağını bildirmesi üzerine aynı gün saat 10.45 sıralarında iş yerine gidilerek sanığın ekip otosuna davet edildiği,
    18.07.2016 tarihli ev arama ve el koyma tutanağına göre; sanığa nerede ikamet ettiği sorulduğunda bir adres bildirerek bu adreste resmî olarak boşandığı eski eşinin ve çocuklarının ikamet ettiğini, çocukları bu adreste bulunduğu için zaman zaman kendisinin de burada ikamet ettiğini beyan etmesi üzerine sanık ile birlikte söz konusu adrese gidilerek saat 12.45 sıralarında yapılan aramada herhangi bir suç ve suç unsuruna rastlanılmadığı,
    18.07.2016 tarihli iş yeri arama tutanağına göre; Yargıtay 8. Ceza Dairesinin bulunduğu 6. katın sanığın kullandığı 9 numaralı odasında Yargıtay Genel Sekreter Yardımcısı nezaretinde saat 15.05 sıralarında başlanılan aramada, oda girişinin sağ tarafında bulunan dolaplardan, gümüş gri renkte, yüzeyinde Yargıtay Başkanlığının internet adresi yazılı ve ucunda anahtarlık bağlı, bellek boyutu belirtilmemiş 1 adet taşınabilir bellek; çalışma masasının solunda bulunan çekmecenin ilk bölümünde kırmızı siyah renkte Sandisk marka 8 gb bellek boyutu bulunan 1 adet taşınabilir bellek, yine aynı yerde mavi, beyaz renkte Kingston marka bellek boyutu belirtilmemiş 1 adet taşınabilir bellek olmak üzere toplam 3 adet taşınabilir bellek, çalışma masasının sağ tarafındaki etajer üzerinde koyu mavi renkte Toshiba marka 1 adet dizüstü bilgisayar ve bu cihaza ait aynı markalı şarj aleti, çalışma masasının solunda bulunan çekmecenin ilk bölümünde Samsung marka, lacivert renkli 1 adet cep telefonu ve ona takılı bulunan PttCell marka üzerinde 64 kb yazılı 1 adet sim kart, Akın Öztürk (eski Hava Kuvvetleri Komutanı) tarafından sanığa gönderilmiş biri 10 Temmuz 2014 tarih mühürlü, diğeri ise 3 Temmuz 2015 tarih mühürlü toplam 2 adet bayram tebrik kartı, Yaşar Güler (Orgeneral) tarafından sanığa gönderilmiş 1 adet bayram tebrik kartı, masanın sol tarafında bulunan çekmecenin ikinci bölümünde üzerinde MKE yazılı 1 adet kutu ve kutu içerisinde 25 adet 7.65x17 mm çapında aynı markalı tabanca fişegi ele geçirildiği,
    18.07.2016 tarihli tutanaktan; sanığın Yargıtaydaki odasında yapılan arama işleminden sonra üzerine kayıtlı olan silah sorulduğunda silahın ara sıra kullandığı kiralık dairesinde bulunduğunu beyan ederek kolluk görevlilerini davet ettiği, bunun üzerine kolluk görevlilerinin sanığa kapıya kadar eşlik ettikleri, kolluk görevlilerinin eve girmediği, sanığın eve girerek saat 17.45"te kendi üzerine taşıma ruhsatı bulunan Browning marka silahı, şarjör ile şarjöre takılı 6 adet tabanca fişeğini, takılı olmayan 2 adet tabanca fişeğini ve taşıma ruhsatını kendi rızasıyla görevlilere teslim ettiği,
    18.07.2016 tarihli muhafaza altına alma tutanağından; kaba üst araması sonucu sanığın üzerinden çıkan Samsung marka lacivert renkli cep telefonunun delil olarak incelemesinin yapılması amacıyla geçiçi olarak muhafaza altına alındığının belirtildiği,
    Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 19.07.2016 tarihli ve 3656 sayılı değişik iş kararı ile yapılmakta olan soruşturmaya esas olmak üzere, sanık hakkında CMK’nın 116. maddesi uyarınca arama kararı ve aramayı yapacak personel sayısının yetersiz olması, ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılı ve olağanüstü durum nedeniyle sanıkla ilgili olarak tüm dijital materyallere (eş ve çocuklarının GSM telefonları dahil) bu materyallerin mühürlü çuval, delil poşeti, koli vb. eşyaların içinde muhafaza altına alınarak el konulması, bu muhafaza kaplarının mühürlenmesi akabinde dijital materyallerin incelenmesi hususuyla ilgili olarak arama, el koyma ve inceleme işlemlerinin karar tarihinden itibaren 27.07.2016 tarihine kadar uzatılmasına,
    Sanığın tutuklanması talebiyle sevk edildiği Ankara 6. Sulh Ceza Hâkimliğince 20.07.2016 tarih ve 2016/473 sorgu sayı ile tutuklandığı,
    Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 01.08.2016 tarihli ve 2016/4136 sayılı değişik iş kararıyla sanığın mal varlığına tedbir konulduğu, Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğinin 21.11.2016 tarihli ve 2016/6195 sayılı değişik iş kararıyla da bu tedbirin kaldırıldığı,
    Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliğinin 22.09.2016 tarihli ve 2016/2262 sayılı değişik iş kararı ile FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne üye olma suçundan sanığın kullanmış olduğu cep telefonunun 01.06.2014 ile 20.07.2016 tarihleri arasındaki gelen-giden arama, SMS, baz istasyonları ve kullanıcı bilgilerini içerir HTS raporlarının temini için CMK’nın 135/6. maddesi gereğince izin verilmesine karar verildiği ve CD ortamında istenilen bilgilerin dosyaya konulduğu,
    Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından düzenlenen 10.11.2016 tarihli rapora göre; Yargıtay eski Üyesi olarak görev yapan ... .... Bursa ilinde hâkim olarak görev yapan.... ve Yargıtay eski Üyesi olan ... isimli şüphelilerin 10.06.2012 tarihinde Ankara-Esenboğa hava hudut kapısından birlikte çıkış yaptıkları, 13.06.2012 tarihinde de birlikte Ankara-Esenboğa hava hudut kapısından giriş yaptıklarının belirtildiği,
    Sanık ... hakkındaki 15.01.2017 tarihli HTS Analiz raporuna göre; sanık ... isimli şahsın üzerine kayıtlı GSM hatlarının 01.06.2014 ve 16.07.2016 tarihleri arasında TİB"den alınan HTS dökümlerine göre yapılan incelemede, 15.07.2016 saat 09.00 ile 16.07.2016 tarihleri arasında 505 ..... numaralı hatta ait baz hareketleri incelendiğinde hattı kullanan şahsın 15.07.2016 ve 16.07.2016 tarihlerinde Ankara ilinde olduğunun tespit edildiğinin, bu hattın en çok görüşme yaptığı şahıslarla yapılan incelemede, tabloda bildirilen kişilerin FETÖ/PDY terör örgütü üyesi olduklarının görüldüğünün, bu hattın "Akpol Sağlık Hizmetleri ve Tic. Ltd. Şti"den 7 kez; "Kimse Yok mu" isimli iltisaklı kurumdan 117 kez; uluslararası numaradan 3 kez; yabancı uyruklu şahıslardan ise 46 kez mesaj aldığı, yabancı uyruklu şahıs tarafından 1 kez arandığı, 27 kez uluslararası numaraları aradığı,
    Asya Emeklilik ve Hayat AŞ tarafından düzenlenen 02.02.2017 tarihli yazıya göre; sanık ..."un müşteri kaydının olmadığı,
    19.03.2017 tarihli mali analiz raporuna göre; sanığın 03.08.2012 tarihinde 5.000 TL havale aldığı ....."in bir dönem Yargıtay Üyesi olarak görev yaptığı ve hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin (ilk derece) 2017/48 esas numaralı dosyası ile kovuşturma yürütüldüğü, Mart 2015 tarihinde sanığın Türkiye İş Bankasındaki hesabına üç işlem ile 235.621 TL para girişi olduğu, 23.03.2015 tarihinde...."e 200.000 TL gönderdiğinin görülüp; aynı tarihte sanığın oğlu ve kızının ortak olarak Tunç ..."ten Ankara"nın Çankaya ilçesinde bulunan taşınmazı devraldığı, sanığın kardeşi olan İsmail Kavun"un 2016 Ekim döneminde Kütahya Denetimli Serbestlik Müdürlüğünde öğretmen olarak görev yaptığı, sonrasında maaş bilgisinin bulunmadığı, Uyap kayıtlarına göre hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan arama kararı olduğu, sanığın İsmail Kavun"dan 04.08.2015 tarihinde "borç" işlem açıklamasıyla 5.000 TL EFT aldığı ve 17.08.2015 tarihinde 5.000 TL havale gönderdiğinin tespit edildiği, sanığın 2006-2015 yılları arasında kardeşi ..."a 18 işlem ile 3.750 TL EFT yaptığı, ..."un 667 sayılı KHK kapsamında kapatılan Osmaniye Girişimci İşadamları Derneği üyesi olduğu, Osmaniye Cumhuriyet Başsavcılığının 28.03.2016 tarihli ve 2016/1457 soruşturma sayılı talebinde adının geçtiği ancak UYAP"ta kaydının bulunmadığı, sanığın 23.10.2015 tarihinde ..."dan boşandığı, ..."un hâlâ öğretmen olarak görev yaptığı, ..."un havale bilgilerine göre; 16.10.2016-16.05.2017 tarihleri arasında kira ödemesi olduğu değerlendirilen 8 işlem ile Behiye Kartal"dan 7.650 TL havale aldığı, Behiye Kartal"ın hâlâ öğretmen olarak görev yaptığı ve UYAP kayıtlarına göre hakkında silahlı terör örgütüne üye olma, dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarından kovuşturma yürütüldüğü, ..."un kardeşi Ahmet Soner Küpoğlu"nun 2016 Ekim döneminde Yargıtay Başkanlığında zabit katibi olarak görevli olduğu anlaşılmış olup sonrasında maaş bilgisine rastlanılmadığı, ..."un kardeşi..."ın, 667 sayılı KHK ile kapatılan Prizma Eğitim Sağ. Matb. Tur. San. Tic. AŞ ile 1999-2008 yılları arasında çeşitli dönemlerde çalışan ilişkisi bulunduğu, 2015 yılında 667 sayılı KHK ile kapatılan Kimse Yok mu derneğine 4 işlem ile 24.000,94 TL havale gönderdiği, eşi Halit Aydın"ın ise 667 sayılı KHK ile kapatılan Kimse Yok mu derneğinden 2011-2013 yılları arasında 340.356,26 TL havale aldığının tespit edildiği,
    Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.08.2017 tarihli ve 2017/6304 sayılı değişik iş kararı ile; sanığa ait cep telefonunda, bilgisayarında, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama yapılmasına, kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine, işlemlerin tamamlanması üzerine el konulan cihazların gecikme olmaksızın iade edilmesine CMK’nın 134. maddesi; sanıktan ele geçirilen telefonlarda ve telefonlarla yaptığı her türlü görüşme bilgileri, SMS alma, gönderme bilgileri, her türlü sosyal medya aracılığıyla mesaj alma, gönderme bilgilerine ilişkin tespitin yapılmasına CMK’nın 135. maddesi uyarınca izin verildiği,
    Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 23.08.2017 tarihli ve 2017/6572 sayılı değişik iş kararı ile; sanığa ait cep telefonunda, bilgisayarında, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama yapılmasına, kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine, işlemlerin tamamlanması üzerine el konulan cihazların gecikme olmaksızın iade edilmesine CMK’nın 134. maddesi; sanıktan ele geçirilen telefonlarda ve telefonlarla yaptığı her türlü görüşme bilgileri, SMS alma, gönderme bilgileri, her türlü sosyal medya aracılığıyla mesaj alma, gönderme bilgilerine ilişkin tespitin yapılmasına CMK’nın 135. maddesi uyarınca izin verildiği,
    30.09.2017 tarihli imaj alma (adli kopya) tutanağına göre; Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.08.2017 tarihli ve 2017/6304 sayılı değişik iş kararı ile 23.08.2017 tarihli ve 2017/6572 sayılı değişik iş kararları uyarınca sanığa ait dizüstü bilgisayarlarda bulunan 2 adet sabit disk ve 3 adet taşınabilir bellek üzerinde imaj alma işleminin yapıldığı,
    12.10.2017 tarihli imaj alma tutanağına göre; Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.08.2017 tarihli ve 2017/6304 değişik iş sayılı kararı ile 23.08.2017 tarihli ve 2017/6572 değişik iş sayılı kararları uyarınca sanığa ait 2 adet cep telefonu ve 2 adet PttCell sim kart üzerinde imaj alma işleminin yapıldığı,
    Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Adli Bilişim Şube Müdürlüğünün 12.10.2017 tarihli Teknik Çıkarım (Export) Raporundan; Dijital materyallerin adli kopyaları üzerinde yapılan çalışma sonucunda soruşturma konusu ile alakalı suç unsuru olabilecek bilgiye (kripto mesajlaşma, kripto uygulamalar, kişiler, mekânlar vb.) sahip olmamakla birlikte adli kopya içeriği soruşturma kapsamında elde edilen mevcut ve kurtarılan dosyalar (resim, müzik vb.) ile dosya niteliklerini içeren (hash değeri erişim tarihi vb.) bilgiler soruşturma evrakında herhangi bir eksikliğe, hataya mahal vermemek ve Ceza Muhakemesi Kanunu"nun 134. maddesinin 1. fıkrasına göre soruşturmacı birim tarafından değerlendirilmek üzere 500 GB HDD içerisinde ekte sunulduğu,
    19.10.2017 tarihli mühür kapatma ve teslim tesellüm tutanağında; sanığa ait dijital materyaller üzerinde gerekli işlemlerin tamamlanarak mühürlü delil torbalarına konulup mühür kapatma işlemi yapıldığının belirtildiği,
    Asya Katılım Bankası AŞ tarafından gönderilen 28.11.2017 tarihli yazıda; sanık adına açılmış herhangi bir hesap bulunmadığının belirtildiği,
    Ankara Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü Tarafından düzenlenen 07.12.2017 tarihli rapora göre; sanık hakkında “FETÖ/PDY Veri Havuzu”nda yapılan sorgulamada ByLock kaydına, FETÖ/PDY terör örgütünün tepe yönetimiyle irtibat kaydına, Bank Asya kaydına, şüpheli şirketlerle ilgili SGK kaydına rastlanılmadığı,
    HSYK Genel Sekreterliği tarafından Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilen 22.12.2017 tarihli yazının ekinde bulunan İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Müdürlüğü tarafından düzenlenen fotokopi belgeden; sanığın "Sarhoşluk" konulu tezinde ve yapılan bütün sınavlarda gösterdiği başarı sonucu 16.04.2002 tarihinde kanunların verdiği hak ve yetkilerden yararlanmak üzere Adli Bilimler dalında uzman unvanını kazandığı,
    Yargıtay Birinci Başkanlığının 11.01.2018 tarihli yazısından; sanığın 25.02.2011 tarihinde Yargıtay Üyeliğine atandığının, 24.03.2011-10.02.2015 tarihleri arasında 9. Ceza Dairesinde çalıştığının, 03.02.2015 tarihli ve 19 sayılı Birinci Başkanlık Kurulu kararı ile 8. Ceza Dairesinde görevlendirilerek 10.02.2015 tarihinde görevine başladığının, 17.07.2016 tarihinde mevcut yetkilerinin kaldırıldığının, 23.07.2016 tarihinde de Yargıtay Üyeliğinin sona erdiğinin belirtildiği,
    Krea İçerik Hizmetleri ve Prodüksiyon Anonim Şirketi (Digitürk) tarafından gönderilen 26.01.2018 tarihli yazıya göre; sanık ... adına olan 1827264 numaralı üyeliğin başlangıç tarihi 11.09.2006 olup, iptal tarihinin 05.09.2016 olduğunun, söz konusu kanalların platformdan çıkarılma tarihinin ise 08.10.2015 olduğunun belirtildiği,
    Türk Telekom"dan gönderilen 16.02.2018 tarihli yazıya göre; sanık ...’un aktif veya pasif TİVİBU aboneliğinin bulunmadığı,
    Mozaik İletişim Hizmetleri A.Ş. (D-Smart) tarafından gönderilen 28.06.2018 tarihli yazıya göre; sanık adına abonelik kaydının bulunmadığı,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.09.2018 tarihli yazının ekinde ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olmak suçundan mahkûmiyet hükmü kurulduğuna ilişkin İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 07.12.2017 tarihli ve 36-202 sayılı gerekçeli kararının gönderildiği,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca Kara Kuvvetleri Komutanlığında görev yapan ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün mahrem yapılanması içerisinde oldukları değerlendirilen örgüt üyelerinin tespiti amacıyla, Ankara ili genelinde 477 adet ankesörlü sabit telefon hattı sahiplerinin soruşturulması sırasında mahkeme kararı doğrultusunda bu hatların HTS kayıtlarının temin edildiği, bu hatlarla, haklarında aynı örgüte üye oldukları iddiasıyla ayrı soruşturma yürütülen yüksek yargı eski üyelerince kullanılan telefon hatlarına ait HTS kayıtlarının karşılaştırılarak sabit hatlarla bu kişilerin hatlarının ardışık, sistematik veya periyodik olarak aranıp aranmadığı hususunda yapılan araştırma sonucunda düzenlenen raporlara göre; sanığın abonesi olduğu/kullandığı tespit edilen 5052787865 ve 5056482190 numaraları ile HTS listesi alınan 3 adet ankesör/ücretli sabit telefon arasında 5 adet irtibat tespit edildiği; 30.06.2013 tarihinde Türk Telekomünikasyon"a ait 312 488 06 47 numaralı hat tarafından sanığın kullandığı 5052787865 numaralı hattın 15.07.18 saatinde 1 kez arandığı, aynı ankesör numarası ile 16 yüksek yargı eski üyeleri arasında da irtibat kurulduğu, 16.01.2015 tarihinde Mustafa Köksal"a ait 3129550175 numaralı hat tarafından sanığın kullandığı 5056482190 numaralı hattın 19.36.59 ve 19.37.57 saatlerinde 2 kez arandığı, aynı ankesör numarası ile 10 yüksek yargı eski üyeleri arasında da irtibat kurulduğu, 01.12.2015 tarihinde Ömer Köksal"a ait 3124188177 numaralı hat tarafından sanığın kullandığı 5052787865 numaralı hattın 11.24.25 ve 11.25.39 saatlerinde 2 kez arandığı, aynı ankesör numarası ile 11 yüksek yargı eski üyeleri arasında da irtibat kurulduğu, yüksek yargı eski üyelerince kullanılan numaraların, HTS listesi alınan ankesör/sabit ücretli numaralar ile irtibat kurduğu zaman dilimi dikkate alınarak, bu saatten 10 dakika öncesi/sonrasında yapılan ardışık arama çalışmalarında herhangi bir kayda rastlanılmadığı; 30.06.2013 tarihinde Türk Telekominikasyon"a ait 312 488 06 47 numaralı hat ile sanığın kullandığı 5052787865 numaralı hat arasında 1 kez irtibat kurulduğu, aynı numaradan yüksek yargı eski mensuplarından Sami Sezai Ural ile 04.03.2011 ve 23.04.2011 tarihlerinde toplam 2, Yunus Çetin ile 29.10.2012 tarihinde 1, Zekeriya Erdoğan ile 15.12.2012 tarihinde 5, Eray Gürtekin ile 14.02.2013 tarihinde 4, Kadir Altınışık ile 14.02.2013 ve 04.09.2013 tarihlerinde 6, ... ile 04.06.2013 tarihinde 1, Bilal Köseoğlu ile 04.09.2013 tarihinde 3, Osman Yurdakul ile 04.09.2013 tarihinde 6, Kamuran Çokal ile 19.08.2014 tarihinde 1, Arif Bekler ile 14.11.2014 tarihinde 2 kez irtibat kurulduğu; bu numaradan sanıkla 30.06.2013 tarihinde saat 15.07.18’te 44 saniye görüşme yapıldığı; 16.01.2015 tarihinde Mustafa Köksal"a ait 312 955 01 75 numaralı hat ile sanığın kullandığı 505 648 21 90 numaralı hat arasında 2 kez irtibat kurulduğu, aynı numaradan yüksek yargı eski mensuplarından Sami Sezai Ural ile 08.01.2012, 21.01.2012, 16.05.2012 ve 01.02.2013 tarihlerinde toplam 19, Yunus Çetin ile 07.04.2012 tarihinde 2, Mesut Kundakçı ile 02.05.2012 tarihinde 1, Galip Tuncay Tutar ile 30.05.2013 tarihinde 3, Fatih Cihangir ile 16.06.2013, 23.03.2014 ve 31.12.2014 tarihlerinde 4, Ali Kaya ile 12.10.2013 ve 25.01.2016 tarihlerinde 9, Mustafa Kılıç ile 30.05.2014 tarihinde 2, Arif Bekler ile 22.10.2015 tarihinde 1 kez irtibat kurulduğu; bu numaradan sanıkla 16.01.2015 tarihinde 19.36.59"te 0 saniye, aynı tarihte 19.37.57"de 23 saniye görüşme yapıldığı; 01.12.2015 tarihinde Ömer Köksal"a ait 312 418 81 77 numaralı hat ile sanığın kullandığı 505 278 78 65 numaralı hat arasında 2 kez irtibat kurulduğu, aynı numaradan yüksek yargı eski mensuplarından Bedrettin Işıldak ile 08.04.2011 tarihinde 1, Sami Sezai Ural ile 07.10.2011, 15.10.2011 ve 26.10.2011 tarihlerinde 8, Ahmet Toker ile 04.01.2012 21.05.2012 ve 07.01.2016 tarihlerinde 7, Ali Yağcı ile 30.01.2012 tarihinde 6, İbrahim Kurt ile 09.03.2012 ve 28.06.2012 tarihlerinde 6, Hüseyin Güngör Babacan ile 03.11.2012 ve 26.10.2013 tarihlerinde 4, Ramazan Bayrak ile 19.12.2012 tarihinde 2, Mehmet Sait Demiröz ile 25.12.2012 tarihinde 2, Galip Tuncay Tutar ile 21.02.2013 tarihinde 2, Nazmi Çatak ile 25.02.2013 tarihinde 2, Fatih Cihangir ile 24.03.2013 ve 15.06.2014 tarihlerinde 6, Hamza Yaman ile 17.09.2013 tarihinde 2, Mesut Kundakçı ile 07.12.2013 tarihinde 2, Kasım Davas ile 03.02.2014 tarihinde 2 kez irtibat kurulduğu; bu numaradan sanıkla 01.12.2015 tarihinde 11.24.25"te 45 saniye, aynı tarihte 11.25.39"ta 0 saniye görüşme yapıldığı,
    Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2018/6 esas sayılı dosyasında ... hakkında yapılan yargılama sırasında alınan 19.10.2018 tarihli bilirkişi ek kurul raporu ve ekinde yer alan belgelerden; sanığın sivil imam olarak tabir edilen Selçuk Ayhan ile 06.10.2014 tarihinde 17.05-17.26 saatleri arasında Çorum ilinde; İbrahim Tökü ile 07.09.2010 tarihinde 15.04-16.10 saatleri arası İstanbul ilinde; Cumali Şahin ile 30.09.2010 tarihinde 17.03-19.25 saatleri arası İstanbul ilinde; İzzet Sancak ile 03.10.2010 tarihinde 15.20-17.04 saatleri arası Yalova ilinde; Cem Sarac ile 10.10.2010 tarihinde 08.52-11.03 saatleri arası İstanbul ilinde aynı adreslerde 60 dakika ortak baz verdiği, yüksek yargı eski üyesi ... ile 25.09.2010 tarihinde 13.31-14.23 saatleri arasında, 03.10.2010 tarihinde 13.39-14.36 saatleri arasında, 09.10.2010 tarihinde 12.14-13.09 saatleri arasında, 10.10.2010 tarihinde 12.34-13.52 saatleri arasında ve 23.10.2010 tarihinde 13.05-13.47 saatleri arasında İstanbul ilinde aynı adreslerde ortak baz verdiği, ..."ın ifadesinde geçen sanığın da aralarında bulunduğu Yüksek yargı eski mensuplarının kendi aralarında Gaziantep ilinde aynı gün 60 dakika içerisinde sinyal verdiği ortak baz adres bilgileri olan şahıslardan ... ile ... ve ... ile ..."ın bilgilerinin metne çevrildiği, diger şahısların ise ortak bazına rastlanılmadığı,
    23.03.2019 tarihli bilirkişi raporuna göre; Samsung marka cep telefonlarının kukla (değiştirilen) imeilere sahip olduğu, Lenova marka R8-Hdfbr-09/11 seri numaralı dizüstü pc içerisinden çıkan Fujitsu marka K95bt9926nus seri numaralı 160 gb Hdd Bellek internet geçmişinde; FETÖ/PDY terör örgütü ile yakınlığı ile bilinen "samanyoluhaber.com" web sitesinin 2014 yılında 8, "zaman.com.tr" web sitesinin 2014 ve 2015 yıllarında 14, "rotahaber.com.tr" web sitesinin 2014 ve 2015 yıllarında 30 defa ziyaret edildiği,
    Osmaniye 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.08.2019 tarihli ve 2019/1401 sayılı değişik iş kararı ile; CD"lerin kapasitesi göz önünde bulundurularak sanığa CD"ler üzerinde makul bir süre inceleme yapabilmesi için izin verildiği,
    İstanbul (Kapatılan) 10. Ağır Ceza Mahkemesince (CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli) kamuoyunda "Balyoz Davası" olarak bilinen kamu davasında yapılan yargılama sonucunda 21.09.2012 tarih ve 283-245 sayı ile verilen hükümlerin, Yargıtay 9. Ceza Dairesince sanığın da Yargıtay Üyesi olarak aralarında bulunduğu heyet tarafından incelendiği, yapılan inceleme sonucunda 09.10.2013 tarih ve 9110-12351 sayı ile, 36 sanık hakkındaki beraat kararları ile 237 sanık hakkındaki mahkûmiyet hükümlerinin onanmasına, 88 sanık hakkındaki mahkûmiyet hükümlerinin ise ceza verilmesine yer olmadığı veya beraat kararı verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmasına karar verildiği,
    112 Acil Çağrı Merkezine gelen ihbarla ilgili düzenlenen 18.07.2016 tarihli Emniyet Vaka Formunda; "Halit Aydın kendisi Lübnanda yaşar, en üst seviyede yurtdışı abisi para akışını ve ülkeler arası örgütlenmeyi yapar, kendisi dayım olur. Eşi... onun da kardeşinin eşi hâkim, ismi Abdurrahman, soyadını bilmez, Ergenekon davasında hâkimlik yapmış o da Fetullah için çalışan hâkim, gelir plan yaparlar beraber, ben bilirim der, ekipler benle irtibata geçebilir telefonla aralarsa buluşup yardımcı olmak isterim der akrabası olduğu için ekibin eve gelmesini istemez." ibaresinin yer aldığı,
    27.07.2016 tarihinde Hasan Bilgiç tarafından BİMER üzerinden yapılan ihbarda; "Paralelcilerin temizlenmesi ile ilgili olarak yapılan çalışmalardan bir vatandaş olarak çok memnunun alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste, zamanında bu çeteler birçok vatandaşı mağdur ettiler şimdi onlarda sıra, anlasınlar paralelcilerin listesini bildiğim oranda vermek isterim ...... kapatılan 9. Ceza Dairesi Üyesi paralelci ve en önemlisi Diyarbakırlı iş adamı Ali İhsan Kaya paralelin karakutusu ..."un Kankisi" şeklinde bildirimde bulunulduğu,
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi ya da yöneticisi olma suçlarından yüksek yargı eski üyeleri hakkında yürütülen soruşturmalar kapsamında aynı suçlardan haklarında işlem yapılan yüksek yargı eski üyelerince ve sivil imam tarafından yapıldığı tespit edilen, soruşturma aşamasında ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 13.02.2018 tarihli ve 41 sayılı yazılarıyla dosyaya konulan ByLock kullanıcıları arasındaki mesajlarda sanığın adının geçtiği;
    15.12.2015 tarihinde saat 01.04.30"da 59344 ID (A.A.)’dan, 411201 ID (O.Y.)"a "Gündem" konu başlığı altında; "Aklıma gelen gündemleri fikri hazırlık için arz ediyorum: 1SORUŞTURMA Metinlerin gözden geçirilmesi, Hedefteki arkadaşlar için; Hayırhah ve Koç tespiti, Avukat tayini, İhtiyaç halinde Divan ve Bşk Krl nun önceki kararlarına erişim, Teknik destek, ihtiyaçsa acil yardım ve müdahale ekibi, Aileler ve çocukların rehabilitesi, A.KAVUN un özel durumu. 25 Aralığa kadar başka ne türden çirkeflik düşünebilirler. 2BİREYSEL BAŞVURULAR 3DİYALOG 4ARGE 5SEÇİMLER 6 CD YSK 6 EMEKLİLER/ AVUKATLIK THING TANGİRTİBAT BÜROLARI H Yıldırım abinin oğlu için talebi," şeklinde mesaj gönderilip 363824 ID (M.B.), 396079 ID (A.B.), 469835 ID (M.K.) ve 410798 ID (S.Ö.) ile de paylaşıldığı,
    26.12.2015 tarihinde saat 11.43.55’te 61335 ID (M.K.)’dan, 400641 (A.Y.) ve 412268 (R.B.)"ya "Mesa" konu başlığı altında; "a06 yazd?: siml. sizdemiydi? Abimize yazsanız veya söyleseniz: Hem kendi, hem diğer komşular Kavun, eşi ve çocuklarına, yardımcı ve göz kulak olsalar. Dikkat çeken bir durum varsa hemen bildirseler. Iclerinde beyefendi ile yakın temas ve özel diyaloğu olan varsa, mesela evine gidip misafir olsa veya dışarda uygun bir yerde yemeğe götürse.. Hem manevi destek, hem yardımcı olsak; hem de etrafında çakalların dolaşmasına mani olsak.." şeklinde mesaj gönderildiği,
    02.01.2016 tarihinde saat 15.41.39"da 363824 ID (M.B.) ile 469835 ID (M.K.) arasındaki yazışmanın; "abi konu abdurrahman abinin yardim konusu mu" şeklinde olduğu,
    02.01.2016 tarihinde saat 15.43.24"te 363824 ID (M.B.) ile 469835 ID (M.K.) arasındaki yazışmanın; "9. Ceza daki abilerin takibini zimmetledik. İzzet abi ile Bünyamin, M. Kaya ve Salih Özyakut abiler görüştüler...Salih abi onun takibini yapacak...Ayrıca ihtiyaç halinde aynı apartamadan başka iki abi de ilgilenecekler. İzzet abiye hem Ekrem Bey ile hem de Abdurrahman abi ile ilgilenmesini istedik... İzzet abi belli periyotlarda Ekrem bey ve Abdurrahman abi ile görüşecek... Ayrıca yol haritası için de gerekli çalışmayı yapıyorlar...Zaman zaman bilgi verecem... Öte taraftan şöyke bir sıkıntımız var... 9. C.D. de eskiden çalışan Abdurrahman abi eşinden boşanmış, bilginiz vardır. Mevcut kaldığı lojmanda eski eşi ve çocukları oturuyor, kendisi kiraya çıkmış... İzzet abinin Abdurrahman abi ile görüşmesini istemiştik. Çünkü başka kimse tesir edemiyor... İzzet abi görüşmüş ve yemek yemiş, daha iyi bir durumda olduğunu söylüyor. Değişik vesilelerle görüşmeye devam edecek. Abdurrahman abi yeniden evlenmek neyetinde olduğunu söylemiş, hatta birkaç kişiye de bakmış. Önceden baktığı işler ile ilgili sıkıntılı herhangi bir ifade kullanmamış. O abi şimdilik kontrol altında. İzzet abi bu abinin çok pecmurde dolaştığını söylüyor. Bir ara götürüp üstüne başına birşeyler almanın yararlı olacağını söylüyor. Aralarındaki hukuk nedeniyle bunu kendisinin yapabileceğini söylüyor. Ayrıca boşandığı eşine 1500 TL nafaka, eşi ve çocuklarının oturduğu evin kirası, telefon, elektrik, su gibi giderlerini karşılamaya devam ediyormuş. Çocuklarına da harçlık veriyormuş. Kendisi de başka bir evde yaşıyor. Bu nedenle normalin üzerinde fazladan güncel ihtiyaçlar nedeniyle ödenen bir para var. Abimiz yardıma ihtiacının olduğunu ifade etmiş... İzzet abi ümitli konuşmamış... Ancak abiler belli bir yardım olmasın ama şu anda çok peşmurde olduğu iAtin kıyafet konusunda yardımcı olsak diyorlar... İzzet abi bir yere götürüp giyindirse diyorlar." şeklinde olduğu,
    17.01.2016 tarihinde saat 23.54.58"te 59344 ID (A.A.) ile 61335 ID (M.K.) arasındaki yazışmanın; "Simavlıdan, eski komşusu palanın durumunu sorabilirisiniz. Sıkıntıları, genel durumu, gidişatı, ihtiyaçları, parası, çokukları vs ile irtibatı gibi" şeklinde olduğu,
    07.02.2016 tarihinde saat 14.45.00"da 363824 ID (M.B.)’dan, 411201 (O.Y.)"a "Saha Bilgisi" konu başlığı altında; "8 Ceza watsap grubunda 2 olan heyet say?s?n?n 3"e ç?ıkar?ld??? ilan? vard?. Ba?kan ... her üç heyete imza atarken, Alper Yükselen Kibirli, Necla Üçkarde?ler ve Fevzi Arg?ç sadece kendi kat?ld?klar? heyete imza atacaklar. Halit Baysoy ve Resil Çak?r iki heyette imza atacaklar. Mustafa Akarsu ve ... her üç heyete imza at?yor. Alper Kibirli kat?lmad???? hiçbir ?eye imza atmazken ve çok rahat ben muhalefet yaz?yorum derken baz? arkada?lar?n Sedat Bak?c?y? bile hakk?nda i?lem yap?lmas? için ihbar eden ..."in i?ini kolayla?t?rmalar? ve üç heyete de imza atmalar? çok mant?kl? gelmiyor" şeklinde mesaj gönderilip 59344 ID (A.A.), 396079 ID (A.B.), 469835 ID (M.K.) ve 410798 ID (S.Ö.) ile de paylaşıldığı,
    Anlaşılmaktadır.
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne mensup oldukları iddiasıyla haklarında ayrı soruşturma yürütülen bazı kişilerin kendi dosyalarında alınan savunmaları, ilgileri nedeniyle sanık hakkındaki dosyaya da gönderildiği gibi, kovuşturma aşamasında bu kişilerin bazılarının tanık sıfatıyla ifadelerinin de alındığı, bu kişilerden;
    ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla; hâlen Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri ve Başbakanlık Başdanışmanı olarak görev yaptığını, 1993 yılında Edirne İdare Mahkeme Üyesi olarak mesleğe başladığını, sonra sırasıyla 1996 yılında Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğüne Tetkik Hâkimi olarak atandığını, 2004 yılında Personel Genel Müdürlüğünde Daire Başkanı, 2006 yılında Genel Müdür Yardımcısı olduğunu, 2008 yılında da Personel Genel Müdürü olarak görevlendirildiğini, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğinden sonra HSYK üyeliğine aday olup seçildiğini, HSYK"da 1 yıl görev yaptıktan sonra 2011 yılı Ekim ayının sonunda Adalet Bakanlığı Müsteşarlığına atandığını, 31.12.2013 tarihine kadar bu görevi yürüttüğünü, o tarihten beri Bakanlık Yüksek Müşaviri olup Başbakanlık Başdanışmanı olarak görev yaptığını, kendiliğinden Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek hâlen yürütülmekte olan soruşturmalar kapsamında FETÖ/PDY"nin yargı yapılanmasına ilişkin özellikle kamuoyuna yansıyan haberlerden edindiği bilgiye göre isminin bir kısım ifadelerde zikredilmesi de dikkate alındığında, geçmişte yaptığı görevler sırasında yaşadığı olaylar ve örgütün yargı içerisindeki faaliyetleri ile ilgili beyanda bulunma gereği hissettiğini,
    ...Yargıtayda 2012 yılı sonunda veya 2013 yılı Ocak ayında Yüksek Seçim Kurulu üyeliği seçimi için yapılan 3 oylamanın, cemaat mensuplarının sanki salt çoğunluğu ele geçirmiş gibi hareket ettiklerini gösterdiğini, ..."la beraber Yargıtay ve Danıştayda cemaat mensubu olmayan üyeleri cemaat mensupları ile ilgili olarak bilgilendirmeye ve yönetim işlerine müdahale edebilmeleri için kendi aralarında bir istişare mekanizması kurulması için çalışma yapmaya karar verdikten sonra ihtiyaç duyduğu zaman ..."un da bilgisine başvurmak suretiyle önce Yargıtayda sonra Danıştayda cemaat mensuplarının ve diğer üyelerin sayılarının daire daire belirlenmesi amacıyla bir çalışma yaptığını, bu çalışmada Yargıtayın eski sosyal demokrat grubunu ikinci sütuna, cemaatçi üyeler ile bunların kontrolünde hareket ettiğini düşündüğü Yargıtay Başkanını üçüncü sütuna, aralarında ufak tefek ton farkları olmakla beraber birlikte hareket edebileceğini düşündüğü üyeleri de dördüncü ve beşinci sütunlara yazdığını, bu şekilde hazırlanan listeye baktığında Hukuk Dairelerinde 1, 2 ve 3. Hukuk Dairesinde 2"şer cemaat üyesi var iken, 4. Hukuk Dairesinde 6, 5. Hukuk Dairesinde 4, 6. Hukuk Dairesinde 1, 7. Hukuk Dairesinde 2, 8. Hukuk Dairesinde yine 1, 9, 10 ve 11. Hukuk Dairelerinde 2"şer, 12. Hukuk Dairesinde 4, 13. Hukuk Dairesinde 3, 14. Hukuk Dairesinde 3, 15. Hukuk Dairesinde 1, 16 ve 17. Hukuk Dairelerinde 2"şer, 18 Hukuk Dairesinde 5, 19. Hukuk Dairesinde 1, 20 ve 21. Hukuk Dairelerinde 2"şer, 22 ve 23. Hukuk Dairelerinde ise 3’er cemaat mensubu üye olmak üzere toplam 58 cemaat mensubu üye olduğunu gördüğünü, Ceza Dairelerinde ise 1, 2 ve 3. Ceza Dairelerinde 3"er, 4. Ceza Dairesinde 5, 5. Ceza Dairesinde 7, 6. Ceza Dairesinde 5, 7. Ceza Dairesinde 3, 8. Ceza Dairesinde 4, 9. Ceza Dairesinde ise 9 (bu tabloyu yaptığı sırada Başkan Ekrem Bey"in de Balyoz Davasının temyiz incelemesinde bu yapıya mensup üyelerle birlikte hareket etmesi nedeniyle 9 yazdığını, Başkan Ekrem Bey"i düştüğünde 8), 10. Ceza Dairesinde 5, 11. Ceza Dairesinde 6, 12. Ceza Dairesinde 4, 13. Ceza Dairesinde 7, 14. Ceza Dairesinde 6 ve 15. Ceza Dairesinde 6 üye olmak üzere toplam 75 cemaat mensubu üyenin bulunduğunu gördüğünü, bu tabloya bakıldığında 4 ve üzerinde cemaat mensubu bulunan daireleri cemaatin önemsediğini düşünürsek Hukuk Dairelerinde 4, 5, 12 ve 18. Dairelere önem verdiklerinin, Ceza Dairelerinde ise 4, 5, 6, 8, 9, 10, 11, 12, 13, 14 ve 15. Ceza Dairelerinde yoğunlaştıklarının görülmekte olduğunu, Yargıtaydaki toplam üye sayısına baktığında ise 2013 yılı itibarıyla Yargıtayda eskiden kalan kıdemli üyelerin 131, cemaat mensuplarının 133 kişi, cemaat mensupları dışında kalan ve birlikte hareket edebileceğini düşündüğü milliyetçi muhafazakar demokrat üyelerin ise 123 kişi olduğunu gördüğünü, burada da Yargıtayın 3 bloğa bölündüğünü ve blokların sayılarının birbirine yakın olduğunu, hiçbirisinin tek başına salt çoğunluğa sahip olmadığını, ancak cemaat mensuplarının hem birlikte hareket ettikleri için hem de kendilerinden olmayan üyeleri de iyi tanıdıkları ve tahlil ettikleri için organize hareket etmek ve kendilerinden olmayan üyeler üzerinde birebir çalışarak etkilemek suretiyle Yüksek Seçim Kurulu üyeliklerinde veya Daire Başkanlığı seçimlerinde salt çoğunluğa erişebildiklerini, bu duruma müdahale etmek istediklerini, hâlbuki Yargıtayda o sırada da üç ana grup olduğunu, aslında eski üyelerin de büyük oranda grup hâlinde hareket ettiklerini, o zaman itibarıyla dağınık olan birbirini iyi tanımayan milliyetçi, muhafazakar ve demokrat üyelerin 123 kişi olduğunu, bu kişileri bilgilendirmek suretiyle Yargıtaydaki yönetim ve seçim işlerine müdahale etmelerini sağladıklarını, Yargıtayda cemaat mensubu üyelerin kendilerince kritik gördükleri dairelere sayısal olarak ne şekilde dağıtıldığını yukarıda izah ettiğini, bu konuda aklına gelen somut bir örneği de paylaşmak istediğini, Balyoz Davasının karara bağlandığı günlerde henüz karar yazılıp Yargıtaya gelmemişken ... ile Kuruldaki odasında bu dava ile ilgili yorum yaptıklarını, ..."un başından beri Balyoz Davasıyla yakından ilgilendiğini, bu konudaki kuşkularını ve soru işaretlerini her ortamda ifade ettiğini, hatta bu konuda bir toplantıda Fikret Seçen ile de tartıştığını, Balyoz Davası karara bağlanınca 9. Ceza Dairesinin durumuna baktıklarını, Yargıtaydaki üyelerin daireler arasında nasıl dağıtıldığına ilişkin durumu en açık bir şekilde belki de o zaman fark ettiklerini, 9. Ceza Dairesinde cemaatin sekiz üyesi olduğunu, Dairede eskiden kalma iki üyenin de bulunduğunu, bu kişilerin Günsal Albayrak ve Halim Aşaner olduğunu, ..."un listeye bakıp "Buradan olumlu bir şey çıkmaz" dediğini, "Neden?" diye sorduğunda "Başkan Ekrem Ertuğrul, Günsal Albayrak ve Halim Aşaner dışında kimse yok" dediğini, "Başkan dosyayı Halim Bey"e veremez mi?" diye sorduğunda "Aslında iyi olur" diye cevap verdiğini, Halim Bey"in tetkik hâkimiyken de o dairede bulunduğunu, konunun uzmanlarından birisi ve yapı olarak da milliyetçi bir çizgisi olduğunu, Ekrem Ertuğrul"un yanına gidip Balyoz dosyasını bizzat Halim Bey"e vermesi için görüşmeye karar verdiklerini, o sırada içeriye Genel Sekreter Muzaffer Bayram"ın girdiğini, ..."un Muzaffer Bayram"a hitaben "9. Ceza Dairesini ne hâle getirmişsiniz? Ama bak biz ne düşünüyoruz. Ekrem Bey’e gideceğiz ve Balyoz dosyasını Halim Aşaner’e inceletmesini isteyeceğiz" dediğini, Muzaffer Bayram"ın "Bu mümkün değil, o diğer heyette" diye cevap verdiğini, aradan bir ay geçmeden Halim Aşaner"in 4. Ceza Dairesi Üyeliğine gönderildiğini öğrendiklerini, bu işe önce bir anlam veremediklerini, çünkü Halim Aşaner"in yıllardır 9. Ceza Dairesinde çalıştığını, durup dururken 4. Ceza Dairesine gitmesinin de bir anlamı olmadığını, sonra Halim Aşaner"e 4. Ceza Dairesi Başkanlığını teklif ettiklerini öğrendiklerini, ikna etmek için neler yaptıklarını, neler söylediklerini bilmediklerini, yakın bir zamanda 4. Ceza Dairesi Başkanlığının boşalacağını, bunu da bu dairenin başkanlığına aday olup aynı zamanda eskiden lojman komşusu olduğu Emine Saba Yalçın"dan duyduğunu, Emine Saba Yalçın"ın seçilmesine kesin gözüyle bakıldığını, ... ile akıllarına Muzaffer Bayram"a söyledikleri lafların geldiğini, bu süslü kaydırmanın hem Halim Aşaner"e hem de Yargıtay"a gelecek Balyoz Davasına bir operasyon olduğunu düşündüklerini, o gün odaya gelen Muzaffer Bayram"ın konuştukları hususları Yargıtaydaki arkadaşlarına ilettiğini, onların da ne olur ne olmaz diye Halim Aşaner"e reddedemeyeceği bir teklifle belki de biraz uğraşarak böyle bir operasyon yapmış olduklarını düşündüklerini, Yargıtayın listesine baktığında Halim Aşaner ile ilgili olarak bu olayların aklına geldiğini, Halim Aşaner"i aslında kendilerinin yaktıklarını, Balyoz Davası ile ilgili adını gündeme getirince sırf 9. Ceza Dairesinden kaydırmak için 4. Ceza Dairesine gönderildiğini ama dışarıdan bu olayın farklı algılandığını, Halim Aşaner"in cemaat üyesi olduğu için 4. Ceza Dairesine geçirilerek başkan yapıldığının düşünüldüğünü, bu süreçten de Halim Aşaner"in zararlı çıktığını, hâlbuki o tarihte Halim Aşaner 9. Ceza Dairesinde güvenilebilecek iki üyeden birisi olduğunu, Balyoz kararı daha yazılmadığı için bu fikirlerini uygulamada çok acele etmediklerini ancak kendileri daha Ekrem Bey ile konuşmadan cemaatçilerin Halim Aşaner"e operasyon çektiklerini, bu hususun da bu kişilerin kritik dairelere ilişkin üye dağılımını ve gerektiğinde yer değişikliğini nasıl ustaca yapabildiklerine ilişkin en güzel örneklerden biri olduğunu, bu kapsamda tanıdığı veya bu seçimler nedeniyle kendi ifadeleriyle bu yapıya mensup olduğunu öğrendiği toplam 132 Yargıtay Üyesi arasında ..."un da bulunduğunu,
    ... Mahkemede; Aralık 2013 tarihi itibarıyla müsteşarlık görevinden ayrıldığını, ondan sonra da yargı ile ilgili bir birimde çalışmadığını, bilgilerinin Aralık 2013 öncesi döneme ait olduğunu, sanığın Yargıtay üyeliğine bildiği kadarıyla Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığından seçildiğini, ondan önce sanığı tanımadığını ve ismen de pek bilmediğini, sanığı Diyarbakır’dan itibaren hatırladığını, herhalde o zaman ki personelcilerin aralarındaki görüşmelerden, konuşmalardan yani cemaate yakındır veya cemaat mensubudur diye kendisinde bir kanaat olduğunu, sanığın Diyarbakır’da görev yaptığı dönemde 2010 Anayasa değişikliğinden sonra oluşan yeni HSYK"nın Yargıtay üyeliği için 160 kişilik bir seçim yaptığını, bu seçim sırasında cemaat mensubu HSYK üyelerinin gündeme getirdiği ve seçilmesini istediği isimlerden bir tanesinin de sanık ... olduğunu, ...’nın evinde yapılan görüşmede de ilk 80 arasında ismi geçen kişilerden bir tanesinin sanık ... olduğunu hatırladığını, 160 kişilik grup seçildikten sonra Yargıtayda bazı sıkıntılar meydana geldiğini, cemaat diye bilinen grubun organize hareket etmek suretiyle bazı yönetim işlerinde, seçim işlerinde salt çoğunluğu elde etmiş gibi olduklarını, halbuki o tarih itibarıyla o kadar sayılarının olmadığını, bazı konularda, bazı dairelerde mensubiyetlerini görevlerine yansıttıklarına ilişkin şikâyetler geldiğini, İstanbul Alay Komutanı Hüseyin Kurtoğlu’nun 14. Cezadaki davası, önceki Müsteşar Ahmet Kahraman hakkında 4. Hukukta verilen karar ve 9. Ceza Dairesinde Balyoz hakkında verilen kararların kamuoyunda tartışıldığını ve şüphe uyandırdığını, mensubiyetler göreve yansıtılıyor şeklinde bir algı oluştuğunu, Yargıtaydan bazı kişilerin kendilerine yakınmalarını ilettiklerini, bunun üzerine önce Yargıtaydan 25-30 kişilik bir grubu hâkimevinde topladığını ve neler yapabilecekleri konusunda görüşmeler yaptıklarını, kendi bilinmezliklerini ve aralarındaki organize çalışmayı kullanarak Yargıtayda seçim işlerinde ve yönetim işlerinde etkili olan bu kişileri bu yapıdan olmayan arkadaşlara biz tanıtalım dediklerini, bu yapıdan olmayan kişilerin kendilerini de tanımadıklarını ve bu şekilde 2013 yılının yaz aylarından itibaren Yargıtay Üyeleriyle 25’er kişilik gruplar hâlinde hem Yargıtayda yaşanan sıkıntıları hem de neler yapılabileceği konusunda 5 tane toplantı yaptığını, Yargıda Birlik Grubunun ilk temellerinin de orada atıldığını, Ağustos ayı itibarıyla onun da toplantılarını yapmaya başladıklarını ve ilk yaptıkları toplantıda 25-30 arkadaşla "Kimleri çağırabiliriz." dediklerini, bir karşı oluşum gibi bir çalışma yapınca sanık ...’un da bu yapıyla birlikte hareket ettiğinin söylendiğini, yaptıkları çalışmalara ve toplantılara sanığı çağırmadıklarını, sanık ile alakalı somut bir bilgisinin olmadığını, bu toplantılara yaklaşık 110 kişi davet ettiklerini, hatta birlikte hareket edebilecekleri gruptan da yaklaşık olarak 20-25 kişiyi çağıramadıklarını, daha çok merkez sağda ve milliyetçi muhafazakar bilinen isimlerin çağrıldığını, sanığı Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığından itibaren ismen hatırladığını, personeldeki aralarındaki görüşmelerden hatırladığını, kimin söylediğini bilmediğini ancak cemaate yakındır gibi veya cemaat mensubudur gibi bir kanaatin kendisinde olduğunu, ardından seçimler sırasında o üyeler tarafından yani cemaat mensubu HSYK üyeleri tarafından gündeme getirildiğini ve seçilmesinin istendiğini, nihayetinde onların talebi ile seçilmiş olduğunu, ardından da cemaat mensubu olmayan üyelerle yaptıkları toplantıda da onlarla beraber hareket ediyor şeklinde bir kanaat beyan edilince karşı oluşumla ilgili toplantılara sanığı çağırmadıklarını, sanık ile ilgili kanaatinin bu üç olay vesilesiyle olduğunu, sanığın bu yapı içindeki toplantılara katılıp katılmadığı konusunda bir bilgisinin olmadığını, sadece Yargıtay listesini daire daire çıkarınca şu durumun dikkatini çektiğini, 9. Ceza Dairesinde 8 tane böyle olduğunu düşündüğü, en azından kanaatinin olduğu üye bulunduğunu gördüğünü, cemaat mensubu 8 üyenin birden 9. Ceza Dairesinde olmasının ilgisini çektiğini, hatta ondan sonra hangi dairede kaç üye var diye saydığını, 5 ve üzerinde olan daireler ayrıca dikkatini çekince onlara da baktığını, sanığın Balyoz kararında imzası var mı yok mu somut olarak incelemediğini, yaptığı çalışmaların çoğunun 2014 HSYK seçimlerine dönük idari çalışmalar olduğunu, yani adli ve idari bir soruşturma olmadığını, arka planda bir şeylerin döndüğünü bütün kamuoyunun özellikle de kendilerinin işin içinde oldukları için gördüklerini, bu nedenle bunun bir önlem alma çalışması olduğunu, Balyoz Davasında kimlerin imzasının olduğuna bakmadığını ama bu dairenin ona yönelik hazırlandığını düşündüğünü, bunun bir kanaat olduğunu,
    ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında 24.11.2016 tarihinde şüpheli sıfatıyla müdafi eşliğinde; sanığı Diyarbakır reisliği döneminden tanıdığını, o dönemde Fetullah Gülen cemaatine yakın bir insan olarak tanıdığını,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında 02.03.2018 tarihinde şüpheli sıfatıyla müdafi eşliğinde; ..."u Diyarbakır"da komisyon başkanı olması sebebiyle tanıdığını, telefon irtibatlarının olduğunu, Yargıtay Üyeliği seçimleri sırasında cemaat kanadının üzerinde durup seçtirmek için uğraştığı kişilerden birisi olduğunu hatırladığını,
    Mahkemede; sanık ...’u Diyarbakır reisliğinden tanıdığını, kendisinin de Batman Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olduğunu, daha çok seminerlerde sanığı gördüğünü, Diyarbakır’daki makamında sanığı bir kez ziyaret ettiğini, sanığı tanıdığı için ...’nın evindeki üye belirleme toplantısında taşradan ilk belirlenen üyeler arasında olduğunu hatırladığını, sanığın ilk 80 kişi içerisinde liyakati olan seçilebilecek bir ağır ceza mahkemesi başkanı olduğunun, sosyal diyaloglarının iyi olduğunun konuşulduğunu hatırladığını, sanığı tanıdığı için bu ayrıntıyı hatırladığını, sanığın cemaatle ilişkisi hakkında somut bir bilgisinin olmadığını, hiçbir ortamda onun cemaatle ilişkisini görmediğini, ancak sanığın cemaatin belirlediği 80 kişilik ilk liste içerisinde olduğunu hatırladığını, sanığın o zamanki cemaat veya hizmet hareketi içinde bulunan kişilerden olup olmadığı konusunda kendisinde bir kanaat oluşmadığını fakat Diyarbakır’da yoğunluklu olarak yani özel yetkili mahkemelerde, yapılanmalarda Başsavcı ile ilgili bazı söylemlerin kulağına geldiğini, sanık ile alakalı da böyle şeyler söylendiğini duyduğunu, oradaki bazı mahkemelerin bu şekilde yapılandığının söylendiğini, sanığın cemaate yakın bir insan olarak söylendiğini, 9. Cezanın yapılandırıldığını özellikle ..., ... ve Ahmet Hamsici’den duyduğunu, yani 9. Cezanın yapılandırıldığı, cemaatin buradaki etkinliğinin sağlandığı ve bütün üyelerin ele alındığı şeklinde bir yorumun olduğunu, bu yorumu 2012 yılından itibaren çok sıkça duyduğunu, bu konu hakkında basında da bazı şeyler okuduğunu, fakat 9. Cezada iken sanığı hiç görmediğini ve 9. Cezaya hiç gelmediğini, HSYK üyeliği döneminde Yargıtaya 1 ya da 2 kere geldiğini, fakat 9. Cezanın cemaat tarafından yapılandırıldığını ve bilinen meşhur davaların serüveni bakımından böyle bir yapılandırılma yapıldığını HSYK kulislerinde sıkça duyduğunu, 80 kişilik listenin cemaatin liyakatli olarak kabul görüldüğü bir liste olduğunu, yani İbrahim’in "Bunların seçilmesine benim bir diyeceğim yoktur. Bunlar bu işi hak ediyorlar cemaatçi olsalar da" dediği kişiler olduğunu, sanığın cemaatçi olarak herhangi bir faaliyete veya bir eyleme yani bir toplantıya katıldığına ya da himmet verdiğine şahit olmadığını, 2005 yılında Batman Ağır Ceza Reisi ve Komisyon Başkanı olduğunu, ondan önce de hâkim olarak seminerlere katıldığını, oralarda sanık ile denk geldiği yerler olup olmadığını hatırlamasının mümkün olmadığını,
    ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla müdafi eşliğinde; sanığın Fetullah Gülen cemaati mensubu olup olmadığını bilmediğini,
    Mahkemede; Diyarbakır"daki komisyon başkanlığı döneminden bildiği sanığın Bakanlığa da gelmişliği olduğunu zannettiğini, bu şekilde tanıdığı sanığın daha sonra Yargıtay Üyesi seçildiğini ve kendisiyle somut bir şeyinin hiç olmadığını, yani o dönemlerde sohbet anlamında olmadığını, 2012 yılının Ekim ayında Yargıtay Üyesi seçildiğini, 2014 yılında da ayrıldığını, ayrıldığı sıralarda da HSYK üyeliğine aday olduğunu ve ziyaretlerde bulunduğunu, sanığı da ziyaret ettiğini, sanık ile ilgili somut bilgisinin bu şekilde olduğunu, sanığın bu örgüte mensubiyeti noktasında şöyle bir şeyinin olduğunu, sanık seçildiği sırada cemaate mensup mu değil mi diye sormadığını fakat 2013 yılında internet sitelerinde yayımlanan bir listede sanığın isminin olduğunu, o zaman bu kimdir falan diye konuşulduğunu, o listede olanlardan bir kısmının o zamanki adıyla yapıya, cemaate mensup olmadığının da söylendiğini, sanık ile ilgili de o yapıya mensup olduğunu veya olmadığını söyleyenlerin olduğunu, sanığın biraz aykırı bir tip olarak söylendiğini, yani her şeyiyle her kesimle ilgisi var diye konuşulduğunu, ..."e bir vesileyle görüştüklerin de nasıl, nedir falan diye sorduğunu, yani bahsinin açıldığını, onun da "Öz itibarıyla bizimle de ilgisi var" diye söylediğini, bunu o sırada sosyallik olarak değil mensubiyet olarak değerlendirdiğini, sanığın aykırı biri olduğunu birçok kişinin söylediğini, sanık için birçok kesimle ilgisinin ve ilişkisinin olduğunu, askerlerle, devletin değişik kurumundaki kişilerle ilgisinin olduğunun söylendiğini, savcılıkta verdiği ifadesinde sanığın cemaat mensubu olup olmadığını tam olarak bilmediğini söylediğini hatırladığını, ancak cemaat mensubu olup olmadığını bilmiyorum şeklinde geçmiş olduğunu, sanık hakkında somut bir bilgisinin yani sorulduğu gibi toplantıya katıldı, himmet verdi şeklinde bir bilgisinin olmadığını, sadece dediği şekilde bir kanaatinin olduğunu, farklı olduğu noktasındaki şeyinin bir tarafının Alevi falan diye söylendiğini, 9. Cezada farklı yani mutlak cemaat mensubu olmayan kişilerin de olduğunu bildiğini, dolayısıyla 9. Cezanın yapısı içerisinde herkes öyleydi diye bir iddia içerisinde olmadığını,
    ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla müdafi eşliğinde; cemaatin talimatı üzerine hangi dairede hangi üyenin görev yapacağının belirlendiğini, bu belirleme sırasında Fetullah Gülen cemaati mensubu olan kişilerin 4. Hukuk, 18. Hukuk, 4. Ceza, 5. Ceza, 8. Ceza, 9. Ceza, 11. Ceza, 14. Ceza, 15. Ceza Dairelerinde heyet çoğunluğunu sağlayacak şekilde dağıtımın yapıldığını, bu dairelerin cemaat için önemli daireler olduğunu, çünkü daha sonra yapılan iş bölümü ile cemaat için önemli olan davaların bu dairelere aktarıldığını, cemaat için önemli olmayan işlerin geldiği 2. Ceza, 6. Ceza, 7. Ceza ve 10. Ceza gibi dairelerde cemaat mensuplarının azlığının araştırılırsa görüleceğini, hatta bu dairelere verdikleri cemaat mensuplarının da daha az güvenilir insanlar olduklarını, Nazım Kaynak"ın Yargıtay Başkanı olduktan sonra Yargıtayda dairelerin iş bölümünün değiştirildiğini, bu değişikliği de bizzat cemaatin gerçekleştirdiğini, kamuoyunda bilinen ve cemaat için önemli olan Balyoz, Şike, Hipnoz, Kurtoğlu gibi davaların cemaatin güçlü olduğu dairelerin görev alanına girdiğini, ..."un Fetullah Gülen cemaati mensubu olduğunu,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında tanık olarak; Dairelerde görev yapacak üyelerin özenle seçildiğini bildiğini, ancak çalışmalar konusunda görgüye dayalı bir bilgisinin olmadığını, 9. Ceza Dairesi ve 4. Hukuk Dairesinin dizayn edildiğini herkesin bildiğini, kendileri başladığında Dairelerin, yapının isteklerini yapmayacak kişilerden oluştuğunu, yapı divanda etkili olmadığı için bunun biraz zaman aldığını, 2011 yılı Mayıs ayında Yargıtay Başkanı ile birlikte divan değişince yapının Yargıtayda her istediğini yapabilecek güce ulaştığını ve istediği her daireyi dizayn ettiğini,
    Mahkemede; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığındaki beyanını tekrar ettiğini, daha öncesinde tanımadığı sanığı Yargıtayda tanıdığını, beraber seçildiklerini, yani somut bir bilgisinin olmadığını ancak sanık 9. Cezada olunca 9. Ceza ve 4. Hukuktaki üyelerin hemen hemen çoğunun o zamanki adıyla cemaate yakın olduğunun söylendiğini, sanığı da bu nedenle söylediğini, somut bir bilgisinin olmadığını, kanaatinin olduğunu, sanığın 9. Cezada görev yapması, bildiği kadarıyla Balyoz Davasında da heyette yer alması nedeniyle bir kanaatinin olduğunu, genelde her yerde 9. Ceza ile 4. Hukuktaki üyelerin çoğunluğunun cemaate yakın olduğunun söylendiğini, kendisinin kanaatinin de öyle olduğunu, sanığın çoğunluk içine girdiğini net olarak söyleyemediğini ancak Ankara Adliyesinde savcının hatırladıklarını sorması üzerine kendisine çağrışım yapanları bir şekilde aklında kalanları buraya yazdırdığını, bunların zannettikleri olduğunu yani kendi şahsi kanaati olduğunu,
    ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla müdafi eşliğinde; HSYK seçimleri yapıldıktan sonra Yargıtaya yeni üyelerin seçilmesi konusunda çalışmalar başlatıldığını, bu süreçte üye seçilmek amacıyla Ankara’ya gelip gittiğini hatırladığını, ... ile Siirt’te görev yaptığı dönemden beri tanıştığı için kendi isminin de Yargıtay üyeliğinde geçtiğini, bu yapının Ankara’dan Gaziantep bölgesine bir veya iki kişi gönderdiğini, bu kişinin ... olup olmadığını net hatırlamadığını, bu kişinin kendisini arayarak ziyarete geleceğini söylemesi üzerine yazlık evini hazırladığını, bu eve Tarsus bölgesinden ... ve ..., Hatay bölgesinden ..., Kahramanmaraş’tan ..., Adana’dan Şuayip Şen, Diyarbakır’dan sanık ... (bu konuda tam olarak emin olmadığını), Gaziantep bölgesinden ... ve hatırlayamadığı birkaç kişinin daha geldiğini, Ankara’dan gelen bu kişinin "Abiler sizin Yargıtay üyesi olarak seçilmenizi uygun görüyor. Bu nedenle kılık kıyafetinize, yaşam tarzınıza, oturup kalkmanıza, çalışmanıza, ilişkilerinize dikkat edin." şeklinde konuşmalarda bulunduğunu, toplantının yaklaşık 1-2 saat sürdüğünü, yemek yedikten sonra herkesin dağıldığını, ardından yapılan seçimde Yargıtay üyesi seçildiğini, ..."un Gaziantep"teki Yargıtay üyeliği seçimi öncesi yapılan toplantıya katıldığını, kendisinin bu yapıya mensup olduğunu duyduğunu,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla; Yargıtay eski üyelerinden cemaat mensubu olduğunu bildiği kişilerden birisinin de sanık ... olduğunu, sanığın Gaziantep toplantısına katıldığını, Gaziantep"e geldiğinde sanığın imam hatip mezunu olduğunu öğrendiğini,
    ... istinabe olunan Mahkemede; sanığı meslektaş olmalarından dolayı tanıdığını, sanık ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında ifade verdiğini, bu ifadelerini tekrar ettiğini, 2010 yılının sonlarına doğru Yargıtay seçimlerinden önce ismini şu an tam olarak hatırlamadığı ancak ... ya da ... olarak tahmin ettiği kişinin arayarak "1-2 kişi seni ziyarete geleceğiz." dediğini, kendisinin de "Buyurun gelin." demesi üzerine bir iki saat sonra eve geldiklerini, bir iki kişi beklediğini ancak en az 10 kişinin geldiğini, geldikten sonra bu toplantının amacının bölge düzeyinde Yargıtaya üye seçilecek adaylarla bir araya gelme olduğunu anladığını, hatırladığı kadarıyla gelen kişilerin; ... (o dönem Kahramanmaraş Ağır Ceza Reisi olarak), ... (o dönem Mersin ACM Başkanı olarak hatırlıyorum), Şuayip Şen, Mustafa ..., ..., sanık ..., Mesut Kundakçı, ... (Şu an tam olarak katılıp katılmadığından emin değilim), ..., ..., ismini hatırlamadığı bir tetkik hâkimi, gelenlerin bir kısımını daha öncesinde tanımadığı için isimlerini hatırlayamadığını, bir arada konuşurken sözü ... ya da bahsettiği tetkik hâkiminin alarak "Arkadaşlar sizin Yargıtaya üye olarak seçilmenizi uygun görüyor, sizin de bu konuda söyleyecekleriniz var mı?" diye sorduğunu ve karşılıklı bir sohbet başladığını, kendisinin de seçilelim dediğini, kendisinin zaten daha öncesinde de Yargıtay üyeliği için teşebbüsünün olduğunu, genel anlamda bu gelen grubun Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis, Adana, Mersin ve Osmaniye illerinde görev yapıp Yargıtay üyesi olarak seçilmelerini istedikleri kişilerden oluştuğunu, sanıkla ilgili bu toplantı dışında genel olarak sadece meslektaş kapsamında bilgisinin olduğunu, bu yapıyı örgüt olarak kabul etmediğini, kendisini de örgüt mensubu olarak görmediğini, sanığı da örgüt mensubu olarak değil ama bu çerçevede cemaat mensubu olarak bildiğini, sorulması üzerine; sanık ...’un toplantıya katıldığına emin olduğunu, o gün olayın üzerinden çok zaman geçtiği için tam hatırlayamadığını ama daha sonra uzun süre düşününce tam olarak hafızasında netleştiğini, bu evdeki toplantı dışında sanık ... ile başka bir yerde bir araya gelmediğini, Gaziantep de bu amaç doğrultusunda başka bir toplantı yapılıp yapılmadığını bilmediğini, sanık ile hiçbir zaman telefon görüşmesi yapmadığını, sanığın cemaat içerisinde bir görevi var mı bilmediğini, önceki ifadeleri ile bir farklılık varsa bunun kendisinin bilerek yapmış olduğu bir şey olmadığını, bunun yazıya geçerkenki aksamalarla ya da kendi hatırlama durumu ile ilgili olduğunu,
    ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla müdafi eşliğinde; 2010 yılında HSYK Üyesi seçildikten sonra bir akşam HSYK eski Genel Sekreteri ..."nın kendilerini evine çağırdığını, ... ve Ahmet Hamsici"yle birlikte ..."nın evine gittiklerini, yemekten sonra Yargıtay üyelerinin seçimiyle ilgili ön çalışma yapılacağını önceden bildiğini, eve gittiklerinde HSYK eski Üyeleri Teoman Gökçe, Ahmet Berberoğlu, Resul Yıldırım, Hüseyin Serter, Nesibe Özer, Bülent Çiçekli, Ahmet Kaya, ..."yla birlikte HSYK eski Genel Sekreter Yardımcıları Muzaffer Bayram ile ... ve o dönemde Yargıtay Cumhuriyet Savcısı olan Aydın Boşgelmez ile Yargıtay tetkik hâkimleri olan Önder Aytaç ve ..."nin de evde olduklarını gördüğünü, kendileri dışında Yargıtaydan da bu kişilerin gelmesinden hoşlanmadığını, bu hususu dile getirdiğinde oradakilerin Yargıtayı en iyi bu kişilerin bildiğini, bu nedenle Yargıtaydan seçecekleri kişiler için bilgi vermeleri amacıyla çağırdıklarını dile getirdiklerini, yemekten sonra eve projektör kurulduğunu gördüğünü, ..."nın kendisine "arkadaşlar 350-400 isim belirlemişler" dediğini, bu isimlerin Kurul Üyelerinin belirlediği isimler olduğunu zannettiğini, ama ilerleyen aşamada Fetullah Gülen cemaati mensuplarının çıkardığı isimler olduğunu anladığını, konuşmalar sırasında Mahmut Acar"ın başını çektiği Yargıtay Üyelerinin meydana getirdiği Yargıtaydaki yapıyı kırmak için bir seçim yapılacağını, bu seçim nedeniyle seçilecek kişilerin birlikte hareket etmesi gerektiğinden bahisle mümkünse seçilecek 160 kişinin kendi belirledikleri kişiler arasından seçilmesini söylediklerini, ancak onlara bunun mümkün olmadığını, diğer Kurul Üyeleriyle birlikte Bakan ve Müsteşar ile kendilerinin de taleplerinin olacağını belirttiklerini, hatta "Burada belirlenecek isimleri saymayalım, bu nedenle sayı pazarlığı yapmayalım" dediğini, evde bulunan dönemin HSYK üyeleri Teoman Gökçe, Ahmet Berberoğlu, Resul Yıldırım, Hüseyin Serter, Nesibe Özer, Bülent Çiçekli, Ahmet Kaya ve ..."nun Fetullah Gülen cemaati mensubu olduklarını, dönemin Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Aydın Boşgelmez ile tetkik hâkimleri Önder Aytaç ve ..."nin de o günkü sunum ve tavırlarından aynı cemaatin mensubu olduklarını anladığını, hazırlanan isimler arasında kürsüde görev yapan hâkim ve Cumhuriyet savcılarıyla birlikte, ağırlığının Yargıtayda görev yapan Cumhuriyet savcıları ile tetkik hâkimleri olduklarını gördüğünü, bu isimler duvara yansıtıldığında, istedikleri kişiler konusunda yoğun bir övgü geldiğini, istemedikleri kişiler için de herhangi bir övgüden söz edilmediğini, sadece birkaç kişinin bu kişiler için konuştuklarını, bu yansı sırasında seçilmelerini istedikleri ve övdükleri kişilerin Fetullah Gülen cemaati mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcıları olduklarını anlamaya başladıklarını, çünkü tüm listenin bu kişilerden oluşmadığını, ancak seçilmesini istediklerinin kendi cemaatlerinden olduklarını anladıklarını, isim belirlemede Fetullah Gülen cemaati mensubu olduğunu belirttiği Kurul Üyelerinin de sürece dahil olup onların da görüşlerini belirttiklerini, isimler belirlendikten sonra Fetullah Gülen cemaati mensubu olan üyelerin, bu isimlerin sayısını belirlemek istediklerini, ancak onlara sayı konuşulmayacağını söyleyip "Bu nereden çıktı?" diye sorduğunu, belirlenen isimleri sayınca rakamın 80 civarında olduğunu, bu sırada Ahmet Berberoğlu ile birlikte ... ve ..."nın salonun dışına çıkıp birkaç dakika sonra geri geldiklerini, Ahmet Berberoğlu"nun orada bulunan kişilere hitaben "Bu konu hoca efendiyle konuşulmuş ve 140 denmiş, benim açımdan konu kapanmıştır, bu listede en az 140 kişi olacak" diye söz sarf ettiğini, bu toplantının ertesi günü ..., Ahmet Hamsici ve kendisinin, Müsteşar Ahmet Kahraman"la görüşmek için Hakimevine gidip ona durumu anlattıklarını, bu görüşmenin sonunda Müsteşarın gidip uzlaşmalarını kendilerine söylediğini, bunun üzerine yeniden görüşmelere başladıklarını, iki kez daha aynı üyelerle Hakimevinde ve Bülent Çiçekli"nin evinde toplandıklarını, Bülent Çiçekli"nin evindeki toplantıya Fetullah Gülen cemaati mensupları olan dönemin HSYK Üyeleri Teoman Gökçe, Nesibe Özer, Hüseyin Serter, Ahmet Kaya, Ahmet Berberoğlu, Resul Yıldırım, Bülent Çiçekli, Ahmet Hamsici ile birlikte ... ve kendisinin de katıldıklarını, o dönemde HSYK Genel Sekreteri olan ... ile Genel Sekreter Yardımcıları olan Muzaffer Bayram ve ... ile Yargıtaydan gelen Aydın Boşgelmez, Önder Aytaç, Muzaffer Özdemir ve ..."nin de evde olduklarını, bu evde toplanmalarının amacının; Yargıtaya seçilecek Fetullah Gülen cemaati mensuplarının isimlerinin belirlenmesi olduğunu, buradaki toplantıda 140 sayısı konusunda diretilmediğini, ancak en az 120 kişi olmasının istendiğini, daha önce belirledikleri 80"e yakın isim dışında bazı isimlerin de dile getirilmeye başlandığını, seçilmeleri hâlinde yaşanacak sıkıntıları dile getirdiğini, buna rağmen bu kişilerde ısrar edilerek isimlerin listeye yazılmasının istenildiğini, bu konuşmalardan sonra kendilerinin ve yüksek yargı üyeleri dışında Kurul Üyelerince verilen isimlerin görüşülmesini istediğini, bu görüşme esnasında bazı isimlere Fetullah Gülen cemaati mensuplarınca itirazlar gelmeye başladığını, bu kişileri üçüncü seçimde çok ısrar ettiği için seçtirebildiğini, kendilerinin de belirledikleri isimlerle sayının 180"in üzerine çıktığını, bu sayı ortaya çıkınca Fetullah Gülen cemaati mensuplarının kendi sayılarını 108"e kadar indirdiklerini, ardından kendilerinin de belli bir sayıya kadar indiklerini, dönemin HSYK Üyesi Ali Aydın"ın ..."u ısrarla Yargıtay Üyesi yaptırmak istemesi üzerine onu da listeye eklediklerini ve başka bir kişiyle birlikte Fetullah Gülen cemaati mensuplarının sayısının 110"a çıktığını, sanık ..."u Çorlu Ağır Ceza Reisi ve Diyarbakır Reisi olması nedeni ile tanıdığını, sosyal demokrat bir insan olarak bildiğini, Fetullah Gülen cemaat mensuplarının listesinde ismini görünce şaşırdığını, sanığın da Fetullah Gülen cemaat mensubu olduğunu bu şekilde öğrendiğini,
    Mahkemede; sanık Çorlu Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi iken Çorlu’da Ağır Ceza Teşkilatı kurulduğunu, o dönem Ağır Ceza Reisi verildikten sonra komisyon başkanı olması hasebiyle sanığı tanıdığını, daha sonra da 2008 yılı civarında Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığına atandığını, orada komisyon başkanlığı yaptığını, oradaki görevine eski kurul döneminde girdiğini, sanığı çalışkan, gayretli ve sosyal demokrat bir kişi olarak bildiğini, eski kurul zamanındaki değerlendirmelerinde, kuruldaki değerlendirmelerin de böyle olduğunu hatırladığını, daha sonra 2011 yılındaki ilkbahar seçimlerinde isminin gündeme geldiğini, 2010 yılı öncesi HSYK ile Yargıtay, Danıştayla, Bakanlık arasında ciddi sıkıntılar yaşandığını ve kurulun çalışamaz duruma geldiğini, sürekli basın açıklamaları yaptıklarını, iki tarafın birbirini suçlayıcı beyanlarda bulunduklarını, en son kurulda Bakanlığın istemediği bazı tasarruflarda bulunulmaya başlayınca Bakanlık Müsteşarının toplantılara katılmadığını, Kurulun çalışamadığını, tutanaklar tutulduğunu ve Yargıtaya suç duyurularında bulunulduğunu, bu sürecin sonucunda da Anayasa değişikliği gerçekleştiğini ve yeni HSYK oluştuğunu, yeni HSYK’da ilk başladıkları gün Bakan, Müsteşar, ilk dereceden seçilenler ve Cumhurbaşkanı’nın seçtiklerinin bir tarafta yer aldığını, yani 17 kişilik bir blok oluştuğunu, yüksek yargıdan gelen 5 üyenin de karşı blokta yer aldığını, ilk gün yaşanan tartışmalar sebebiyle de fiilen böyle bir bölünmenin yaşandığını, ardından Aralık ayında Yargıtay ve Danıştaydaki boş kadrolar için yapılacak seçim çalışmasına başladıkları sırada Bakan Bey’in Kanun değişikliği olacağını, kadroların artırılacağını, buna göre daha geniş bir çalışma yapmalarını ve biraz beklemelerini söylediğini, nitekim Aralık ayı sonu Ocak ayı başında Kanun’un çıktığını, buna göre de Yargıtayda 160 üyenin seçilmesinin gündeme geldiğini ve bütün arkadaşlara duyuru yapıldığını, Bakan ve Müsteşar Bey’le seçilmesini istedikleri isimlerle ilgili beraber değerlendirme yapacakları ve kendi aralarında kararlaştıracakları şeklinde konuştuklarını, herkesin kendi hazırlıklarını yapmaya başladığını, kimleri görmek istiyorsa sicillerini, terfilerini, engel bir durumları var mı, cezaları var mı, kıdemleri yeterli mi, bir de kurulda belirledikleri genel çerçeveye uygun mu buna yönelik herkesin hazırlığını yaptığını, bu yönde Genel Sekreter ...’nın evine Teoman Gökçe, Ahmet Berberoğlu, Bülent Çiçekli, Nesibe Özer, Hüseyin Serter, ..., Ahmet Kaya, Resul Yıldırım, kendisi, ... ve Ahmet Hamsici’yi davet ettiklerini ve 11 kişi olduklarını, Yargıtay seçimleriyle ilgili görüşmek ve adaylarını takdim etmek için kendilerini davet ettiklerini söylediklerini, Genel Sekreter ..., Genel Sekreter Yardımcısı Muzaffer Bayram, Genel Sekreter Yardımcısı ..., yanlış hatırlamıyorsa o tarihte Yargıtay Savcısı olan Aydın Boşgelmez, ..., Muzaffer Özdemir ve Önder Aytaç’ın orada olduğunu, "Bu arkadaşlar niye buradalar, biz kendi aramızda konuşmamız gerekir" dediklerinde "Özellikle Yargıtay ile ilgili, savcılık ve tetkik hâkimleriyle ilgili kıdem durumlarına göre önlerinde kimse var mı, işte durumları nedir o konuda genel bilgiler vermek için buradalar, Yargıtayı tanıdıkları için çağırdık. Genel bilgiler verecek bu arkadaşlar" dediklerini, sonraki konuşmalarda genel bir çerçeve çizildiğini, Yargıtayda o tarihte Bakanlıkla yaşanan sıkıntılarda yaklaşık 190 civarında ismin bir arada hareket ettiğini, 150-160 kişilik büyük bir grubun, 35-40 kişilik de küçük bir grubun olduğunu, bu iki grubun birleşip Bakanlığa karşı hareket ettiklerini, Yargıtaydaki eski Üyelerden o tarihte görev yapanlardan Bakanlıktaki 40-45 kişilik bir ekiple teması olduğunu, kendilerinin seçecekleri 160 ismin birlikte hareket edecekleri isimler olmalı ki bu 40 kişiyle birleştiğinde Yargıtayda çoğunluğun elde edilebileceğini, hemen peşinden de Mayıs ya da Nisan ayında peş peşe Yargıtay Başkanlığı ve Başsavcılığı seçimlerinin olduğunu, bu seçimler açısından seçilecek kişilerin uyumlu olmasının, birlikte hareket etmesinin öneminden bahsedildiğini, bu sebeple de yaklaşık 350 kişilik bir liste hazırladıklarını, bu listeden seçim yaparsak sorun olmayacağını söylediklerini, kendilerinin o listeden seçemeyeceklerini çünkü orada 11 kişi olduklarını, 8 arkadaşın hazırladığı liste olarak kendilerinin bunu değerlendirdiklerini, 3 kişi kendilerinin olduğunu, geriye kalan 6 arkadaşları daha olduğunu, onların da önerecekleri isimlerin olacağını, dolayısıyla tamamını buradan seçmenin mümkün olmadığını, "Ancak buradan uygun olan isimler var ise mutabık kalırsak bu arkadaşlara bizde destek veririz ve beraber seçeriz." diye konuştuklarını, bu kişilerin ısrarla oradan çok fazla kişinin olması gerektiğini tekrar vurguladıklarını, bu isimlerin kendilerinin de tasvip edecekleri isimler olduğunu düşündüklerini, genel bir çerçeve çizdiklerini ve çok farklı kesimden isimler olduğunu, hatta o günki tanımlamayla referanduma evet diyen cepheyi temsil eden bir liste gibi yorumlar yapıldığını, "Hemen bakıp isimleri değerlendirelim ancak sayı konusunda herhangi bir pazarlık yapmayız. Kontenjan söz konusu olmaz. Uygun olanları işaretleyelim sonra tekrar 16-17 kişi bir araya geldiğimizde bunları tekrar değerlendiririz" dediklerini, bunun üzerine tek tek isimler üzerinde değerlendirmeler yapıldığını, uygun olduğunu düşündükleri, sicilinde ve terfisinde sıkıntı olmayan, herhangi bir disiplin cezası almamış, kıdemi uygun olan kişilerden mutabık kaldıklarına evet dediklerini, engeli olduğunu ya da sıkıntı olacağını düşündükleri isimleri de elemeye çalıştıklarını, Birol, Ahmet Hamsici ve kendisinin olabildiğince sayıyı düşürmeye çalıştıklarını, oradaki 8 kişinin ise olabildiğince yüksek tutma çabası içinde olduklarını, tabi kendileri bunu düşürmeye çalışınca bu kişilerin biraz daha liyakatlı olduğunu düşündükleri bazı isimleri pas geçmeye başladıklarını, o listede ismi olmasına rağmen daha geride olduğunu, onlara göre biraz daha ikinci planda kalacağını düşündükleri bazı isimler de ısrar etmeye başladıklarını, sonuç itibarıyla 80 ismi orada olabilir diye işaretlediklerini, sanık ...’un da orada gündeme gelen 80 kişilik olabilir dedikleri isimlerden biri olduğunu, hatta şöyle bir konuşma geçtiğini hatırladığını, sanığı sosyal demokrat biri olarak tanıdığını, o tarihte Diyarbakır’da kıdem itibarıyla daha kıdemli başkan olduğunu, eğer Diyarbakır’dan birini seçeceksek daha kıdemli birini seçemez miyiz dediklerini, Diyarbakır’dan seçilmesinin psikolojik olarak önemli olduğunu, Diyarbakır’ın önemli bir yer olduğunu, artı sanığın sadece Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı değil ayrıca oranın Komisyon Başkanlığından da geliyor olması sebebiyle daha tercihe şayan olacağının konuşulduğunu, sanığın sicilinin falan da olumlu olduğunu ve hiçbir sıkıntısının bulunmadığını, bu şekilde çok fazla tartışılmadan kabul edildiğini, bu 80 kişinin belirlenmesinden sonra bu kişilerin ısrarla sayalım dediklerini kendilerinin ise saymayalım dediklerini, sonuçta sayıldığını ve 80 sayısını görünce bu kişilerden itiraz geldiğini, sonra Nazmi, ... ve Ahmet Berberoğlu’nun koridorda yanlış hatırlamıyorsa kendi aralarında bir değerlendirme yapıp geldiklerini, Ahmet Berberoğlu’nun "Bu listeden en az 140 kişi olması gerek, bunun hoca efendiye de sorulduğunu, hoca efendinin de böyle dediğinin kendisine söylendiğini, bu sebeple kendisi açısından 140’tan aşağısının kabulünün mümkün olmadığını" söylediğini, kendilerinin buna itiraz ederek kesinlikle böyle bir şey olamayacağını belirtip "Nasıl sorarsınız, böyle bir şey kimseye sorulamaz, buna biz karar vereceğiz, sizler karar vereceksiniz, kurul üyeleri karar verecek, kimmiş de sordunuz." gibi tepkiler gösterdiklerini ve oradan ayrıldıklarını, Müsteşar Bey’le görüşerek bu durumu anlatıp "Sayın Müsteşarım biz yüksek yargıdan gelenlerle anlaşalım, bu arkadaşlar 80 bile kabul etmiyorlar, biz 80’in çok olduğunu düşünüyoruz, onlar 80’e de razı değiller." dediklerini, fakat Müsteşar Bey’in Yargıtaydaki dengeler sebebiyle yüksek yargıdan gelenlerle anlaşamayacaklarını, onlarla anlaşırsak o zaman Yargıtaya seçim yapmanın anlamsız hâle geleceğini, bir şekilde bu kişilerle anlaşmak zorunda olduklarını söylediğini, tekrar bu kişilerle görüşmelerinin olduğunu, 16 kişi hâkimevinde bir araya gelip herkesin verdiği isimleri tekrar değerlendirdiklerini, sonra Bülent Çiçekli’nin evinde tekrar bu 8 kişiyle bir araya geldiklerini, son olarak hâkimevinde tekrar 16 kişi bir araya geldiklerini ve 160 isim belirlediklerini, 16 kişi Bakan Bey de dahil edilirse 17 kişi bu isimler üzerinde mutabık kaldıktan sonra bu kişilerin ortak liste hâline dönüştüğünü, dolayısıyla sadece o 8 kişinin isimleri olmaktan çıktığını ve aralarındaki anlaşma gereğince herkesin oy verdiğini, bu şekilde mutabık kalınan listeden saydığı 8 kişinin önerdiği toplam 110 civarında ismin seçildiğini, kendilerinin önerdiği 50 civarında ismin de seçilmiş olduğunu, bu isimlerin tamamı cemaat mensubu mudur, cemaat bağlantısı var mıdır bilmediğini, ama 350 kişinin içinden eleme yapılırken bu kişilerin cemaat mensubu olmadığından emin oldukları isimlerle ilgili itirazları ileri sürerken cemaate yakın olduğunu düşündükleri isimlerle ilgili övücü sözler söylemelerinin daha ziyade kendilerine yakın kişileri seçtirdikleri intibasının kendilerinde uyandığını, ama somut bir bilgisi olmadığını, kanaatleri olduğunu, sanıkla ilgili de "Eski kurul zamanında da takdir edilen, tasvip edilen çalışkan bir arkadaştı, herkesin kabul edeceği bir arkadaştı, Diyarbakır’da seçildiğinde herkesin onay vereceği, ya iyi ki seçildi, yakıştı diyeceği bir arkadaştır." şeklinde yorumların yapıldığını hatırladığını, onun dışında somut olarak kendisi ile ilgili herhangi bir bilgisinin olmadığını, sanığın daha sonra 9. Cezada çalıştığını, kendi aralarında farklı bir yere koydukları sanığı 9. Cezaya verecek kadar güveniyorlarmış diye değerlendirdiklerini hatırladığını, 2013 yılında da Yargıtayda cemaatin aşırı güç kullanmasından rahatsız oldukları için önce Yargıtay Başkanıyla görüştüklerini, cemaat mensubu olmadığını bildikleri kişileri bir araya getirip onların görüşlerini, fikirlerini sormaları gerektiğini söylediklerini, Başkan Bey buna sıcak bakmayınca Birol ile beraber yemekler düzenlediklerini, o yemeklerde de cemaatin hiç irtibatı olmadığını düşündükleri kişileri davet ettiklerini, sanığı biraz önce söylediği bilgiler çerçevesinde bu yemeklere davet etmediklerini, ilk turda en çok oy alan 2 kat aday finale kalsın dediklerini, çünkü oylar dağılacağı için ilk turda herkesin çıkmasının mümkün olmadığını, dolayısıyla 160 üye seçileceği için iki katının 320 olacağını, oyların eşitliği hâlinde son kişiye kadar gider diye ilke kararı aldıklarını, birinci turda en yüksek oy alandan başladıklarını, yanlış hatırlamıyorsa 380 kişinin finale kaldığını, çünkü 320 ile 380 arasında hepsi aynı oyu aldıklarını, bu sebeple Yargıtay ve Danıştaydan gelen üyelerin kendi adaylarından finale kalamayanların yerine bu sefer finale kalanların içinden tanıdıkları, güvendikleri isimlere oy verdiklerini, sanığın büyük ihtimalle yüksek yargıdan oy almış olduğunu hatırladığını, çünkü eski kurul zamanında komisyon başkanı yapılan bir kişi olduğunu, Ali Suat’ın da oy verdiğini düşündüğünü, kaç oy aldığını hatırlamadığını, 160 kişinin yani mutabık kaldıklarının hepsinin finale kaldığını, sanığın sicilinin ve terfilerinin iyi olduğunu, Diyarbakır’dan bir kişi seçilsin fikrinin de kendilerine sıcak geldiğini, ama daha kıdemli kişi olduğunu, sanığı onun ile mukayese edebileceklerini, Diyarbakır’dan bir kişi seçilecekse komisyon başkanı olması hasebiyle sanığın seçilebileceğini, çünkü genel olarak 16 kişilik heyette sadece Ankara, İstanbul, İzmir ile sınırlı kalmasın, Türkiye’nin değişik yerlerinden seçilsin diye konuştuklarını, sanığın Diyarbakır’dan seçilebilecek 2 ya da 3 kişiden birisi olduğunu, Birol’un Selahattin Menteş’i tanıdığını, Diyarbakır’a verirken de Selahattin Bey ile özel olarak görüştüklerini ve Diyarbakır’ın hassasiyetinden bahsettiklerini, ondan rica ederek Diyarbakır’a bir süre göreve gitmesi gerektiğini söylediklerini, akıllarından geçen ismin o olduğunu, genel sekreterliğin başka bir kişiyi düşündüğünü, sanık ile konuştuklarında onun da Selahattin Bey’i söyleyince kendisinin de çok hoşuna gittiğini, objektif davrandığını düşündüğünü, bunun üzerine Selahattin Bey’i komisyon başkanlığına gönül rahatlığıyla verdiklerini, sanığa ilişkin cemaatle ilgili somut olarak görgüye dayalı hiçbir bilgisinin olmadığını, sadece seçilmesindeki bu yaşanan olaylardan dolayı irtibatı olabileceğine dair bir kanaat oluştuğunu, ama oradaki 80 ismin ya da 110 kişinin hepsinin cemaat mensubu mu olduğu konusunda bir bilgisinin olmadığını, Balyoz Davası Yargıtaya incelemeye geleceği sırada Birol ile beraber Ekrem Ertuğrul ile bir görüşelim, bu dosyayı güvendiği arkadaşlara versin ya da mümkünse kendisi incelesin diye kadroyu açıp baktıklarını, orada listeyi görünce kimler var diye eskiden kalma Halim Aşaner’in olduğunu, yine yanlış hatırlamıyorsa Yargıtay Savcılığı kökenli Günay’ın olduğunu, geri kalanların hepsinin yeni dönemde seçilenler olduğunu, sanığın ismini de orada gördüğünü hatırladığını, o zamana kadar hangi dairede çalıştığını bilmediğini, yanlış hatırlamıyorsa mesela Ahmet Toker ve Fikriye Şentürk’ün de bu dairede olduğunu, o tür isimleri görünce sanığı da onların yanında görünce şaşırdığını, "liyakati tamam" dediğini, ancak oraya özel önem verdiklerini anladığını, 4. Hukuk Dairesini özel ayarladıklarını, 9. Cezayı da özel ayarladıklarının zaten konuşulduğunu, sanığı orada görünce şaşırmasının sebebinin bu olduğunu, sanığın orada olduğunu düşünmediğini, yani kendilerinden daha sağlam daha güvenilir adamlarını koyarlar diye düşündüğü için şaşırdığını, nitekim kendileri oraya gidemeden Halim’in dilekçe verip oradan 4. Cezaya Başkan olmak üzere ayrıldığını, dolayısıyla çalışmalarının başarısız kaldığını,
    ... İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında şüpheli sıfatıyla müdafi huzurunda; Bakırköy Adliyesinde hâkim-savcı stajyeri olduğu 1992-1995 yılları arasındaki dönemde, Aksaray"daki Horhor Mahallesinde bulunan örgüte ait eve gidip gelirken sonradan Yargıtay Üyesi olan sanık ... ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili olan Ali Güngör"ü de birkaç sefer bu evde gördüğünü, ancak aradan geçen süre sebebiyle tarihleri tam olarak hatırlamadığını, o dönemde bu kişilerin hâkim-savcı adayı olduklarını, hatırladığı kadarıyla ..."un Bursa adayı olduğunu, Adli Tıp Enstitüsünde o dönemde ikisinin de yüksek lisans yaptıklarını, bu evlerde birlikte namaz kılıp yemek yediklerini, dini sohbetler edip Fetullah Gülen"in kasetlerini dinlediklerini,
    İstinabe olunan Mahkemede; 2 Şubat 2017 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında vermiş olduğu ek ifadesinde sanık ..."la ilgili beyanlarda bulunduğunu, o beyanlarının doğru olduğunu ve aynen tekrar ettiğini, sanığı Aksaray"daki o zamanki bilinen yönüyle cemaat evinde bir kez gördüğünü, hatırladığı kadarıyla sanığın Bursa Adliyesinde stajyer olduğunu ve İstanbul ilinde Adli Tıp Enstitüsünde yüksek lisans yaptığını, sanık ile yüksek lisans yaparken tanıştıklarını, sanığı o evde gördüğünde dini sohbet yapılıp yapılmadığı, Fetullah Gülen’in kasetinin dinlenip dinlenmediğini, namaz kılınıp kılınmadığını veya dini sohbet yapılıp yapılmadığını hatırlamadığını, bundan sonra da sanığın ne yaptığını bilmediğini, sanığı sadece Aksaray"daki evde bir kez gördüğünü, o eve örgütün gerçek yüzünü bilerek gelip gelmediği hakkında da herhangi bir bilgisinin olmadığını, önceki ifadesi okunup sorulduğunda; sanığı Aksaray’daki evde sadece bir kez gördüğünü ve gördüğünde de namaz kılıp, yemek yedikleri, dini sohbet yapıp Fetullah Gülen"in kasetlerini dinledikleri hususunu veya aksini hatırlamadığını, şimdiki söylediklerinin doğru olduğunu, sanık müdafisinin 11.04.2018 tarihli dilekçesindeki sorular sorulduğunda; sanıkla yüksek lisans yaptığını iyi hatırladığını, ayrıca yüksek lisans zamanı onu gördüğünde merhabalaştıklarını, herhangi bir isim karışıklığı yaşamadığını, ancak kendisi ile yüksek lisans yaparken, daha önce veya sonra herhangi bir cemaat sohbeti yapmadıklarını, sanığı Aksaray"daki evde gördüğünde Ali Güngör’ün orada olup olmadığını hatırlamadığını, iki şahsı farklı zamanlarda görmüş olabileceğini, her ikisini de o evde aynı anda gördüğünü asla söylemediğini, önceki ifadesinden böyle bir anlam çıkıyorsa bunun düzeltilmesini istediğini, Çorlu Adliyesinde görev yaptığı sırada sanığa telefonla mesleki bir konu sorduğunu, yine sanık Diyarbakır"da görev yaparken bir kez seminer için Diyarbakır’a gittiği sırada adliyeye gidip onu ziyaret ettiğini, bir kez de sanık Yargıtay Üyeliğine seçildikten sonra Yargıtay binasında koridorda karşılaşmaları üzerine hayırlı olsun dediğini, onun dışında başkaca yapılan seminerlerde karşılaşmışlarsa bunu hatırlamadığını, hatırladığı kadarıyla ilk görüştüğü seminerin Diyarbakır’da yapılan seminer olduğunu ve tarihinin de hatırladığı kadarıyla 2008 yılı olduğunu, sanıkla aynı eğitim döneminde staj yapıp yapmadığı, kura çekip çekmediklerini hatırlamadığını, kura çektikten sonra yukarıdaki verdiği cevaplar çerçevesinde sanıkla bir araya geldiğini, sanığın herhangi bir sohbet grubuna dahil olup olmadığını bilmediğini, kendisi ile de herhangi bir sohbet grubunda bulunmadığını, herhangi bir imamın olduğu sohbette de sanıkla bulunmadığını, sanığın örgütsel faaliyetleri hakkında herhangi bir bilgisinin olmadığını, Işık Bektaş Bayraktar ile ilk görev yeri olan Yozgat Çandır Adliyesinde birlikte görev yaptığını, bu kişinin agresif bir kişiliğe sahip olduğunu, adliye içi ve dışındaki ilişkileri sebebiyle soruşturmalar geçirdiğini, bu kişi ile herhangi bir şahsi sorununun olmadığını ancak ilişkilerinin son derece mesafeli olduğunu, ayrıca daha sonra Işık Bektaş ile Doğubayazıt Adliyesinde bir süre beraber çalıştıklarını, burada Çandır Adliyesine göre daha çok görüşmelerinin olduğunu, ailecek gidip geldiklerini, Işık Bektaş’ın Çorlu Adliyesine atandığını, belki o zaman sanık ile konuşmalarında bu husustan bahsetmiş olabileceklerini, Işık Bektaş"ın eskisi kadar agresif olmadığını, kişiliğinin daha çok oturduğu hususunda konuştuğunu hatırladığını, sanığı mesleki bir konuda aradığı sırada Işık Bektaş"ın konusunun geçtiğini, sanığı 2005 yılında aramış olabileceğini çünkü hatırladığı kadarıyla Işık Bektaş’ın 2005 yılı yaz kararnamesi ile Çorlu"ya atandığını, bu tarihten sonra sanıkla konuşmuş olması gerektiğini, ayrıca Işık Bektaş"ın Çorlu’ya atandıktan sonra da sıkıntılar yaşadığını ve soruşturmalar geçirdiğini duyduğunu,
    ... şüpheli sıfatıyla Kollukta müdafi eşliğinde; bağımsızlar için kendisini arayanlardan birisinin de akademide derslerine girmesinden dolayı tanıdığı sanık Abdurahman Kavun olduğunu,
    İstinabe olunan Mahkemede; akademideyken derslerine girmesinden dolayı tanıdığı sanığın herkese telefon numarasını verdiğini, kendisinin de telefon ederek sanığa hukuki sorular sorduğunu, onun da cevapladığını, HSYK seçimleri sırasında mesleğinde ilk yılı olduğunu ve çok tecrübesinin bulunmadığını, sanığın seçimden önce telefonla aradığını hatırladığını, kendisinden bir kişi için oy istediğini ancak şu an bu kişinin adını hatırlamadığını, bağımsız aday adına oy istediğini, telefonda kendisine "Bu kişiyi tanırım, takdir sizindir." dediğini, kendisinin de "Zaten oy vermeyi düşündüğüm kişilerden biri" şeklinde cevap verdiğini hatırladığını, sonra hemen telefonu kapattıklarını, başka bir bilgisinin olmadığını, sanıkla o zamanki adıyla cemaat konusunda konuşmadıklarını,
    ... Sivas Cumhuriyet Başsavcılığında müdafisi huzurunda şüpheli sıfatıyla verdiği ek ifadesinde; Yargıtay eski Üyesi ..."un kendisini arayarak... ve kendi dairesinden aday olan bir tetkik hakimi için oy istediğini hatırladığını,
    ... Kollukta; yengesinin kardeşi olan ..."un cemaatin istemesi üzerine hâkim olan eşinden boşandığını, boşandığı eski eşi ..."un örgüte bağlı bir hâkim olduğunu duyduğunu, duyduğu kadarıyla bu kişinin Ergenekon davasına bakan hâkimlerden birisi olduğunu,
    Gizli Tanık Sinop Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında tanık sıfatıyla; gerek ikili sohbetlerde gerekse görev yaptığı adliyelerde Fetö mensubu olduğunu duyduğu kişilerden birisinin de sanık ... olduğunu,
    İfade etmişlerdir.
    Sanık ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında 19.07.2016 tarihinde müdafisi bulunmaksızın; avukatının tutuklu dosyalarla ilgili vekalet görevini yerine getirmek için Şanlıurfa"ya gittiğini, ertesi gün sabah döneceğini, kendisinin bulunmadığı bir yerde ifade vermesini istemediğini, bu nedenle Ankara barosundan herhangi bir avukat getirilmesini istemediğini, ifadesini 20.07.2016 tarihinde öğleden sonraki bir saatte vermek istediğini, Yargıtay Başkanlık Kurulu tarafından kendisine tebliğ edilen yazı içeriği dikkate alındığında sadece Dairedeki yetkisinin kaldırıldığını, Yargıtay üyeliğinin ise devam ettiğini,
    Tutuklanması talebiyle sevk edildiği Ankara 6. Sulh Ceza Hâkimliğinde 20.07.2016 tarihinde; bu canilikle hiçbir bağının bulunmadığını, bu isnatlarla bağının olmasındansa ölmeyi tercih edecek kadar bu işten nefret eden bir noktada olduğunu, bu durumun kendisini çıldırtacak bir şey olduğunu, klasik anlamda eylemsel bir şey isnat edilmediği için söylenene "şu değilim." deme şansının olmadığını, ancak Cumhurbaşkanını şehit etmeye kalkacak şerefsizler ile hiçbir noktada bağlantısının olamayacağını, kendisine isnat edilen eylemlerle alakasının ve bağının bulunmadığını, yargılamanın Yargıtay Kanunu"nun 46. maddesine göre yapılması gerektiğini,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında 06.03.2017 tarihinde müdafisi eşliğinde ek ifadesinde; 18.07.2016 tarihinde medya aracılığı ile arandığını öğrenerek Yargıtay binasına gittiğini, çünkü hakkında böyle bir soruşturma yapılıyor ise bunun Yargıtay nezdinde yapılması gerektiğini bildiğini, ancak soruşturmanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapıldığını söylemeleri üzerine "Güvenlik görevlilerini çağırın, beni Ankara Başsavcılığına götürsünler." dediğini, bu istem üzerine güvenlik görevlilerinin kendisini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına götürdüklerini, kendisine isnat edilen suçlar nedeniyle suçüstü hükümlerinin uygulanamayacağını, bu nedenle soruşturma yetkisinin Yargıtay Kanunu gereğince Yargıtay Başkanlığına ait olduğunu, özürlü Alevi bir baba ile Sunni bir annenin evladı olduğunu, dedesi Alevi Bektaşisi olmasına rağmen babasının, annesine karşı duyduğu saygı nedeniyle kendilerini Aleviliği ön plana çıkarmadan büyüttüğünü, ancak annesine karşı bu saygıyı gösteren babasının kendilerini Alevi bir mahallede yetiştirerek, Alevi kültürü almalarını sağladığını, ilkokula gittiği dönemde maddi sıkıntılar nedeniyle okula üç buçuk yıl ara vermek zorunda kaldığını, o dönemde Osmaniye"de bir yorgancının yanında çalıştığını, yorgancı ustası milli görüş geleneğinden olduğu için kendisini de bu şekilde yönlendirmeye başladığını, hatta onunla Erbakan"ın mitinglerine gittiğini de hatırladığını, daha sonra ortaokula başladığını, üniversite sınavında sayısal kağıdı önce ve erken toplanması nedeni ile daha çok sözel yapmak zorunda kaldığını, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandığını öğrenince gitmek istemediğini, ancak babasının "Oğlum kazanmışsın git." diye tavsiye ve telkinlerde bulunması üzerine 1986 yılında Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydını yaptırdığını, maddi imkânsızlık nedeniyle bir yıl burada geçici olarak tek başına bir evde kaldığını, 1987 yılında dikey geçiş ile İstanbul Hukuk Fakültesine geçtiğini, maddi imkânsızlık nedeniyle kalacak yer problemi yaşadığını, yurt müracaatını kaçırınca Devlet yurdunda kalma imkânının olmadığını, o dönemde Hukuk Fakültesinde okuyan Fatih Gençlik Vakfında kaldığını öğrendiği bir kişinin yardımı ile Fatih Camisinin Vakfına ait yurtta bir yıl kaldığını, namaz kılmadığı için yurt yönetimi ile uyumsuzluğa düştüğünü ve bu kişiler kendilerinden olmadığını anlayınca "Sen iyi bir insansın ancak bu yurtta kalman uygun değil." dediklerini, bu nedenle üçüncü sınıfa geçince yurt aramaya başladığını, Fatih Gençlik Vakfında tanıdığı bir kişinin de kendisini hak yolcuların evlerine yönlendirdiğini, bu şekilde üçüncü sınıfta onlara ait evde kalmaya başladığını, ancak yine namaz kılmadığını, daha doğrusu sabah kendisini namaza uyandırdıkları için sabah namazını kılıp evden çıktığını, dördüncü sınıfta ise Osmaniye"den tanıdığı iki arkadaşı ile birlikte bir evde kalmaya başladıklarını, bu arkadaşlarının herhangi bir cemaatle ilgisinin olmadığını, o dönemlerde maddi imkânsızlık nedeni ile kalacak yer aradığını, o tarihlerde Fetullah Gülen cemaat mensupları kendisini çağırmış olsalardı onların kaldığı yerlere gidebilecek durumda olduğunu ancak o dönemde bu kişiler ile bir araya gelmediğini, Çorlu"da 2 yıl, Diyarbakır"da da dört buçuk yıl Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı yaptığını, 2011 yılının Şubat ayında Yargıtaya seçildiğini, Yargıtaya seçildikten sonra 9. Ceza Dairesi Başkanı olan Mahmut Acar"ın özel yetkili mahkemelerde çalışmayan ancak ağır ceza reisi olan kişileri kendi dairesine üye yapmak istediğini, kendisinin bir talebi olmaksızın Mahmut Acar"ın isteği üzerine 9. Ceza Dairesine üye olarak görevlendirildiğini, kendisine FETÖ/PDY örgütü mensubu olduğu iddiasında bulunulmasının sebebinin o dairede görev yaptığı zaman kamuoyunda "Balyoz" olarak nitelendirilen davaya bakmasından kaynaklandığına inandığını, bu yapı içerisinde hiçbir zaman yer almadığını, hatta Balyoz davasının temyizi neticelendikten sonra başkan Ekrem Ertuğrul"un kendisine "Senden özür dilerim, ben seni kirlettim" dediğini ve açıklama olarak da "Ben bu davaya seni sosyal demokrat olman ve Alevi bir yapıda olman nedeni ile tarafsız olacağın için aldım. Ancak gelinen nokta itibarıyla senin de adın lekelenmiş oldu." dediğini, bir Yargıtay savcısı arkadaşının gelerek "Ya baba sen Alevi ve sosyal demokrat olarak biliniyordun. Ancak bu davanın temyizinde üye olarak görev aldığın için artık bundan sonra cemaatçi olarak da anılıyorsun," dediğini, isminin lekelenmesinin bundan kaynaklandığını, bu söylemleri başkanları Ekrem Ertuğrul da duyunca ismi lekelendiği için özür dileme gereği duyduğunu, kesinlikle Fetullah Gülen cemaat mensupları ile bir araya gelmediğini, temyiz incelemesi sırasında da Fetullah Gülen cemaat mensupları ve örgüt yapılanması içerisinde bulunan hiç kimsenin kendisine talimat vermediğini veya telkinde bulunmadığını, ancak temyiz incelemesi sırasında bazı sanık vekillerinin genel savunma yaparken kendilerine ilişkin savunma yaptıklarını gördüğünü, kendi kararının diğer üyeler ile aynı çıkmasının nedeninin belgeler konusunda ortak bir karar vermeleri olduğunu, dijital verilerdeki ismi çıkanlar ile ilgili ele geçirilen delillerin kabul edilip edilmeyeceği hususunda bir karar belirlediklerini, söz konusu belgenin delil olma özelliğini kabul ettikleri zaman o kişi hakkında mahkûmiyete ilişkin kararın onanması yönünde oy kullandığını, kendisi gibi diğer üyelerin ve başkanın da aynı şekilde oy kullanması üzerine oy birliği gibi bir sonuç ortaya çıktığını, Ali Güngör"ü tanımadığını, ..."u tanıdığını, aynı anda hâkim adaylığı yaptıklarını, onun ifadesini kabul etmediğini, Aksaray Horhor Mahallesinin karşısında bulunan Yusuf Paşa Mahallesinden evlendiğini, bu semte gelip gittiğini, ..."un belirttiği şekilde Fetullah Gülen yapılanmasına ait bir evde bulunmadığını, hâkim adayı olduğu dönemde onunla bir samimiyetinin bulunmadığını, Çorlu Ağır Ceza Reisi ve Komisyon Başkanı olduğu dönemde Işık Bektaş Bayraktar isimli bir üyenin cezasının kaldırılmasını sağladığını, daha sonra ... ile yapmış olduğu telefon görüşmesinde kendisine "Ben Işık Bektaş Bayraktar için aradım, sen onun cezasını kaldırmışsın ve referans olmuşsun." diyerek sitem ettiğini, bunun dışında kendisi ile herhangi bir görüşmesinin olmadığını, Işık Bektaş"ın da hâlâ eşi ile birlikte görev yaptığını, Fetullah Gülen cemaat mensuplarının listesinden Yargıtay Üyeliğine seçilmediğini, hatta Yargıtay Üyeliği seçimi gündeme gelince İstanbul iline tayin istediğini, bu kişilerin neden kendi ismini ön plana çıkardıklarını ve seçilmesini istediklerini bilmediğini, bu durumu şimdi öğrendiğini, 2010 HSYK seçimleri sırasında Diyarbakır ağır ceza reisi ve komisyon başkanı olduğunu, o dönemde hükümetin desteklediği listede bulunan tüm adayları Diyarbakır"da ilgi ile karşıladığını ve ağırladığını, seçilen ağır ceza reislerinin bir kısmı ile daha önce tanışıklığının olduğunu, bu kişilerin kendisinin seçimdeki çalışmasını önemsediklerini ve beğendiklerini dile getirdiklerini, bu yapının içerisinde yer almadığını ve bu kişilerin istemesi ile Yargıtay Üyesi olmadığını, nasıl seçildiğini bilmediğini ve en çok oy alanlardan birisinin de kendisi olduğunu, ..."nu tanıdığını, hâkim adaylığı döneminde Eğitim Merkezinde aynı dönemde kaldıklarını, ancak o dönemde herhangi bir iletişimlerinin olmadığını, Diyarbakır reisi olduğu dönemde onun da Batman reisi olduğunu ve o zaman tanıştıklarını, müfettişlerin götürülüp getirilmesi, nezaket ziyaretleri dışında bir birlikteliklerinin olmadığını, yapı olarak ve düşünce olarak kendisi ile aynı tarafta olmadığı için hiçbir zaman yan yana gelmediklerini, hakkında niçin bu şekilde beyanda bulunduğunu anlamadığını, din anlayışının ve dünya görüşünün ne ... ile ne de diğer Fetullah Gülen yapılanması içerisinde yer alan kişilerle uyuşmadığını, bu kişilerin kendilerine yakın kişileri kurtarmak için kendisi gibi onlardan olmayan, aykırı kişileri seçtiklerini zannettiğini, ..."in isim zikretmesini de kabul etmediğini, ancak o dönem yetkili olan Ahmet Hamsici, ... ve ..."in "Bu listeyi biz hazırlamadık, hazır geldi." diye beyanlarda bulunduklarını duyduğunu, o dönem bu şekilde bir oluşum oluşturduğu varsayılan bu kişilerin daha sonra bu seçimde kendilerinin ilgisinin olmadığını belirttiklerini, aslında yapılan seçim de nazara alındığında kendisi gibi kendilerinden olmayan, herhangi bir gruba mensup olmayan birkaç kişinin seçilmesini sağlayarak kendilerini kurtarma yönünde bir hareket belirlediklerini düşünmeye başladığını, bu hususları yeni öğrendiği için kendisini niye seçtiklerini, neden kendilerinin listesine aldıklarını düşünmeye başladığını, bugüne kadar mesleki bilgisi ile 2010 HSYK seçimleri sırasında seçilen kişilere yapmış olduğu yardımlar ve çalışmalar sonucu seçildiğini düşündüğünü, kendisini o dönemde ağır ceza reisi ve komisyon başkanı yapan ve devam ettiren Müsteşarlık makamının aynı düşünce ile kendisini Yargıtay Üyeliğine seçtiğine inandığını, ..."u Yargıtay Üyeliğinde tanıdığını, onu ülkücü olarak bildiğini, ancak herhangi bir konuşmasının olmadığını, hatta tavırlarından dolayı onu sevmediğini, HSYK seçimlerinde ..."a oy vermediğini, onunla oturup bir sohbeti olmadığı gibi, aynı ortamda bir çay dahi içmediğini, onun da diğerleri gibi 9. Ceza Dairesinde görev yaptığı için Fetullah Gülen yapısının içinde yer aldığını düşündüğüne inandığını, "Balyoz" diye nitelendirilen kararın verilmesinde ne Dairede görev yaptığı kişilerin, ne de başka kimsenin herhangi bir söz söylemediğini, bu davanın temyizinde görevlendirilince dosyayı şu anda soy ismini hatırlayamadığı ancak YARSAV"dan 2014 HSYK seçimlerinde aday olduğunu bildiği Levent isimli tetkik hâkimi koordinesinde altı tetkik hâkimin incelediğini bildiğini, bu kişilerin dosyayı dijitale aktarıp ekrana yansıtarak kendilerine anlattıklarını, o inceleme sırasında dijital veriler ile ilgili TÜBİTAK raporunun da olduğunu gördüğünü, tek tek yapılan inceleme sırasında bu raporun aleyhe bir durum olmadığını gördüğünü, incelemeler sırasında dinlenmesine karar verilmeyen tanıklar hakkında da makul gerekçeler yazıldığını ve bu hususun mutlak bozma sebebi olamayacağına kanaat getirdiğini, nitekim Anayasa Mahkemesinin kararından sonra bilahare bu kişiler dinlendiğinde de olaylar ile ilgili görgü ve bilgilerinin olmadığını belirttiklerini, bu dosyayı tetkik hâkimler kadar kendisinin de incelediğini, dosyanın onama kararı verdiği kişiler yönünden bozulmasına yönelik bir husus olmadığını görmesi üzerine, bir kısım sanıklar için onama kararının verilmesi yönünde, bir kısım sanıklar yönünden ise Mahalli Mahkemenin kararının bozulması yönünde oy kullandığını, bozulması yönünde oy kullandığı sanıkların 87 kişi olduğunu hatırladığını, bu davanın temyizi konusunda Fetullah Gülen yapılanması içerisinde yer alan kişilerin kendisine bir uyarısı, isteği, talimatı olmadığı gibi bu davanın Fetullah Gülen yapılanması içerisinde yer alan kişilerin bir senaryosu olduğuna ilişkin bir uyarı da yapılmadığını, hatta sanık vekillerinin de müvekkillerinin tuzağa düşürüldüğünü ancak bu tuzağı kimin kurduğunu bilmediklerini dile getirdiklerini, ayrıca Anayasa Mahkemesi kararından sonra Mahalli Mahkeme tüm sanıklar açısından beraat kararı vermiş ise de o yer Başsavcısı tarafından başta Çetin Doğan olmak üzere 7 sanık yönünden kararın bozulması yönünde temyiz edildiğini, Yargıtay Başsavcılığının mütalaasında da bu 7 kişi hakkında verilen beraat kararının bozulması yönünde tebliğname düzenlendiğini, ayrıca dava sanıklarından Çetin Doğan"ın tutukluluğuna itirazına yönelik AİHM"e yaptığı başvuruda da AİHM"in "Tutuklanmasına yönelik yeterli şüphe vardır." diye karar verdiğini, görev yaptığı dönemde aynı Dairede çalıştığı kişilerle herhangi bir sosyal ilişkisinin bulunmadığını, sadece ayda bir dairenin yapmış olduğu öğlen yemeklerinde ve her Ramazan ayında Dairenin düzenlemiş olduğu iftar yemekleri için bir araya geldiklerini, bu nedenle dairede kimlerin FETÖ/PDY yapılanması içerisinde yer aldığını bilmediğini, Ekrem Ertuğrul"un aynı iddiadan dolayı tutuklanmasına şaşırdığını çünkü bu kişinin dünya görüşünü iyi bildiğini, aynı Dairede dört buçuk yıl görev yaptığı Ahmet Toker ile cezaevinde görüştüğünde bu kişinin kendisiyle ilgili çok bilgiye sahip olmadığını, özel konumunu bilmediğini gördüğünü, diğer üyelerden farklı yaşantısı olan ve farklı davranan bir kişi olduğunu, bu kişilerle resmî ve özel törenler dışında bir araya gelmesinin mümkün olmadığını, kendisi gibi başta Ekrem Ertuğrul olmak üzere Fetullah Gülen cemaati mensubu olmadığını zannettiği kişiler için de Fetullah Gülen mensubu olduğuna yönelik eleştiriler yapılınca o zaman bunları ciddiye almadığını, Yargıtay Üyesi olduğu dönemde kendisiyle birlikte seçilen kişilerle sosyal bir ilişkisinin olmadığını, şu anda Yargıtay Üyesi olan kişileri daha çok tanıdığını, hasbelkader Yargıtay Üyesi olduğunu, sosyal etkinlik olarak da türkü barlara gitmek ve işine bakmak dışında bir etkinliğinin olmadığını, FETÖ/PDY isimli örgüt mensubu olduğu belirtilen Yargıtay Üyeleri ile Yargıtay ve resmî olarak sayılabilecek yemekler ve toplantılar dışında bir araya gelmediğini, hiçbir zaman Fetullah Gülen cemaati içerisinde yer almadığını ve bu kişilerin talimatı veya telkinleri ile bir karar vermediğini, üzerine atılı isnatları kabul etmediğini,
    Mahkemede; usule ilişkin savunmaların müdafisi tarafından, esasa ilişkin savunmaların ise kendisi tarafından yapılacağını söyledikten sonra, 1992 yılı Kasım ayında staja başladığını, 1994 yılı Aralık ayında kura çektiğini, Erzurum-Köprüköy, Ordu-Kabadüz, Kahramanmaraş-Afşin, Tekirdağ-Çorlu ilçelerinde hâkimlik, Çorlu’da ağır ceza mahkemesi kurulunca ACM başkanlığı, daha sonra Diyarbakır 1. ACM Başkanı ve Komisyon Başkanı olarak görev yaptığını, 2011 yılında Yargıtaya seçildikten sonra 4 yılı aşkın süre 9. Ceza Dairesinde, 2015 yıl sonu itibarıyla 8 Ceza üyesi olarak çalıştığını, bunun yanında ömrünün son birkaç yılı hariç başından kasketini çıkarmamış, İsmet İnönü ya da Atatürk"e söz söylediğinizde küsen Bektaşi bir babanın oğlu ama aynı zamanda muhafazakar partiye oy vermeyi ibadet sayan bir annenin oğlu olduğunu, biraz tuhaf olduğunun kendisinin de farkında olduğunu, ama bu tuhaflığın kendisini bir şeyci, hele fetöcü asla yapmayacağını, öncelikle itirafçı, iftiracı veya tanık beyanlarını kabul etmesinin mümkün olmadığını,
    1992 ile 2002 yılları arasındaki yüksek lisans dönemi içerisinde ..."u hatırlamadığını, yüksek lisansı beraber yaptık dediği için geriye doğru düşündüğünde bu 10 yıl içerisinde ..."u bir kez görmüş olabileceği hissine kapıldığını, o dönemde Okan ve Sibel isimli arkadaşlarıyla bir grup olduklarını ve başka kimseyle iletişimlerinin olmadığını, neden ... ya da bir başkasıyla iletişiminin olmadığının gerekçesini söylemesi gerektiğini, bu süreçte kimseyle iletişimlerinin olmadığını, ... Aksaray"da bir evde bir araya geldiklerini söylemiş ise de değil Aksaray"da Adli Tıp Enstitüsünde bile bir kez çay içmediklerini,tanığın neyi karıştırdığını anlamakta zorlandığını, şöyle bir fikrinin olduğunu, ayrıldığı eşi ile 1987 yılında çıkmaya başladıklarını, fakülte ikinci sınıftayken eski eşinin ailesinin evinin Yusufpaşa Durağı tarafında olduğunu, ..."un söylediği caddenin de bu caddenin karşısında bulunduğunu, eski eşi ile Yusufpaşaya kadar yürüyerek geldiklerinde kendisinin buradan karşıya geçmeyi ve bu söylenen caddeden Fatih"e çıkıp Vezneciler tarafından okula gitmeyi tercih ettiğini, 1987 yılından 1995 yılının sonuna kadar bu caddeyi kullandığını, bir kez karşılaşmışlarsa bundan dolayı fikir yürütmüş olabileceğini, Turhan’ın bahsettiği Ali Güngör’ü 2003, 2005 veya 2004 yılında Edirne"de olan bir seminerde tanıdığını, onun Edirne"de bir yerde savcı olduğunu, Işık Bektaş isimli 34.000 sicilli bir hâkimin kendi mahkemesine üye olarak geldiğini, bu kişinin yetkisinin düzenlenmesi için Ahmet Hamsici’nin yanına gittiğini, Turhan"ın kendisini arayarak "Işık Beyin bana neler yaptığını sen bilmiyor musun? Neden onunla ilgileniyorsun?" dediğini, buna rağmen bu kişinin yetkisinin düzenlenmesinde yardımcı olduğunu, bundan dolayı Turhan’ın kendisine iftira atmış olacağını söylemek şeklinde ahlaksızlık yapmak istemediğini, demek istediğinin Turhan ile gerçek anlamda bir iletişiminin olmadığını, beyanını kabul etmediğini,
    Ahmet Hamsici"nin kendisini tanıması gibi bir şeyin söz konusu olmadığını, kendisinin ACM Başkanı olana kadar Bakanı bile tanımadığını, ACM Başkanı olduktan sonra özellikle personeldeki Genel Müdür, Daire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı, Müsteşar ve Müsteşar Yardımcılarına yılbaşlarında ve özel günlerde kart atmayı; Ankara"ya geldiğinde ise yanlarına uğramayı tercih ettiğini, Ahmet Hamsici ile de bu kapsamda karşılaşmış olabileceğini, Yargıtay Üyesi seçildikten sonra Işık Bey"in tayin işlerinden dolayı yine referans olmak istediğini ancak Ahmet Hamsici"yi hiç tanımadığı için Zülfikar"dan ricacı olduğunu ve onun da bir öğlen yemegi ayarladığını, bu şekilde Ahmet Hamsici ile buluştuklarını ve durumu söylediklerini, Işık Bey"in tayininin istediği yerlerden birisine olduğunu, orada daha sonra meslekten ayrılan Ömer Hakan isimli bir kişi için daha referans olmak istediğini, bu kişinin disiplin ve tayin işlemleri ile ilgili sıkıntılarının olduğunu, bu kişinin o dönemde Erzincan Başsavcısının arkadaşı olduğu için sürekli gündemde olan ve bu nedenle de hakkında soruşturma olduğu iddia edilen bir kişi olduğunu, ..."un söylediği liste varsa, bu listede adını görmüş olmasından dolayı Ahmet Hamsici"nin kendisi hakkında bir şeyler söylemiş olabileceğini,
    ..."nun dönem arkadaşı olduğunu, bir kez bile birlikte çay içmediklerini ve bir ortamda buluşmadıklarını, Diyarbakır ACM Başkanlığına 2006 yılında gittiğinde ..."nun Batman ACM Başkanı olduğunu, doğal olarak kendilerine gelen müfettişlerin oraya gitmesi, oradakilerin de kendilerine gelmelerinden kaynaklanan, adliye ortamında protokol çerçevesinde gerçekleşen görüşmelerinin olduğunu, bu yüzden ..."nun neden böyle bir beyanda bulunduğunu söyleme şansının olmadığını,
    ..."u ise Yargıtay Üyesi seçildikten sonra tanıdığını, aynı binada 6 yıl çalışmalarına rağmen hayırlı olsuna HSYK üyesi seçildikten sonra gittiğini, adliye ortamında dahi kendisiyle görüşmediğini, fıtrat itibarıyla aynı noktada buluşamayacağı ..., ... ve ..."un kendisi hakkında bu kadar kesin yargılarının olmasının kendisini şaşırttığını,
    ... ile kendisini Çorlu Cumhuriyet Başsavcısı"nın 2005 yılında Antalya ilinde düzenlenen Ceza Hukuku seminerinden havaalanına dönerken tanıştırdığını, İlhami"nin Gaziantep"li olmasının kendisi için kıymetli olduğunu, çünkü ablasının, teyzesinin ve kız kardeşinin Gaziantep"ten evlendiğini, bu kadar olunca bir iletişimlerinin olduğunu, İlhami ile son görüşmelerinin 2008 ya da 2009 yılında düzenlenen BAM seminerinde olduğunu, bunun dışında Yargıtay Üyesi olarak seçildikten sonra kesinlikle Gaziantep"teki bir toplantıda bir araya gelmediklerini, bu nedenle ..."ın beyanını kabul etmediğini,
    ..."i hiç tanımadığını, onun da kendisini tanımadığını, bir liste varsa bu listeden dolayı kendisi hakkında bir şeyler söylüyor olabileceğini, böyle bir yapı hakkında 200 sayfa bilgi verebilen bir adamın nasıl bir anlaşmayla 15 ay boyunca kendisini koruyabildiğini, şüpheli durumuna gelmediğini, sanık olması gereken bir adamın nasıl tanık olarak ifade verdiğini, ..."in tanık olarak bir ifadesinden söz etmenin mümkün olmadığını, anlaşmanın daha sonra bir şekilde çuvalladığını, ne anlaşma yapıldığını bilemediğine göre onun için bile geçerli olamayacak bu anlaşmayı kendisi aleyhine kullanılmasının doğru olmayacağı kanaatinde olduğunu,
    Gizli tanık Sinop"un gizli bir örgütten 78 kişi tanıyıp tanık olmaya devam etmesinin mümkün olmadığını, bu kişinin tanık olması mümkün olmadığından beyanına itibar edilemeyeceğini, tuhaf bir yükselişinin olduğunu kabul ettiğini, 7 yıl ACM Başkanlığı sonrasında Yargıtay üyeliğine seçilmiş olmasının birilerinin "Bu da olabilir" diye düşünmesine sebep olabileceğini,
    Ayrıldığı eşinin kardeşinin eşi olan Halit Aydın isimli kişinin yeğeninin 112 acile bir ihbarda bulunduğunu, bu kişinin beyanlarının doğru olmadığını, burada Ergenekon dosyasına baktığının iddia edildiğini ancak kendisinin Ergenekon dosyasına bakmadığını, sonra kendisinin hâlâ evli olduğunun söylendiğini ancak kendisinin ayrılmış olduğunu, bu kişi beyanı alınırken ise bu kez ayrıldığını öğrenmiş olacak ki bunun örgütün talimatıyla yaptırıldığını söylediğini, oysa kendisinin bu kişiyi tanımadığını, kendisini görse tanımayacak bu kişinin çalakalem iddialarda bulunduğunu,
    ..."ı tanımadığını, akademideyken herkese numarasını verdiğinin doğru olduğunu ancak kimseden numarasını almadığını, bilgisayarla yaptığı sunumlarının tamamının sonunda telefon numarasının bulunduğunu, "Arkadaşlar bu telefon numarası 24 saat açık, ne zaman canınız isterse beni arayabilirsiniz çünkü bazen birine acilen soru sormanız gerekir, bu sizi bir beladan kurtarabilir" diye söylediğini, bu kişinin de hukuki konularda kendisini aramış olabileceğini, eğer bu kişi cemaatin bir parçasıysa zaten abilerinin söyleyeceği kişiye oy vereceğine göre kendisinin niye böyle bir şey söyleyeceğini, zaten abileri ona ne derse onu yapacağını,
    ..."ı bir kez gördüğünü, biri bayan olmak üzere iki kişi ile birlikte bir hanımefendinin eşinin tayini ile ilgili olarak yanına geldiklerini, erkeklerden birinin uyuşturucu naklederken öldüğünü, Mesut"un kendisinden iki kişi için oy istediğini söylediğini, eğer bu beyefendi ve kendisi de örgüt üyesiyse bu beyefendiyi neden arayıp oy isteyeceğini, zaten abilerinin şu kişi bizim arkadaşımız buna oy ver diyeceklerini, bu kişinin beyanlarını kabul etmediğini,
    ..., ... ve Ahmet Hamsici"nin kendisini tanımadığını ancak ... ve ..."in kendisini tanıdıklarını, bu nedenle beyanlarını kabul ettiğini, Cumhuriyet savcısının ..."in sizin aleyhinize beyanı yok dediğini, aleyhine beyan olmadığından dolayı bu ifadenin dosyada bulunmamasının adil yargılanma ilkesinin ihlali niteliğinde olduğunu, çünkü Cumhuriyet savcısının lehe delilleri de toplaması gerektiğini, ..."un kendisi hakkında "Sosyal demokrat olarak bilirdim, sonra listede görünce şaşırdım," şeklinde beyanda bulunduğunu, liste var yok kendisinin bilmediğini ancak beyanını kabul ettiğini, Diyarbakır ACM Başkanı olarak gönderildiğinde şu an bir ilin İstinaf Başkanı olan Ahmet isimli bir arkadaşının kendisini o zaman Ankara asliye hukuk hâkimi olan Müsteşar Ahmet Bey ile tanıştırdığını, Komisyon Başkanı ve ACM Başkanı olmasının avantajıyla müsteşarın asliye hukuk hâkimi olduğu dönemde onun ile tanışmayı ve bundan sonra her Ankara"ya gelişinde, her yılbaşında ve normal süreçlerde bir şekilde onu ziyaret etmeyi ve kart atmayı denediğini, kendisini listeye ölmüş olan bir adamın yazdırdığını söyleme alçaklığını yapmak istemediğini, sadece eline geçen fırsatı doğru kullandığını, yani Bakanlık bürokrasisi ile iletişimini doğru kurduğunu anlatmaya çalıştığını, cemaat denilen olgu denildiği kadar komplike düşünebiliyorsa bu listeyle ilgili de B ve C planlarının olduğuna emin olduğunu, zararsız buldukları bir kısım kişileri kendisi gibi bu listeye koymuş olabileceklerini,
    ..."yı kendisi Yargıtay Üyesi seçildikten sonra tanıdığını, Ali Akın ile Kayseri"ye Ekrem Ertuğrul"un oğlunun düğününe gittiklerinde tanıştığını, Mehmet Baysal ve İzzet isimli kişiyi ise hiç tanımadığını, İzzet denen yalancı ile asla bir araya gelmediğini, İzzet ya da başka birisi ile 2005 yılı sonunda veya 2006 yılında özel hayatıyla ilgili yemek yemediğini, yazı içeriğini asla kabul etmediğini, içeriğin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianameye yazılmamasını saygıyla karşıladığını, ancak bunun basına sızdırıldığını, masumiyet karinesinin ve özel hayatının gizliliğinin ihlal edildiğini, yüksek daire eğer bu görüşmeyi mesaj programı gibi bir şey kabul ediyorsa bu delilin tesadüfen ele geçmiş bir delil niteliğinde olduğunu, kendisi hakkında delil olarak kullanılmasının mümkün olmadığını, eğer dijital olarak kabul ediyorsa da kendisi hakkında delil olamayacağını çünkü birilerinin telefonda bir şey söylemesinin ya da yapmasının o kişiyi örgüt üyesi yapmayacağını, eğer bu yalancı, sahtekar ve özel hayatının gizliliğini ihlal eden kişilerden birileri gelip beyanda bulunursa o zaman yüksek dairenin bunu kendi lehine ya da aleyhine delil olarak değerlendirebileceğini, bir delil sanığın lehineyse hukuka aykırı da olsa kullanılabileceğini, eğer yazı içerikleri doğruysa lehine üç durumun olduğunu, birincisinin, bu saygısız beyefendilerin birden fazla hanımefendiyle görüştüğünü söylediklerini, yani beğenilmeye çalıştığını belirttiklerini, iddianamede izdivaç adlı bir birimden söz edildiğini, kendisi gibi kriptolu bir adamın evlenmeye kalkması durumunda yazışmada "Ya bu lanet gene ne yapıyor, başımızı belaya sokacak, kendini de deşifre edecek, bizi de deşifre edecek. O yüzden şunun evlilik işlerini de düzene koyun" denmesi gerektiğini, bunun denmediğine göre izdivaç adlı bir birim varsa evlenmeye kalktığında bu birimle bir irtibat kurmadığı anlamına geldiğini, ikincisinin, özel hayatının dizayn edildiğinin söylendiğini, kendisinin yoldan çıktığının, kontrol edilemiyor olduğunun ve İzzet isimli tanımadığı bir kişiyle yemek yediğinin söylendiğini, nasıl bir örgüt üyesi ki örgütün çok kıymetli bir adamının kendisiyle yemek yediğini, yani emir komutayı nasıl aldığını, üçüncüsünün de kendisinin cemaati söğüşlemeye çalışan bir ahlaksız olduğunun, ekonomik hayatında karmaşıklık bulunduğunun söylendiğini, ... ile çalıştığı dönemde bütün heyetlere imza attığını kabul ettiğini, eğer 2 çocukla babanızdan servet kalmadan boşanırsanız, anlaşmalı da boşansanız doğal olarak birisinin çökmesinin gerektiğini, o çökenin de kendisinin olduğunu, ekonomik anlamda kendisini tanıyan herkesin çöktüğünü bildiğini, yazışmada cemaate para vermediğinin, cemaatten para sızdırmaya çalıştığının söylendiğini, bu cemaatin temel özelliğinin para verilmesi olduğunu, kendisinin para vermediğini, o zaman kendisinin nasıl emir komuta zinciri içerisinde beynini birilerine kiraya vermiş olabileceğini,
    ByLock kullanmadığını, Bank Asyaya para yatırmadığını, okullarına çocuk göndermediğini, Digitürk aboneliği yapmadığını, hâkimlik sınavı ile kaymakamlık sınavını birlikte kazandığını, ancak merkez sağdan bir tanıdığı olmadığı için kaymakamlık mülakatından elendiğini, insanın mesleğin başında kaymakam olmak isteyeceğini, sonra hâkimliğin farkına vardığını, Turhan"ın dediğine göre düşünülürse kendisinin o zamanlarda cemaatle bir bağlantısı olmadığı için kendisine yardım edilmediğini, Çorlu dışında hiçbir tayin talebinin karşılanmadığını, Diyarbakır"a gidene kadar hep ilçelerde çalıştığını, 2003 yılında tetkik hâkimi olmak için dilekçe verdiğini, tayini bir türlü istediği yere çıkmadığı için bıktığını, ancak tetkik hâkimi de olamadığını, yurt dışına gitmediğini, dil kursuna gönderilmediğini, eğer birisi için iyilik yapılması veya kolaylık sağlanılması bir delilse kendisi için kolaylık sağlanılmamasının da kendisi lehine delil olduğunu,
    Müsteşar, Akın Bey ve Işık Bey için referans olduğunu, Celal Başkan dinlenildiğinde kendisinin Akın Bey için yaptıklarının anlatılacağını, şu an ACM Başkanı olan bir arkadaşının 15 Temmuz öncesinde yaşadığı çok ciddi sorunlar olduğunu ve kendisine geldiğini, Celal Başkan"a "Ben bu adamın Fetöcü olmadığını biliyorum, sen de biliyorsun. Bana yardım et." dediğini ve neden yanlış anlaşıldığını anlattığını, Başkanın ikna olduğunu, birileri de ikna olmuş olacak ki öyle değerli bir hukukçunun şu anda bir yerlerde ACM başkanlığı yaptığını, 8. Ceza Dairesi Başkanına seçimin başından sonuna kadar oy verdiğini, verdiği oyun yetmediğini, bir oya daha ihtiyaç olduğunu, Başkan"ın kendisinden bir oy rica ettiğini, kendisinin de "Ya benim yenilerle hiçbir irtibatım yok. Ama sen eski tanıdığın yenilerden yani bizimle seçilenlerden biz yeni olmayı çoktan geçtikde, birini söylerseniz ben onunla görüşmeyi tercih ederim." dediğini, onun da bir kişinin ismini verdiğini, kendisinin de bu kişiyle görüştüğünü ve bu seçim saçmalığının bittiğini, yine Mehmet Bey"in seçimde sıkışması üzerine çok küçük oylarla kaybetmeye başlaması üzerine Başkan"ın da ricasıyla Mehmet Bey"e oy verdiğini, bunları iyilik meleği olduğu için ya da FETÖ"nün kirlettiği insanları temizleme meraklısı olduğu için söylemediğini, sadece farklı birisi olduğunu ama bu farklılığının bir şeyci olmasına hele FETÖ"cü olmasına, aklını birilerine kiraya vermesine müsait olmadığını söylemeye çalıştığını,
    Örgütün sivil imamlarından birisiyle Sungurlu"da baz aldığının söylendiğini, önce Sungurlu ile bir bağı olmadığı için hatırlayamadığını, ancak daha sonra düşününce söylenen günün 2014 yılının Kurban Bayramı"na denk geldiğini, bu tarihte Hasret Güleçyüz diye bir arkadaşının babası rahatsız olduğu için o ve bir arkadaşıyla birlikte Sungurlu"nun Mahmatlı diye Bektaşi bir köyüne gittiklerini ve burada bir gün kaldıklarını hatırladığını, sivil imam ile baz aldı ise bu şehirler arası yolda baz almış olabileceğini, hiçbir koşulda Sungurlu içerisinde durmadığını, 11 km ötedeki Mahmatlı köyüne gittiğini, ayrıntılı baz getirildiğinde bu kişiyle hiçbir koşulda bir arada gelmediğinin ancak aracın geçişi sırasında bir baz almış olabileceğinin görüleceğini,
    İdris Asan"ı tanımadığını, 840 olan telefonu kızının kullandığını, kızına sorduğunda kendisinin de aslında bu kişiyi tanımadığını ama arkadaşlarıyla birlikte Konya"ya bir turla gittiklerinde tur rehberi olan hanımefendinin ki yüksek ihtimalle İdris"in kızı olabilecek bir kişinin tur rehberi olduğu için tura katılan herkes ile telefon numaralarını karşılıklı aldıklarını, bu kişinin de hukuk fakültesi öğrencisi olması nedeniyle böyle küçük bir diyaloglarının olduğunu söylediğini, bunun dışında, gelen mali inceleme raporunda aleyhe olanları kabul etmesinin mümkün olmadığını, ekonomik anlamda bir miktar sıkıntıya girdiğinde 3 yıl Afşin"de beraber çalıştığı Eray Bey"den borç aldığını, daha sonra onu öderken de başka bir arkadaştan hatta bir ara sıkıştığında kendi kardeşinden de borç alıp bir şekilde borç ötelemesi yoluyla borçlarının bir kısmını ödemeye çalıştığını, yani bu gelen şeylerin herhangi bir örgüt, cemaat ya da başka bir bağlantı ile ilgisinin bulunmadığını, sadece ekonomik anlamda sıkıntılı olduğu dönemde bir şekilde tanıdığı ve ekonomik anlamda sıkıntısı olmadığını az çok bildiği kişilerden bir miktar borç aldığını,
    Ankesörlü telefondan üç kez aranmasının görüldüğünü, bunlar farklı zamanlarda olup ardışık arama söz konusu olmadığını, aynı gün bir kere ya da iki kez arandığını ancak birinde cevap verilmediği için ikinci kez arandığının gözüktüğünü, bunu anlamakta zorlandığı bir arama şekli olduğunu, bu yapı kendisiyle görüşemezken nasıl olur da bir kişinin kendisini 40 ya da 35 saniye arayarak kendisine bir şey söylemiş olabileceğini, bu yapının birden fazla planının olduğunu, bir kısım insanları kirletme ya da kendi adamlarını güvence altına alma adına bazı isimleri fazladan bir şekilde kaydetmiş olabileceklerini,
    Savunmuştur.
    Yerel Mahkemece, sanığın silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan 5237 sayılı TCK"nın 314/2 maddesi gereğince takdiren ve teşdiden 6 yıl 6 ay hapis cezası, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 5/1. maddesi gereğince cezası yarı oranında artırılarak 9 yıl 9 ay hapis cezası ve netice olarak TCK"nın 62. maddesi uyarınca takdiren cezasında 1/6 oranında indirim yapılarak 7 yıl 13 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği görülmüştür.
    I- SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇU
    1- Terör Kavramı, Suç Örgütü, Terör Örgütü ve Silahlı Terör Örgütü Kurma, Yönetme ve Üye Olma Suçları
    Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu"nun 1. maddesinde terörü; "Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir."; aynı Kanun"un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu, "Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi..." şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır.
    Bu genel terör ve terör suçlusu tanımları dışında; 3713 sayılı Kanun"un 3. maddesinde doğrudan terör suçları, 4. maddesinde de dolaylı terör suçları düzenlenmiştir.
    18.07.2006 tarihli ve 26232 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 5532 sayılı Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 17. maddesiyle, terör örgütünün tanımını yapan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu"nun birinci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış; madde gerekçesinde, Türkiye"nin de taraf olduğu Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"nin 2. maddesinin (a) bendine uygun olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nun 220. maddesinde suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüt tanımlaması yapıldığı için, Terörle Mücadele Kanunu"nda ayrıca örgüt tanımlaması yapılmasına gerek görülmediği belirtilmiştir.
    TCK"nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendine göre örgüt mensubu suçlu; suç işlemek için örgüt kuran, yöneten, bu örgüte katılan veya örgüt adına suç işleyen kişidir.
    TCK"nın "Suç işlemek amacıyla örgüt kurma" başlıklı 220. maddesinde;
    "(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.
    (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    (3) Örgütün silâhlı olması hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.
    (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur..." hükmüne yer verilmiştir.
    Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuyla korunan hukuki yarar kamu güvenliği ve barışıdır. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye soktuğu ve araç niteliğindeki suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede büyük bir kolaylık sağladığından, bu suç nedeniyle kamu güvenliği ve barışın bozulması bireyin güvenli, barış içinde yaşamak hakkını da zedeleyeceğinden, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller ayrı ve bağımsız suçlar olarak tanımlanmıştır. Böylece bu düzenlemeyle aynı zamanda bireyin, Anayasa"da güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmıştır. Bu amaçla henüz suç işlenmese dahi, sadece suç işlemek amacıyla örgüt oluşturmuş olmaları nedeniyle örgüt mensubu faillerin cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Bunun asıl nedeni suç işlemek için örgüt kurmanın, kamu barışı yönünden ciddi bir tehlike oluşturmasıdır. Kanun koyucu bu düzenleme ile öncelikle gelecekte işlenebilecek suçları engellemek istemiştir.
    Bu suçun mağduru ise; öncelikle kamu güvenliği ve barışını sağlamakla yükümlü olan devlet ve toplumu oluşturan bireylerdir.
    TCK"nın 220. maddesi kapsamında bir örgütün varlığından söz edebilmek için; en az üç kişinin, suç işlemek amacıyla hiyerarşik bir ilişki içerisinde, devamlı olarak amaç suçları işlemeye elverişli araç ve gerece sahip bir şekilde bir araya gelmesi gerekmektedir.
    Örgüt, soyut bir birleşme olmayıp bünyesinde hiyerarşik bir ilişki barındırmaktadır. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Oluşturulan bu ilişki sayesinde örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır. Bu nedenle niteliği itibarıyla devamlılık arz eden örgütün varlığı için ileride ihtimal dâhilindeki suç/suçları işlemek amacı etrafındaki fiili birleşme yeterlidir. Buna karşın, kişilerin belirli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi hâlinde ise örgüt değil, iştirak ilişkisi mevcuttur.
    Ceza Genel Kurulunun istikrar bulunan ve süregelen kararlarında da belirtildiği üzere, TCK"nın 220. maddesi anlamında bir örgütten bahsedilebilmesi için,
    a) Üye sayısının en az üç veya daha fazla kişi olması gerekmektedir.
    b) Üyeler arasında gevşek de olsa hiyerarşik bir bağ bulunmalıdır. Örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek veya sıkı bir hiyerarşik ilişki olmalıdır.
    c) Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme yeterli olup örgütün varlığının kabulü için suç işlenmesine gerek bulunmadığı gibi işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibarıyla somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunluluk arz etmemektedir. Örgütün faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, fail, örgütteki konumuna göre, üye veya yönetici sıfatıyla cezalandırılmasının yanında, ayrıca işlenen suçtan da cezalandırılacaktır.
    d) Örgüt niteliği itibarıyla devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi hâlinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir.
    e) Amaçlanan suçları işlemeye elverişli, üye, araç ve gerece sahip olunması gerekmektedir.
    Yukarıda belirtildiği üzere kanunların suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli yapılara suç örgütü denmektedir. Terör örgütleri ise ideolojik amaçları olan suç örgütleridir. Terör örgütlerini, suç örgütlerinden ayıran bu ideolojik amaç; 3713 sayılı Kanun"un 1. maddesinde gösterilen Cumhuriyetin Anayasa"da belirtilen niteliklerine karşı olabileceği gibi Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Türk Devleti ve Cumhuriyetin varlığına, Devlet otoritesini zaafa uğratmaya veya yıkmaya ya da ele geçirmeye, Devletin iç ve dış güvenliğine, kamu düzeni veya genel sağlığa ya da temel hak ve hürriyetlere yönelik de olabilmektedir.
    Bununla birlikte, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu tamamlayıcı bir suçtur. Bu nedenle bazı suçları işlemek için örgüt kurmanın başka ceza normları tarafından ayrıca özel olarak düzenlenmesi durumunda, ilgili suç tipinde öngörülen hükümlerin uygulanması gerekir. Buna göre soykırım ve insanlığa karşı suç için kurulmuş örgütleri kuran, yöneten ve üye olanlar hakkında TCK"nın 78. maddesi, devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek amacıyla terör örgütü kuranlar, yönetenler ve üye olanlar hakkında ise TCK"nın 314. maddesi uygulanacaktır.
    3713 sayılı Kanun"un "Terör örgütleri" başlıklı 7. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır." hükmü ile TCK"nın 314. maddesine atıf yapılmıştır.
    TCK"nın 314. maddesinde tanımlanan "Silâhlı örgüt" suçu ise;
    "(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
    (3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir.
    Örgütlü suçluluğun özel bir türü olarak öngörülen, TCK"nın "Silahlı Örgüt" başlıklı 314. maddesinde; TCK"nın ikinci kitabının, dördüncü kısmının dördüncü bölümünde yer alan Devletin güvenliğine karşı suçlar ile beşinci bölümünde yer alan Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran, yöneten ve örgüte üye olanların cezalandırılmaları öngörülmüş ve maddenin son fıkrasında; suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümlerin, bu suç açısından aynen uygulanacağı düzenlenmiştir.
    3713 sayılı Kanun kapsamına giren suçları işlemek için örgüt kurulması hâlinde ortada bir terör örgütünün varlığı söz konusudur. TCK"nın 314. maddesinde hüküm bulunmayan hâllerde, TCK"nın 220. maddesindeki koşullar göz önünde bulundurulacaktır (Feridun Yenisey Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü, s. 46.).
    Buna göre TCK"nın 314. maddesi bakımından bir oluşumun veya yapılanmanın, silahlı terör örgütü sayılabilmesi için TCK"nın 220. maddesinde düzenlenen suç işlemek için örgüt kurma suçunda gerekli koşulların yanında aşağıda gösterilen şartlar da aranmaktadır:
    a) Yöntem: Terör örgütü, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket eden bir örgüt tipidir. Buradaki cebir ve şiddet kullanma tabirini doğrudan kullanma şeklinde anlamlandırmak doğru olmayacaktır. Bu kavramın içine cebir veya şiddet kullanılacağına ilişkin güncel tehdidin bulunması da dâhildir.
    b) Amaç-Saik: Silahlı terör örgütü, siyasi maksatla faaliyet gösteren örgütleri ifade eder. Bu bakımdan 3713 sayılı Kanun"un birinci maddesinde sayılan amaca yönelik ve Devletin Anayasal düzeni veya Devletin güvenliğine karşı bir suç işlemek amacıyla faaliyet gösterir.
    c) Elverişlilik: Silahlı terör örgütünün, TCK"nın ikinci kitabının, dördüncü kısmının dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları amaç suç olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silahlı olması ya da bu silahları kullanabilme imkânına sahip bulunması gerekir. Amaca matuf kavramı ise, silahlı terör örgütünün yapısının, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olmasını ifade eder.
    Belirsiz sayıda suç işleme hedefi doğrultusunda kurulan silahlı terör örgütünün, 3713 sayılı Kanun"un birinci maddesinde belirtilen amaca yönelik faaliyet göstermesi örgütün varlığı için yeterli olup ayrıca amaçlanan suçları işlemesi gerekmez.
    d) Araç-gereç: Örgüt mensuplarının tamamı olmasa bile bir kısmının silahlı olması, silahlı terör örgütünün oluşması için yeterlidir. Örgüt, bu silahları gerektiğinde kullanma imkân ve olanağına sahip ise silahlı olduğu kabul edilmelidir. Silahlı terör örgütünün elinde bulunan silahın devlete ait olması ya da bu silahların hukuka aykırı yollardan elde edilmesi bu suçun oluşması açısından önem taşımaz.
    2- FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü
    Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı, 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı ile 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütü, paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı hâline getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde büyüyüp güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp mensuplarını motive eden; "Altın Nesil" adını verdiği kadrolarla sistemle çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden; böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de bünyesinde barındıran atipik/sui generis bir terör örgütüdür.
    İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe, semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan FETÖ/PDY silahlı terör örgütü “gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu söylememek, gerçeği inkâr etmek” üzerine kuruludur.
    Talimatlar yoluyla kollektif bir şekilde mobilize olan, kamu erkinin kritik bürokratik alanları başta olmak üzere, kamusal alanı ele geçirme refleksiyle hareket eden, mülkiye, adliye, emniyet, eğitim, istihbarat ve ordu içerisinde kendi özel hiyerarşisiyle illegal şekilde kadrolaşan, devletin tüm kurumlarına yerleştirdiği örgüt mensuplarıyla devlet teşkilatını kendisine hizmet eder hâle getiren ve adeta devlet içinde ayrı bir devlet yapısı oluşturan örgütün lideri Fetullah Gülen tarafından;
    "Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın!; bütün güç merkezlerine ulaşıncaya kadar hiç kimse varlığınızı fark etmeden sistemin ana damarlarında ilerleyin!",
    "Adliye, mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.",
    "Zaman henüz uygun değil. Bütün dünyayı omuzlayıp taşıyabileceğimiz zamana dek, tamam olacağınız ve koşulların uygun olacağı zamana dek beklemelisiniz! Bilhassa, haber alma hususunda her zaman hasım cephenin çok önünde olunmalıdır.",
    "Yani siz hâkim değilsiniz başka kuvvetler var. Bu ülkede değişik kuvvetleri hesap edecek dengeli, dikkatli, tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım…",
    "Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana kadar her adım erken sayılır. (…) bunca kalabalık içinde ben bu dünyayı ve düşüncemi sözde mahremiyet içinde anlattım. (…) sırrınız sizin sırrınızdır. Söylerseniz siz esir olursunuz.",
    "Daima tedbirli olmalıyız, daima istişare içerisinde karar alın, ana istişare organı olan Başyüceler ne karar aldıysa onu uygulayın (Kaldı ki; Başyüceler’in lideri de kendisidir) bütün güç merkezlerine ulaşmalıyız …",
    "Bir gün bana Ankara’da bin evimiz olduğunu söyleyin, devletin paçasından şöyle bir tutacağım, devlet uyandığında yapacağı hiçbir şey kalmayacak." şeklinde değişik yer ve zamanlarda örgüt mensuplarına verilen talimatlarda gizliliğe atfedilen önem görülmektedir.
    Örgüt, kamu kurum ve kuruluşlarına yerleştirdiği personelin aile yaşamlarına dahi müdahale ederek şahısların kiminle evleneceğine de karar vermektedir.
    Örgüt, kamu kurumlarında sayısı beş kişiyi geçmeyen bir örgüt abisine bağlı hücreler şeklinde yapılanmıştır. Hücreler birbirinden haberdar değildir. Bu şekilde bir hücre açığa çıksa bile diğer hücrelerin faaliyetlerine devam ederek deşifre olmaları engellenmektedir. İçlerinde katı bir askeri disiplin hâkimdir.
    Örgütün bütünlüğü üzerinde tek hâkim ve önder Fetullah Gülen olup örgüt içerisinde kainat imamı olarak görülmektedir. Diğer yöneticiler onun verdiği yetkiyle onun adına görev yaparlar.
    Kainat imamı inancı ve yedi katlı piramidal yapılanmaya sahip FETÖ/PDY silahlı terör örgütünde, örgüt içi hiyerarşide itaat ve teslimiyet katı bir kuraldır. Teslimiyet hem örgüte hem de liderin emrine ona atfen verilen göreve adanmışlıktır.
    Örgütün hiyerarşik yapılanması tabaka-kat sistemine dayanır. Katlar arasında geçişler mümkün ise de, dördüncü kattan sonrasındaki geçişleri önder belirlemektedir. Katlar şu şekildedir:
    a) Birinci Kat (Halk Tabakası): Örgüte iman ve gönül bağı ile bağlı olanlar, fiili ve maddi destek sağlayanlardan oluşur. Bunların birçoğu örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmayan, bilinçli veya bilinçsiz hizmet ettirilen kesimdir.
    b) İkinci Kat (Sadık Tabaka): Okul, dershane, yurt, banka, gazete, vakıf ve kurum görevlilerinden oluşan sadık gruptur. Bunlar örgüt sohbetlerine katılan, düzenli aidat ödeyen, az veya çok örgüt ideolojisini bilen kişilerdir.
    c) Üçüncü Kat (İdeolojik Örgütlenme Tabakası): Gayriresmî faaliyetlerde görev alan, örgüt ideolojisini benimseyen ve ona bağlı, çevresine propaganda yapan kişilerdir.
    d) Dördüncü Kat (Teftiş Kontrol Tabakası): Bütün hizmeti (legal ve illegal) denetler. Bağlılık ve itaatte dereceye girenler buraya yükselebilir. Bu tabakaya girenler örgüte çocuk yaşta kazandırılanlardan seçilir. Örgüte sonradan katılanlar genellikle bu katta ve daha üst katlarda görev alamazlar.
    e) Beşinci Kat (Organize Eden ve Yürüten Tabaka): Üst düzey gizlilik gerektirir. Birbirlerini çok az tanırlar. Örgüt lideri tarafından atanan ve devletteki yapıyı organize edip yürüten kişilerdir.
    f) Altıncı Kat (Has Tabaka): Örgüt lideri Fetullah Gülen tarafından bizzat atanan ve lider ile alt tabakaların irtibatını sağlayan, örgüt içi görev değişiklikleri yapıp azillere bakan kişilerdir.
    g) Yedinci Kat (Kurmay Tabaka): Örgüt lideri tarafından doğrudan seçilen ve on yedi kişiden oluşan örgütün en seçkin kesimidir.
    Örgütün deşifre olmaması ve Devletin örgüt yapısını çözmekte zorlanması için örgüt hücre tipinde yatay yapılanmaya özen göstermiştir. Hücreler genellikle en fazla beş kişiden oluşan ve bir abla veya abiye bağlı birimlerdir. Hücredeki kişi sayısı bazı kurumlarda üç, TSK gibi bazı kurumlarda ise bire birdir. Her hücreden sorumlu bir imam vardır.
    FETÖ/PDY"nin asli unsuru müntesipler, ışık evi, yurtlar, okullar, dershaneler olan hizmet birimlerinde yetiştirilmektedir. Bu kurumların temel amacı bu örgüte müntesip yetiştirmektir. İlk ve öncelikli kuruluş gayesi eğitim değil, insan kaynağı sağlamaktır. Örgüte ait özel okul ve yurt gibi yerler toplantı ve himmet toplama amaçlı da kullanılmaktadır. Örgüt, elemanlarını genel olarak genç yaştaki öğrencilerden seçmekte ise de, kamu personelini de sonradan örgüte kazandırabilmektedir.
    Bütün terör örgütleri gibi FETÖ/PDY de eleman bulma, buldukları elemanları örgüt amacına göre eğitme, örgütsel olarak onlara nasıl davranılması gerektiğini öğretip uygulatma üzerine kuruludur. Örgütsel bağlılığın temini bakımından; kod adı kullanma, gizlilik ve tedbir uygulanması, kişiler hakkında istihbarat toplayıp özel bilgi edinmek, sorunsuz işleyen bir emir ve rapor zincirinin varlığı, devletten ve aileden önde gelen örgüt aidiyeti, devlet hiyerarşisinde daha üstte olsa bile örgüt hiyerarşisi asıl olduğundan daha ast birinden emir alınması, hizmet kardeşliği ve örgüt içi dayanışma nedeniyle illegal olsa dahi talimatın sorgulanmaması, psikolojik tehdidin etkisiyle özgür iradenin kaybedilmesi hususları önem taşımaktadır.
    Örgütten ayrılmak kural olarak mümkün değildir. Örgütsel disipline uymayan kişiler örgütten kovulma yerine pasifize edilmektedir. Bu düşüncede olan kişiler önce korkutulur, manevi baskının yanında maddi yaptırımlar da uygulanır. Tüm yaptırımlara rağmen ayrılmakta ısrar eden, itaatsizlikte devam eden kişinin örgütle ilişkisi kesilir. Örgüt bu kişiyi hain ilan ettiğinden her türlü cezalandırma metodu uygulanır.
    FETÖ/PDY"nin Türk Silahlı Kuvvetlerine, Emniyet Teşkilatına ve MİT Başkanlığına sızan militanları, şeklen kamu görevlisi gibi gözükse de, bu kişilerin örgüt aidiyetleri diğer tüm aidiyetlerinden önce gelmektedir. FETÖ/PDY’nin devletin tasarrufunda bulunması gereken kamu gücünü, kendi örgütsel çıkarları lehine kullanmakta olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli aşamalardan geçirildikten sonra güçlü örgütsel bağlarla bağlandığı FETÖ/PDY’nin bir neferi olarak TSK, Emniyet Teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığında meslek hayatlarına başlayan örgüt mensupları, sahip oldukları silah ve zor kullanma yetkilerini FETÖ/PDY’deki hiyerarşik üstünden gelen emir doğrultusunda seferber etmeye hazır olacak şekilde bir ideolojik eğitimden geçirilmektedir. Bu durum, örgüt lideri tarafından hizmet insanı başlığı altında "örgüte bağlı kişinin azimli, kararlı, hizmete karşı itaatkar, her şeyin sorumluluğunu alması gereken, darbe yediğinde azmi bozulmayan, yüksek rütbelere geldiğinde kendi rütbesi değil de hizmetin rütbesini ön planda tutan, hizmet içerisinde yapacağı görevlerin zor olabileceğine inanan ve bütün varlığını, canını, sevdiklerini hizmet için feda etmeye hazır olması" şeklinde açıklanmaktadır.
    Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarının etkin birimlerinde ve TSK"da yapılanan FETÖ/PDY, Emniyet ve TSK birimlerinin doğasında var olan cebir ve şiddet kullanma yetkisinin verdiği baskı ve korkutuculuğu kullanmaktadır. Örgüt mensuplarının silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkânının bulunması, silahlı terör örgütü suçunun oluşması için gerekli ve yeterli olmakla birlikte; 15.07.2016 tarihinde meydana gelen kalkışma esnasında TSK içerisinde yapılanıp görünürde TSK mensubu olan ve ancak örgüt liderinin emir ve talimatları ile hareket eden örgüt mensuplarınca silah kullanılmış, birçok sivil vatandaş ve kamu görevlisi şehit edilmiştir.
    Söz konusu terör örgütü, nihai amaçlarına ulaşmak gayesiyle öncelikle askeriye, mülkiye, emniyet, yargı ve diğer stratejik öneme sahip kamu kurumlarını ele geçirmek için kendilerine engel olacaklarını düşündüğü bürokrat ve personelin sistem dışına çıkarılmasını sağlayarak örgüt elemanlarını bu makamlara getirmiştir.
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihai hedefi bulunan FETÖ/PDY, söz konusu ele geçirme süreci tamamlandıktan sonra devlet, toplum ve fertlere dair ne varsa ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasal gücü yönetmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili siyasi/ekonomik güç hâline gelmek amacıyla hareket etmektedir.
    Örgütte sıkı bir disiplin ve eylemli bir işbirliği bulunduğu, örgütün kurucusu, yöneticileri ve üyeleri arasında sıkı bir hiyerarşik bağın mevcut olduğu, gizliliğe riayet edildiği, illegal faaliyetleri gizleyebilmek için hiyerarşik yapıya uygun hücre sistemi içinde yapılanarak grup imamları tarafından emir talimat verilmesi, üyeleri arasında haberleşmenin sağlanması için ByLock gibi haberleşme araçlarının kullanıldığı, görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki farkın gizlendiği, amaca ulaşabilmek için yeterli eleman, araç ve gerece sahip olduğu, amacının Anayasa"da öngörülen meşru yöntemlerle iktidara gelmek olmayıp örgütün yarattığı kaos ortamı sonucu, demokratik olmayan yöntemlerle cebir şiddet kullanmak suretiyle parlamento, hükûmet ve diğer anayasal kurumları feshedip iktidarı ele geçirmek olduğu, bu amaçla, Emniyet, Jandarma teşkilatı, MİT Başkanlığı ve Genel Kurmay Başkanlığı gibi kuvvet kullanma yetkisini haiz kurumlara sızan mensupları vasıtasıyla, kendisinden olmayan güvenlik güçlerine, kamu görevlilerine, halka, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Meclis binası gibi simge binalar ve birçok kamu binasına karşı ağır silahlarla saldırıda bulunmak suretiyle amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli öldürme ve yaralama gibi çok sayıda vahim eylem gerçekleştirildiği, anılan örgüt mensupları hakkında 15 Temmuz darbe girişiminden ya da örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen diğer bir kısım eylemlere ilişkin bir kısmı derdest olan ya da mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları ve gizli-açık tanık anlatımları, bu davalarda verilen mahkeme ve Yargıtay kararları, örgüt lider ve yöneticilerinin açık kaynaklardaki yazılı ve sözlü açıklamaları gibi olgu ve tespitler dikkate alındığında;
    FETÖ/PDY, küresel güçlerin stratejik hedeflerini gerçekleştirmek üzerine kurulan bir maşa olarak; Anayasa"da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ve ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini yıkıp ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini bozmak amacıyla kurulmuş bir terör örgütüdür. Bu örgüt, kuruluşundan 15 Temmuz sürecine kadar örgüt lideri Fetullah Gülen tarafından belirlenen ideoloji doğrultusunda amaçlarını gerçekleştirmek için hareket etmiştir. Gerçekleştirilen eylemlerde kullanılan yöntem, bir kısım örgüt mensuplarının silah kullanma yetkisini haiz resmî kurumlarda görevli olması, örgüt mensuplarının bu silahlar üzerinde tasarrufta bulunma imkânlarının var olması ve örgüt hiyerarşisi doğrultusunda emir verilmesi hâlinde silah kullanmaktan çekinmeyeceklerinin anlaşılması karşısında; tasarrufunda bulunan araç, gereç ve ağır harp silahları bakımından 5237 sayılı TCK"nın 314. maddesi kapsamında bir silahlı terör örgütüdür.
    Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin istikrar kazanan kararlarında da belirtildiği üzere; terör suçlarının soruşturulması kamu makamlarını ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin -özellikle organize olanlar olmak üzere- suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye neden olabilecek şekilde yorumlanmamalıdır (Süleyman Bağrıyanık ve diğerleri, B. No: 2015/9756, 16/11/2016, § 214; Devran Duran [GK], B. No: 2014/10405, 25/5/2017, § 64). Özellikle darbe teşebbüsüyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı soruşturmaların kapsamı ve niteliği ile FETÖ/PDY"nin gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket etme gibi özellikleri de dikkate alındığında, bu soruşturmaların diğer ceza soruşturmalarına göre çok daha zor ve karmaşık olduğu ortadadır (...ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 350).
    a) ByLock İletişim Sistemi
    Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı ile 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
    ByLock iletişim sistemi global bir uygulama görüntüsü altında belli bir tarihten sonra yenilenen ve geliştirilen hâliyle münhasıran FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanımına sunulmuş bir programdır. ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu terör örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dâhil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti, kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacaktır.
    Kullanılması için indirilmesi yeterli olmayıp özel bir kurulum gerektiren ByLock iletişim sistemi, güçlü bir kriptolama yoluyla internet bağlantısı üzerinden iletişim sağlamak üzere, gönderilen her bir mesajın farklı bir kripto anahtarı ile şifrelenerek iletilmesine dayanan bir tasarıma sahiptir. Bu şifrelemenin, kullanıcıların kendi aralarında bilgi aktarırken üçüncü kişilerin bu bilgiye izinsiz şekilde (hack) ulaşmasını engellemeye yönelik bir güvenlik sistemi olduğu tespit edilmiştir. 2014 yılı başlarında işletim sistemlerine ait uygulama mağazalarında yer alıp bir süre herkesin ulaşımına açık olan ByLock"un, bu mağazalardan kaldırılmasından sonra geliştirilen ve yenilenen sürümünün ancak örgüt mensuplarınca harici bellek, hafıza kartları ve Bluetooth yoluyla yüklenildiği yürütülen soruşturma ve kovuşturma dosyalarındaki ifadeler, mesaj ve e-postalardan anlaşılmıştır.
    ByLock iletişim sistemi 46.166.160.137 IP adresine (Internet ağına doğrudan bağlanan her cihaza verilen, numaralardan oluşan benzersiz adres) sahip sunucu üzerinde hizmet sunmaktadır. Sunucu yöneticisi, uygulamayı kullananların tespitini zorlaştırmak amacıyla ayrıca 46.166.164.176, 46.166.164.177, 46.166.164.178, 46.166.164.179, 46.166.164.180, 46.166.164.181, 46.166.164.182, 46.166.164.183 numaralı IP adreslerini de kiralamıştır.
    ByLock iletişim sisteminin akıllı telefonlara yüklendikten sonra kullanılabilmesi için kullanıcı adı/kodu ve parolanın, akabinde cihaz üzerinde rastgele el hareketleriyle oluşturulan kullanıcıya özel güçlü bir kriptografik şifrenin belirlenmesi ve bu bilgilerin uygulama sunucusuna kriptolu olarak iletilmesi gerekmektedir. Bu şekilde ByLock iletişim sistemine dâhil olan kullanıcıya sistem tarafından otomatik olarak bir kullanıcı kodu (User-ID numarası) atanmaktadır.
    Global ve ticari uygulamaların aksine, kullanıcıların tespitini zorlaştırmak için ByLock iletişim sistemine kayıt esnasında kullanıcıdan telefon numarası, kimlik numarası, e-posta adresi gibi kişiye ait özel bir bilgi talep edilmemekte, SMS şifre veya e-posta yoluyla doğrulama işleyişi bulunmamaktadır.
    ByLock iletişim sistemi üzerinde telefon numarası veya ad-soyad bilgileri ile arama yapılarak kullanıcı eklenmesine imkân bulunmamaktadır. Diğer taraftan ByLock iletişim sisteminde benzer uygulamalarda bulunan telefon rehberindeki kişilerin uygulamaya otomatik olarak eklenmesi özelliği de bulunmamaktadır.
    ByLock iletişim sisteminde kullanıcıların haberleşebilmesi için her iki tarafın önceden temin ettikleri kullanıcı adlarını ve kodlarını birbirlerine eklemeleri gerekmekte ancak bu aşamadan sonra taraflar arasında mesajlaşma başlayabilmektedir. Bu bakımdan kullanıcıların dahi istediği zaman bu sistemi kullanma imkânı bulunmamaktadır. Bu kurgu sayesinde uygulama, sadece oluşturulan hücre tipine uygun şekilde bir haberleşme gerçekleştirilmesine imkân vermektedir.
    ByLock iletişim sisteminde, kriptolu anlık mesajlaşma, e-posta gönderimi, ekleme yoluyla kişi listesi oluşturma, grup içi mesajlaşma, kriptolu sesli görüşme, görüntü veya belge gönderebilme özellikleri bulunmaktadır. Böylece kullanıcıların, örgütsel mahiyetteki haberleşmelerini başka herhangi bir araca ihtiyaç duymadan gerçekleştirmesine olanak sağlanmıştır. Kullanıcıların tüm iletişimlerinin ByLock sunucusu üzerinden yapılması, buradaki grupların ve haberleşme içeriklerinin uygulama yöneticisinin denetim ve kontrolünde olmasını da mümkün hâle getirmiştir.
    Kullanıcı tespitinin önlenmesi ve haberleşme güvenliği için alınan bir diğer güvenlik tedbiri ise, ByLock"a ait sunucu ve iletişim verilerinin, uygulama veri tabanında da kriptolu olarak saklanmasıdır.
    ByLock kurgusunun aldığı önlemlerin yanı sıra, kullanıcılar da kendilerini gizlemek amacıyla birtakım önlemler almış, bu çerçevede haberleşme içeriklerinde ve uygulamadaki arkadaş listelerinde, kişilerin gerçek bilgileri yerine örgüt içindeki "kod adlarına" yer verip çok haneli parolalar belirlemişlerdir.
    Türkiye’den ByLock"a erişim sağlayan kullanıcılar, kimlik bilgilerinin ve iletişimin gizlenmesi amacıyla VPN (Sanal Özel Ağ) kullanmaya zorlanmıştır.
    Büyük bir kullanıcı kitlesine sahip ByLock iletişim sistemi, 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi öncesinde Türk ve yabancı kamuoyu tarafından bilinmemektedir.
    ByLock üzerinden yapılan iletişimin çözümlenen içeriğinin tamamına yakını FETÖ/PDY mensuplarına ait örgütsel temas ve faaliyetlere ilişkindir. Bu kapsamda buluşma adreslerinin değiştirilmesi, yapılacak operasyonların önceden bildirilmesi, örgüt mensuplarının yurt içinde saklanması için yer temini, yurt dışına kaçış için yapılan organizasyonlar, himmet toplantıları, açığa alınan veya meslekten çıkarılan örgüt mensuplarına para temini, Fetullah Gülen"in talimat ve görüşlerinin paylaşılması, Türkiye"yi terörü destekleyen ülke gibi göstermek amacına yönelik faaliyette bulunan birtakım internet adreslerinin paylaşılması ve bu sitelerdeki anketlerin desteklenmesi, FETÖ/PDY"ye yönelik yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda şüpheli veya sanıkların hâkim ve Cumhuriyet savcılarınca serbest bırakılmasının sağlanması, örgüt mensuplarına müdafi temin edilmesi, örgüt üyelerinden kimlere operasyon yapıldığına ve kimlerin deşifre olduğuna ilişkin bilgilerin paylaşılması, operasyon yapılması ihtimali olan yerlerde bulunulmaması ve bu yerlerdeki örgüt için önemli dijital verilerin arama-tarama mesulü olarak adlandırılan kişilerce önceden temizlenmesi, kamu kurumlarında FETÖ/PDY aleyhine görüş bildiren veya yapılanmayla mücadele edenlerin fişlenmesi, deşifre olduğu düşünüldüğünde ByLock iletişim sisteminin kullanımına son verilip Eagle, Dingdong ve Tango gibi alternatif programlara geçiş yapılacağının haber verilmesi, yapılanmaya mensup kişilerin savunmalarında kullanabilmeleri amacıyla hukuki metinler hazırlanması gibi örgütsel niteliği olan mesajlar gönderildiği anlaşılmıştır.
    MİT Başkanlığının yasal yetkisi çerçevesinde temin ettiği ByLock veri tabanı üzerindeki incelemeler sonucunda, ByLock sunucusunun IP"lerine bağlanmaları nedeniyle sunucunun log kayıtlarında tutulan IP adreslerine ait abone bilgileri belirlenebildiği gibi ByLock sunucusunda kaydı olan kullanıcıların User-ID numaraları, kullanıcı adı ve şifre bilgileri, sisteme bağlantı tarihleri (log kayıtları), User-ID ekleyen diğer kullanıcılara ait bilgiler (roster kayıtları), ByLock kullanıcısının kurduğu ya da katıldığı gruplar, mesaj içerikleri gibi verilerin bir kısmı ya da tümünün tespiti ve çözümü de gerçekleştirilebilmektedir. Dolayısıyla, KOM Daire Başkanlığınca yürütülen çalışmalarla bir kısmı ya da tümü tespit edilen bu verilerin değerlendirilmesi sonucunda, sistem tarafından atanan User-ID numarasının gerçekte hangi kullanıcıyla eşleştirildiği ve bu kabulü sağlayan verilerin neler olduğu hususunda düzenlenen ByLock tespit ve değerlendirme tutanağında yer alan bilgiler, sisteme dâhil olduğu anlaşılan ByLock kullanıcısının gerçekte kim olduğuna ve bu kişinin terör örgütü içerisindeki hiyerarşik konumuna yönelik önemli bilgiler içerebilmektedir.
    Bununla birlikte, ByLock sistemine dair yukarıda belirtilen teknik analizler ve kronolojik rapor dikkate alındığında; gerçekte ByLock sistemine (ağına) dâhil olan kişinin, Türkiye"ye ait olmayan IP"ler üzerinden ByLock sistemine bağlanması nedeniyle, ByLock IP"lerine bağlantı yaptığına dair CGNAT kayıtlarına ulaşılamayabileceği gibi KOM birimlerince ByLock sunucu verileri üzerinde yapılan incelemenin henüz sonuçlanmaması veya bu incelemelere rağmen bu kişiye ait olan verilerin kurtarılamaması - çözümlenememesi nedenleriyle User-ID numarası, kullanıcı adı, şifre, log kayıtları, roster bilgileri veya mesaj içerikleri gibi verilerin henüz tespit edilememiş olması ya da incelemeye rağmen tespit edilememesi de söz konusu olabilmektedir. Ancak bu durumda dahi, başka kullanıcılara ait kurtarılan - çözümlenen roster kayıtları, mesajlar vb. verilerin içeriğinin değerlendirilmesi sonucunda, ByLock programını kullandığı hâlde kendisine ait veriler henüz bulunamayan ya da çözümlenemeyen diğer kullanıcıların da kim oldukları tespit edilebilmekte, böylelikle başta kullanıcısı belli olmayan bir User-ID numarasının gerçekte kime ait olduğu da belirlenebilmektedir. Gerçek kullanıcısı bu şekilde belirlenen User-ID numaralarına ilişkin olarak da ByLock tespit ve değerlendirme tutanakları düzenlenebilmektedir.
    Öte yandan, ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının düzenlenmesinden önceki bir tarihte, failin abonesi olduğu bir ADSL ya da GSM aboneliği üzerinden ByLock sistemine bağlantı yapıldığı ve sisteme kayıt yapılarak User-ID numarası alındığı belirlenmek suretiyle bir User-ID numarasının faille (abone) eşleştirilmesi de mümkündür. Kural olarak bu yöndeki tutanağa istinaden de ilgili abonenin ByLock User-ID numarası alarak sisteme dâhil olduğu anlaşılabilmektedir.
    ByLock sunucusuna ait 9 adet IP adresine Türkiye IP"lerinden bağlanan abonelerin bu bağlantılarına dair internet trafik kayıtlarını içeren ve operatörler tarafından tutulan CGNAT (HIS) kayıtları ise bir çeşit üst veridir. Bu veriler; aboneye ait IP adresinin ByLock sunucusuna ait IP adreslerine bağlandığını belirlediğinden, kişinin ByLock sistemine dâhil olmuş olabileceği konusunda önemli bir emare olmakla birlikte, IP adreslerine bağlantı yapmanın ötesinde ilgili aboneye sisteme dâhil olması için User-ID numarası atanıp atanmadığı ve atanmışsa bu numaranın ne olduğu konusunda bilgi içermemektedir.
    Dolayısıyla, KOM"un ByLock sunucu verileri üzerinde devam eden incelemelerinin henüz tamamlanmaması ya da incelemeye rağmen verinin kurtarılamaması – çözümlenememesi nedeniyle kişinin herhangi bir User-ID numarasıyla eşleştirilemediği hâllerde de ByLock sunucusuna ait IP"lere bağlantı yaptığının CGNAT kayıtları doğrultusunda tespit edilmesi mümkündür. Bu durumda kişinin, ByLock sistemine bağlanma yönünde bir hareketi olmakla birlikte henüz kullanıcı adı ve şifre oluşturmak suretiyle User-ID numarası almadığı, bu nedenle sisteme dâhil olmadığı ya da gerçekte User-ID numarası alıp henüz veriler üzerindeki incelemenin devam etmesi veya verilerin kurtarılamaması – çözümlenememesi nedenleriyle bu User-ID numarasının kendisiyle eşleştirilemediği anlaşılabileceği gibi ByLock sunucularına tuzak yöntemlerle (Morbeyin vb.) yönlendirilmiş olabileceği sonucuna da ulaşılabilmektedir. Bununla birlikte, ByLock kronoloji raporundan; CGNAT kayıtlarına göre ByLock sunucusuna ait IP"lere bağlantı sağladığı belirlenen GSM abonelerinden 11.480 GSM abonesinin, ByLock IP"lerine olan bağlantılarının Morbeyin uygulamalarıyla gerçekleştirildiğinin tespitine ilişkin bilgilendirme yazılarının ilgililerin soruşturma ve kovuşturma dosyalarına gönderilmiş olduğu da dikkate alınmalıdır.
    Gelinen noktada, tek başına delil olarak kullanılması gerektiğinde, kişinin ByLock sistemine (ağına) dâhil olduğunun belirlenebilmesi açısından, öncelikle ByLock sunucusunda kayıtlı bir User-ID numarasının kişiyle eşleştirilmesine dair veriler içeren ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının; bu belgenin bulunmaması hâlinde de varsa sanığa ait olduğu belirlenen ByLock User-ID numarasını içerir tutanağın getirtilerek tutanaklarda yer alan veriler usulünce sanığa anlatıldıktan sonra sanık ve varsa müdafisinden diyeceklerinin sorulması gerekmektedir.
    Bu itibarla, failin bilerek ve isteyerek ByLock sunucusunda kayıtlı bir User-ID aldığının belirlenmesi; ByLock sistemine dâhil olup ancak bir örgüt üyesinin sahip olabileceği gizli haberleşme imkânına kavuştuğunun, dolayısıyla en azından FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğunun kabulü için gerekli ve yeterli olacaktır. Ayrıca bu ağa dâhil olan kişilerin ağ içerisinde başka kişi ya da kişilerle yaptıkları görüşme içeriklerinin olması da aranmayacaktır. ByLock sistemine dâhil olan failler yönünden sistem içerisindeki haberleşmelerin kimlerle yapıldığının ve içeriklerinin tespiti ise ancak fail hakkında örgüt yöneticiliğinden dava açılmış olması ve failin örgüt yöneticisi olduğunun belirlenmesi açısından yol gösterici olacaktır.
    b) Ardışık ve Periyodik Olarak Ankesörlü veya Sabit Telefondan Aranma
    Güncel Türkçe Sözlükte ardışık “birbiri ardına gelen”, periyodik ise “süreli” anlamına gelen sıfatlardır. Buna göre ankesörlü veya sabit telefon hatlarından kısa bir zaman içerisinde ve birbiri ardına gelecek şekilde birden çok kimsenin aranması “ardışık aranma”, belirli bir tarih aralığında değişik zamanlarda ve süreli olacak şekilde bir kimsenin aranması ise “periyodik aranma” olarak tanımlanır.
    Günümüzde kişiler arası iletişimde ankesörlü (kumbarasına para, jeton ya da özel kart atılınca konuşmaya açılan telefon) veya sabit (kablolu) telefon kullanımına göre cep telefonu kullanımı daha yaygındır. Kişilerin konuşma ücreti karşılığında herkesin kullanımına açık bulunan ankesörlü veya sabit bir telefon hattından arama yapmaları cep telefonunun veya cep telefonunu kullanma imkânının bulunmaması gibi durumlarda bir hizmeti karşılamaktadır. Diğer taraftan umumun kullanımına tahsis edilmiş sabit ve ankesörlü telefon hatlarının kişinin kendisi adına kayıtlı olmaması nedeniyle kendi kimliğini gizlemesini sağlamasından dolayı bu amaçla kullanılması da mümkündür.
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün gizliliğe azami derecede riayet ettiği, genellikle ayda bir kez iletişime geçilerek toplantıların gerçekleştirildiği, toplantılarda bir sonraki buluşma tarihinin kararlaştırıldığı, bir problem olmadığı sürece yeniden bir aramaya ihtiyaç duyulmadığı, ihtiyaç olduğunda ise örgüt üyelerinin birbirlerine ankesörlü telefonlar, büfelerde kurulu bulunan sabit hatlar, gizli numaralar veya şehir içi hatlardan ulaşmayı tercih ettikleri anlaşılmaktadır.
    Nitekim, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca Kara Kuvvetleri Komutanlığında görev yapan ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün mahrem yapılanması içerisinde oldukları değerlendirilen örgüt üyelerinin tespiti amacıyla, Ankara ili genelinde 477 adet ankesörlü sabit telefon hattı sahiplerinin soruşturulması sırasında mahkeme kararı doğrultusunda bu hatların HTS kayıtlarının temin edildiği, bu hatlarla, haklarında aynı örgüte üye oldukları iddiasıyla ayrı soruşturma yürütülen yüksek yargı eski üyelerince kullanılan telefon hatlarına ait HTS kayıtlarının karşılaştırılarak sabit hatlarla bu kişilerin hatlarının ardışık, sistematik veya periyodik olarak aranıp aranmadığı hususunda yapılan araştırma sonucunda düzenlenen 13.09.2018 tarihli rapor ekinde bulunan şüpheli Metin Boztürk kendisi hakkında yürütülen soruşturmada müdafisi huzurunda savcılık ifadesinde; FETÖ içerisinde yer aldığını, öğretmen konumunda yaptığı toplantılarda bir sonraki toplantıyı kararlaştırdıklarını, acil durumlarda toplantıları iptal etmek veya başka konuları aktarmak için cep telefon numaralarını küçük kağıtlara kodlu olarak kaydettiklerini, son iki rakamı 99’a tamamlayacak şekilde kodladıklarını, kendi cep telefonundan asla arama yapmadığını, bu şekilde irtibat kurmanın yasak olduğunu, tedbir olarak evine olabildiğince uzak büfelerden kontörlü telefonlardan aradığını, bir büfeden sadece bir kişiyi aradığını, birkaç kişiyi arayacağı zaman farklı büfeleri gezdiğini, aynı büfeden art arda arama yapılmış olmasının arayan öğretmenin tedbire uymadığını gösterdiğini, tedbirlerin kendilerine öğretildiğini, ancak uygulanıp uygulanmadığının takibinin mümkün olmadığını beyan etmek suretiyle FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyelerinin sabit telefon hatlarını ne şekilde ve hangi amaçla kullandıklarına açıklık getirmiştir.
    Bu itibarla, ankesörlü veya sabit telefon hatlarından ardışık veya periyodik olarak aranan failin örgütün uyguladığı iletişimin gizliliğine ilişkin tedbir ve haberleşme yöntemi hakkında bilgi sahibi olduğu, özellikle ardışık aramalarda örgüt tedbirine aykırı bir şekilde birden fazla örgüt üyesinin kısa süre içerisinde aranmasının failin örgütsel toplantılara katılım gösterdiği, FETÖ/PDY ile arasında organik ve sıkı bir bağ olduğu, ardışık ve periyodik aranmaların hücre tipine uygun şekilde bir haberleşme gerçekleştirilmesine imkân verdiğinden fail aleyhine bir delil olabileceği kabul edilebilir.
    c) Genel Olarak Örgütün Yargı Yapılanması, HSYK ve Yüksek Mahkeme Üyelikleri Seçimleri
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle ilgili olarak ülke sathında yürütülen soruşturmalarda elde edilen dijital veriler, tanık beyanları, haklarında soruşturma yürütülen kişilerin etkin pişmanlık hükümleri kapsamında verdikleri ifadelerle, örgüte ilişkin açık kaynaklara da yansıyan bilgiler doğrultusunda ve Anayasal düzende devletin üç kuvvetinden biri olan yargının işlevinden ileri gelen önemi karşısında; bu örgütün, yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetlerini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihai amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü anlaşılmaktadır.
    Bu bağlamda, örgüt lideri Fetullah Gülen"in açık kaynaklara da yansıyan “Orada icabında mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın, arkadaşlara diyorum ki ben "Belki bin döktüreceksin, geriye biri dönecek, 1 milyar vereceksiniz, 10 milyonluk tazminat davası alacaksınız, önemli olan mahkûm etmektir yani, avukat da kiralayacaksınız, hâkim de kiralayacaksınız... Dünyada satın alınmayacak adam yoktur. Sadece fiyatları farklıdır. Birini az fiyata birini çok fiyata alırsın” şeklindeki beyanı, yargıda kanun dışı kadrolaşma ve bu erke egemen olma hususlarında verdiği örgütsel talimatlardan biridir.
    Örgütsel kadrolaşma açısından; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü tarafından kendi mensuplarına hâkimlik ve Cumhuriyet savcılığı sınavlarına girmeleri konusunda telkinlerde bulunulduğu, örgüt mensubu öğrencilere hâkimlik ve savcılık sınavını kazanmaları hâlinde örgütün kendilerine referans olacağının söylendiği, mülakatı geçip staja başlayan örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcısı adaylarının Adalet Akademisi ve staj döneminde de yine örgüt tarafından koordine edildiği, söz konusu adayların örgüt mensubu olduklarının anlaşılmaması için kendi başlarına, fakat örgütle irtibatı koparmayacak şekilde ev tutmalarının tavsiye edildiği, adayların beşer kişilik kapalı gruplar hâlinde örgüt tarafından finanse edilen evlerde kalmalarının sağlandığı, bu kapsamda örgüt kurallarına göre iki evin irtibat hâlinde olmasının istendiği, bu evlere murakıp adı verilen örgüt mensubu kişilerin gelerek evde kalan adaylardan bilgi alıp tavsiyelerde bulundukları,
    Bununla birlikte, örgüte ait ışık evlerinin il bazında eyalet adı altında birden çok bölgeye ayrıldığı, her bölgenin sekiz ilâ on evi kapsadığı, bölgelerden sorumlu kişilere bölge abisi/ablası adı verildiği, örgütün Türkiye Adalet Akademisi stajında adayları staj dönemlerine göre ayırdığı, bazı örgüt mensubu adaylara Türkiye Adalet Akademisi yurdunda kalmaları tavsiye edilerek bu kişilerden, örgüt lehine ya da aleyhine konuşan aday arkadaşlarının bildirilmesinin istendiği, her dönemin sorumlu abisinin/ablasının bulunduğu, evlere gelen örgüt mensubu murakıpların adaylara dinsel ve sosyal davranışları açısından telkinde bulundukları, örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcılarının T1, T2, T3, T4 ve T5 şeklinde kategorize edilerek taşra ve devre yapılanmasının oluşturulduğu, bu yapılanmalarda belirli aralıklarla organizasyon ve görüşmelerin gerçekleştirildiği,
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün yüksek yargı içerisinde de benzer şekilde bir yapılanma içerisinde hareket ettiği, bu durumun Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce düzenlenen 03.05.2018 tarihli rapordan da anlaşıldığı, söz konusu rapora göre; örgüt mensubu Yargıtay eski üyelerinin görev yapmakta oldukları hukuk ve ceza dairelerine göre gruplar oluşturulduğu, yüksek yargı eski üyelerinin aldıkları kod isimler dikkate alındığında (H1, H2, H3, C1, C2, C3, C4) şeklinde gruplandırıldıkları, Yargıtay eski üyelerinin görevde bulundukları zaman içerisinde görev yaptıkları Yargıtay Daireleri göz önünde bulundurulduğunda, “H” kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Hukuk Dairelerinde, “C” kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Ceza Dairelerinde görev yaptıkları, isimlendirmelerde yer alan 0, 1, 2, 3 rakamlarının grup içerisindeki hiyerarşiye ilişkin sıralamayı, “0” ile kodlamanın ise grup sorumlusunu gösterdiği, harf ve rakam ile gruplandırmalardan sonra (C3, H2 vb.) bazı isimlendirmelerde kullanıcının adı ve soyadının baş harflerinin eklenmesi suretiyle kod adı oluşturulduğu, “D” harfi ile yapılan gruplandırmanın “Danışma Heyetinde” bulunanları gösterdiği, Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri genel sorumlusunun “59344 ID” numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın olduğu ve bu kişinin “Danışma Heyeti” ile diğer gruplarda bulunanların irtibatını sağladığının belirtildiği,
    Yine, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyelerinin bir bölümünün hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından yapılacak seçimle belirlenmesi öngörüldüğünden, örgüt tarafından öncelikle bu seçimlerdeki, ardından da bu Kurul tarafından üyeleri belirlenen yüksek mahkemelerdeki kadrolaşmaya önem verildiği, bu doğrultuda 2010 yılındaki HSYK üyeliği seçimleri sürecinde örgüt mensuplarınca toplantı ve diğer organizasyonlar düzenlenerek hem HSYK üyeliği, hem de ardından yüksek mahkeme üyeliklerinin belirlenmesi hususunda çalışmalar yapıldığı,
    Örgütsel etkinliğin ve baskının yargısal mekanizmalarda devamlılığının sağlanabilmesi açısından, bu çalışmaların 2014 yılındaki HSYK seçimlerinde de hem hâkim ve Cumhuriyet savcılarınca hem de yüksek yargı üyelerince yapılan seçimler açısından da sürdürüldüğü tespit edilmiştir.
    3- Hata Hükümleri Çerçevesinde Silahlı Terör Örgüt Üyeliği Suçunun Değerlendirilmesi
    Bir suç örgütü, baştan itibaren suç işlemek üzere kurulmuş illegal bir yapı olabileceği gibi, legal olarak faaliyet göstermekte olan bir sivil toplum örgütünün sonradan bir suç örgütüne, hatta terör örgütüne dönüşmesi de mümkündür. Bu kapsamda önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından varlığı bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri; kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından sorumlu olacaklardır.
    Silahlı terör örgütüne üye olma suçunun doğrudan kastla işlenebildiği gözetilerek, hukuki zeminde faaliyet gösteren ve nihai amacını gizli tutması nedeniyle açıkça bilinmeyen yapılara dâhil olan örgüt mensuplarından bir kısmının, oluşumun bir terör örgütü olduğunu bilmediklerini iddia etmeleri durumunda, TCK"nın 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hata hükmü uyarınca değerlendirme yapmak gerekecektir.
    5237 sayılı TCK"nın "Hata" başlıklı 30. maddesi üç fıkra hâlinde;
    "Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır.
    Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
    Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır." şeklinde düzenlenmiş iken, 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun"un 4. maddesi ile eklenen; "İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz" biçimindeki dördüncü fıkra ile son hâlini almıştır.
    Maddede çeşitli hata hâlleri düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrasında suçun maddi unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir.
    İkinci fıkra ile, kişinin suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususundaki hatasından yararlanması öngörülmüş, buna göre, kardeşi olduğunu bilmediği bir kişiyi öldüren failin, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerinden olan kardeşini öldürmekten değil, kasten öldürmenin temel şeklinden sorumlu olacağı, değersiz zannederek değerli bir kolyeyi çalan fail hakkında ise değer azlığı hükmünün uygulanacağı ilke olarak kabul edilmiştir.
    Üçüncü fıkrada, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait şartların gerçekleştiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağı hüküm altına alınmış olup fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata hâlleri düzenlenmiştir. Failin bu fıkra hükmünden yararlanabilmesi için bulunduğu durum itibarıyla hatasının kaçınılmaz olması gerekmektedir.
    Maddeye 5377 sayılı Kanun"la eklenen dördüncü fıkrada ise, kişinin işlediği fiilden dolayı kusurlu ve sorumlu tutulabilmesi için, bu fiilin bir haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre fail, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu konusunda kaçınılmaz bir hataya düşmüşse, diğer bir ifadeyle, eyleminin hukuka aykırı olmadığı, haksızlık oluşturmadığı, meşru olduğu düşüncesiyle hareket etmişse ve bu yanılgısı içinde bulunduğu şartlar bakımından kaçınılmaz nitelikte ise artık cezalandırılmayacaktır. Hatanın kaçınılmaz olduğunun belirlenmesinde, kişinin bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre şartları göz önünde bulundurulacaktır.
    Üçüncü ve dördüncü fıkraların uygulanması yönüyle kişinin kaçınılmaz bir hataya düşmesi şartı aranmakta olup hatanın kaçınılabilir olması durumunda kişi kusurlu sayılacak, diğer bir ifadeyle fiilden dolayı sorumlu tutulacak ancak bu hata temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınacaktır.
    Konumuza ilişkin olarak maddenin birinci fıkrasının daha ayrıntılı ele alınmasında fayda bulunmaktadır.
    Maddenin birinci fıkrasının gerekçesinde; "Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür veya yaralanır. Örnek olarak verilen bu olaylarda failin bilgisi gerçeğe uysaydı; işlediği fiil haksızlık teşkil etmeyecekti. Bu nedenle hata hâlinde kasten işlenmiş bir suçtan söz etmek mümkün değildir.
    Fıkrada ayrıca, maddî unsurlarda hata hâlinde, taksirle sorumluluğa ilişkin hükme yer verilmiştir. Buna göre, meydana gelen neticeye ilişkin olarak gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı böyle bir netice ile karşılaşılmazdı şeklinde bir yargıya ulaşılabiliyorsa; taksirle işlenmiş bir suç söz konusu olur. Ancak bu durumda neticenin taksirle gerçekleştirilmesinin kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir. Bu nedenle, kendisinin sanarak başkasının çantasını alan kişinin yanılgısında taksirin varlığı kabul edilse bile; kanunda hırsızlık fiilinin ancak yararlanma kasdıyla işlenebileceği belirtildiği için; böyle bir olay dolayısıyla ceza sorumluluğu doğmayacaktır. Buna karşılık, av hayvanı zannederek gerçekte bir insana ateş edip onun ölümüne neden olan kişinin bu hatasında taksiri varsa, adam öldürme kanunda taksirle işlenen bir suç olarak da tanımlandığı için, böyle bir olayda fail, taksirle adam öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacaktır..." açıklamalarına yer verilmiştir.
    Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olup bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik ya da hatalı bilgi, maddi unsurlara ilişkin bir hatadır. Bu hatanın kastın varlığına engel olacak düzeyde bulunması hâlinde sanığa ceza verilmeyecektir. Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır. Maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde, hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâlinin saklı olduğu belirtildiğinden, taksirle de işlenebilen bir suçun maddi unsurlarında tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu hataya düşülmesi kusurluluğu ortadan kaldırmayacaktır. Örneğin, gerekli dikkat ve özeni göstermeden gece gördüğü karartıya av hayvanı olduğunu düşünerek ateş eden ve bir kişinin ölümüne neden olan fail, taksirle öldürmeden sorumlu olacaktır.
    Öğretide bu konuya ilişkin olarak; "Suçun maddi unsurlarında hata, suçun maddi unsurlarına ilişkin olarak somut olayda failin tasavvuru ile gerçeğin birbirine uymamasını ifade eder. Örneğin avcının, çalılıkta hareket eden insanı, av hayvanı sanarak ateş etmesi durumunda fail, insan öldürme suçu açısından kasten hareket etmiş sayılmayacaktır." (Artuk/Gökcen, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 13. Baskı, s. 642.), "Suçun maddi unsurlarında hata (unsur yanılgısı), müşahhas bir olayda suçun maddi unsurlarına müteallik hususlardaki bilgisizliği, eksik veya yanlış bilgiyi ifade eder. Bir başka ifadeyle, faildeki müşahhas olaya ilişkin tasavvurun gerçekle bağdaşmaması hâlidir. Bu hata, suça ilişkin kastı ortadan kaldırır. Bu hata hâlinde kasten işlenmiş bir haksızlıktan bahsetmek mümkün değildir. Failin bilgisi veya tasavvuru gerçeğe uysaydı; işlediği fiilin bir haksızlık teşkil etmeyeceği muhakkak olmalıdır" (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi Genel Hükümler, Seçkin, 1. Baskı, 2005, s. 421.) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
    Failin, isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK"nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yaralanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hâli de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK"nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir.
    Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün, Devletin Anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olan nihai amacını gerçekleştirmek için “mahrem alan” şeklinde örgütlenmesi ve devletin silahlı kuvvetlerindeki unsurları dikkate alındığında gerekli ve yeterli örgütsel güce sahip olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Örgütün bu amaç ve yöntemlerini bilen örgüt mensuplarının örgütteki konumları gözetilerek cezalandırılacağı da açıktır. Örgütlenme piramidine göre, beş, altı ve yedinci kat ve kural olarak üç ve dördüncü katlarda bulunan örgüt mensuplarının bu durumda olduklarının kabulü gerekmektedir. Ancak önce dini bir kült, ardından da terör örgütü hâline dönüşen FETÖ/PDY’nin, başlangıçta bir ahlak ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve genellikle böyle algılanması, örgütün gayrimeşru amaçlarını gizleyip alenen kriminalize olmamaya çalışması ve örgütün kurucusu ve yöneticisi Fetullah Gülen hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen beraat kararının onanarak kesinleşmesi karşısında, özellikle örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan diğer katlardaki örgüt mensupları tarafından bilinip bilinmediğinin olaysal olarak TCK’nın 30. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
    Bu bağlamda söz konusu değerlendirme yapılırken, ülke çapında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili dava dosyalarında yer alan belgeler, mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihai amacının açıkça ortaya konularak devleti ve hükûmeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansasyonel olayların kamuoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması hususları gözden kaçırılmamalıdır. Bu nitelikli çok sayıda olay arasında, 7 Şubat 2012 tarihli MİT krizi, gayri hukuki iletişimin dinlenmesi kararları aracılığıyla elde edilmiş hukuka aykırı bulgulara dayandığı ve suç unsurlarının da oluşmadığı gerekçeleriyle kovuşturmaya yer olmadığı kararlarına konu olan 17/25 Aralık 2013 tarihli operasyonlar ile 1 Ocak ve 19 Ocak 2014 tarihli MİT tırlarının durdurulması hadiselerini saymak mümkündür.
    Ayrıca, Milli Güvenlik Kurulunun 26.02.2014 ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirdiği müteaddit toplantılarında alınan ve kamuoyu ile paylaşılan kararlarda; FETÖ/PDY’nin, milli güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan, devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, illegal ekonomik boyutu bulunan, diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapılması ve bu terör örgütü ile devletin tüm kurum ve birimleri ile birlikte etkin bir mücadele edilmesine dair kararların alınması, aynı tespit ve açıklamaların devlet ve hükûmet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamuoyu ile paylaşılması gibi olguların da gözardı edilmemesi gerekir.
    II- SANIK HAKKINDAKİ MAHKÛMİYET HÜKMÜNÜN; SANIĞIN 19.06.2019 ve 21.06.2019 TARİHLİ TEMYİZ DİLEKÇELERİ VE TEMYİZ NEDENLERİNİ BİLDİRDİĞİ 29.07.2019 TARİHLİ EK DİLEKÇESİNE HASREN VE 5271 SAYILI CMK"NIN 289. MADDESİNDE SAYILAN HUKUKA KESİN AYKIRILIK HÂLLERİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ:
    1- SAV: Sanık; Yargıtay Üyelerinin ağır cezayı gerektiren suçüstü hâli hariç yakalanamayacakları, sorguya çekilemeyecekleri ve tutuklanamayacakları kuralının ihlal edildiğini, suçüstü hâlinin de bulunmadığını, mütemadi suç hükümleriyle suçüstü hükümlerinin birbirine karıştırıldığını, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının görev ve yetkisinin bulunmadığını, yargılama mercisinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğunu, kovuşturma makamlarının kanun hükmünde kararnameyle değiştirilmesinin ve yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasının bu yönüyle de "kanuni hâkim ilkesi"ne ve "adil yargılanma ilkesi"ne aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Sanığın bu yöndeki temyiz itirazlarıyla bağlantılı olması nedeniyle CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan "Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması" ve (d) bendinde yer alan "Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi" hâlleri açısından birlikte değerlendirilmiştir.
    Değerlendirme;
    Sanığın söz konusu itirazlarının değerlendirilebilmesi açısından, konunun geniş bir perspektif içerisinde ve birkaç başlık hâlinde ayrıntılı olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
    A- Yargıtay
    Devletin hukuk düzeninin gerçekleştirilmesini ve korunmasını amaçlayan yargı fonksiyonunun, bireylerin kendi aralarında ya da devletle olan hukuki uyuşmazlıklarını kesin olarak çözme niteliğine sahip olması, bu fonksiyonu ifa eden devlet organlarının da buna uygun niteliklerle donatılmasını gerektirmektedir (Bülent Tanör - Necmi Yüzbaşıoğlu, 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, 17. Bası, Beta Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2018, s. 476.). Nitekim, Anayasa"nın "Yargı Yetkisi" başlıklı 9. maddesinde bu husus; "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır" biçiminde ifade edilmektedir.
    Anayasa"nın 142. maddesinde, mahkemelerin kuruluşunun, görev ve yetkilerinin, işleyişinin ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği öngörülmekle birlikte, yargı kollarında yer alan yüksek mahkemeler yönünden kanunilik esasının ötesinde bu mahkemelerin niteliklerine, üyelerinin ne şekilde atanacağına ya da seçileceğine, görev ve yetkilerinin neler olduğuna dair konular doğrudan doğruya Anayasa"da hüküm altına alınmıştır.
    Ülkemizdeki yargı kolları arasında yer alan adli yargı; diğer yargı kollarının (anayasa yargısı ve idari yargının) görevine girmeyen davaların çözümlendiği olağan ve genel yargı kolu olup teşkilat yapısı ilk derece mahkemeleri, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay olmak üzere üç derecelidir (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, 3. Baskı, Ekin Basın Yayın Dağıtım, Ocak 2019, s. 1033-1034.).
    Anayasa"nın 154. maddesi uyarınca Yargıtay, adli yargı içerisinde Anayasal boyutta bağımsız ve tarafsız bir yüksek mahkeme olarak düzenlenmiştir. Yargıtayın yargısal görevleri aynı maddenin birinci fıkrasında; "Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar" şeklinde hüküm altına alınmıştır.
    Aynı maddenin ikinci fıkrasında, Yargıtay üyelerinin birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından Hâkimler ve Savcılar Kurulunca üye tam sayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçileceği, beşinci fıkrasında da bu mahkemenin kuruluşunun, işleyişinin, başkan, başkan vekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin niteliklerinin ve seçim usullerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği öngörülmüştür.
    Anayasa"da yer alan bu düzenlemeler doğrultusunda hazırlanan 2797 sayılı Yargıtay Kanunu 08.02.1983 tarihli ve 17953 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, bu Kanun"un 1. maddesinde Yargıtayın, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı mercisine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercisi olup, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile bu Kanun ve diğer kanunların hükümlerine göre görev yapan bağımsız bir yüksek mahkeme olduğu vurgulanmıştır.
    Böylelikle, Yargıtayın Anayasa"da ve 2797 sayılı Kanun"da tanımlanan temel görevleri, fonksiyonları ve bu kapsamda güvence altına alınan yargısal yetkileri dikkate alındığında; genel olarak devlet yapılanmasında, özelde de yargı kolları arasında yer alan son derece özel ve hassas makamlardan biri olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
    B- Yargıtay Üyelerinin Hukuki Durumları ve Adli Suçlarıyla İlgili Soruşturma ve Kovuşturma Usulüne Dair 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nda Yer Alan Düzenlemeler
    Adaletin kendisinin ve dağıtılmasının toplumdaki öneminin bir yansıması olarak hâkimlik mesleği, toplum hayatında her zaman çok önemli bir yere ve göreve sahip olmuştur. Hâkim; bir uyuşmazlığı çözerken, suçluyu tespit edip cezalandırırken, bir hakkı sahibine teslim ederken kişilerin hak ve özgürlüklerine, bireysel ya da toplumsal yaşam alanlarına herkesten çok daha fazla temas edebilmektedir. Yine hâkim, yargılama ve hüküm verme yetkisini kullanırken devlet ile bireyler arasındaki uyuşmazlıkları da çözüme bağlamakta ve bu bağlamda devlet organlarının kullandığı yetkinin hukukiliğini denetleyebilmektedir. Bu nedenle hâkimlik mesleği, özel bir statü olarak Anayasa ile teminat altına alınmıştır. Anayasa"nın 138. maddesinde “mahkemelerin bağımsızlığı”, 139. maddesinde “hâkimlik ve savcılık teminatı” konularında ayrıntılı güvencelere yer verilmiş, 140. maddesinde ise “hâkimlik ve savcılık mesleği” hakkında bu güvenceler doğrultusunda düzenlemeler getirilmiştir.
    Hâkimlerin suç işlemeleri hâlinde cezai sorumluluklarının bulunduğu, çağdaş hukuk sistemlerinin ortak kabulüdür. Bir hâkimin göreviyle ilgili ya da kişisel bir suç işlemesi mümkün olup bu durumda kişinin hâkim olması nedeniyle işlediği suçun yaptırımsız kalması düşünülemez. Bu nedenle, hukuk sistemimiz içinde hâkimlerin görevleriyle ilgili ya da kişisel nitelikte işledikleri ve suç oluşturan eylemlere ilişkin Anayasa, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu, 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu gibi kanunlarla kural olarak özel soruşturma ve kovuşturma usulleri ve mercileri öngörülmüştür.
    Yargıtay Üyelerinin hukuki durumları 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nda düzenlenmiş olup gelinen noktada, anılan Kanun’un, Yargıtay Üyelerine atılı suçların kovuşturma usullerine ilişkin suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan ve sonradan değiştirilen hükümleriyle, bu hükümlerde yapılan değişikliklere dair gerekçelerin irdelenmesi gerekmektedir.
    Gerek Anayasa"nın 154. gerekse Yargıtay Kanunu"nun 1. maddelerine göre, bağımsız bir yüksek mahkeme olan Yargıtayın kuruluş amacı ve genel görevi, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı mercisine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercisi olup bu bakımdan Yargıtay Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapması tali bir görevdir. Söz konusu tali görev, Yargıtay Kanunu"nun “Yargıtay Daire ve Kurullarının Görevleri” başlıklı ikinci bölümünde yer alan “Yargıtayın görevleri” başlıklı 13. maddesinin ikinci bendinde; “Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve bunların kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak” şeklinde tanımlanmıştır.
    Bu doğrultuda, 2797 sayılı Kanun"un “Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının Görevleri” başlıklı 15. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca; “Yargıtay Başkan ve üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ile yargılama görevi özel kanunlarınca Yargıtay Genel Kurullarına verilen kişilere ait davaları ilk mahkeme olarak görmek ve hükme bağlamak” Ceza Genel Kurulunun görevleri arasında sayılmışken, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 680 sayılı KHK"nın 4. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun"un 3. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan düzenlemeyle ilgili fıkrada yapılan değişiklik sonucunda, Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda Genel Kurulların görevi; “İlk derece mahkemesi olarak ilgili dairelerce verilen hükümlerin temyiz yoluyla incelemesini yapmak”la sınırlandırılmış, böylelikle 2797 sayılı Kanun"da ve özel kanunlarda sayılan kişilerin işledikleri kişisel suçlar yönünden Genel Kurulların ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma yetkisi kaldırılmıştır.
    Bu düzenlemeyle bağlantılı olarak, 2797 sayılı Kanun"un, Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı yapılacak inceleme, soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 46. maddesi de suç tarihi itibarıyla;
    “Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir.
    Birinci Başkanlık Kurulu kendisine intikal eden veya ettirilen ihbar ve şikayetleri inceleyerek soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte gördüğü takdirde, ilk soruşturma yapılması için ceza dairesi başkanlarından birini görevlendirir. Aksi takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Bu karar kesindir.
    Soruşturma ile görevlendirilen başkan, soruşturmayı ikmal ettikten sonra evrakı Birinci Başkanlık Kuruluna gönderir.
    Soruşturmayı yapan ceza dairesi başkanı sorgu hakiminin yetkisini haiz olup Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ilk soruşturmaya ait hükümlerini uygular. Vereceği tutuklama ve tutuklamanın kaldırılması veya kefaletle salıvermeye ait kararları Birinci Başkanlık Kurulunun onaması ile tekemmül eder.
    Birinci Başkanlık Kurulu, incelediği evrakı eksik bulursa soruşturmayı yapan başkana tamamlattırır. Son soruşturmanın açılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına, aksi halde son soruşturmanın açılmasına karar verir ve görevle ilgili suçlarda Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kuruluna tevdi olunmak üzere dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Evrakın işlemden kaldırılmasına dair verilen kararlar kesindir.
    Sanık, Ceza Genel Kurulunca verilen kararın tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde yeniden incelenmesini isteyebilir.” şeklinde düzenlenmişken, bu maddenin beşinci fıkrasında 680 sayılı KHK"nın 5. maddesiyle değişiklik yapılarak bu kişilerin kişisel suçlarında kovuşturma makamı “Yargıtay Ceza Genel Kurulu” yerine “Yargıtay ilgili ceza dairesi” olarak yeniden belirlenmiş ve maddenin altıncı fıkrası da yürürlükten kaldırılmıştır. Yine bu değişiklik de 7072 sayılı Kanun"un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
    Son olarak, 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesinin yürürlükten kaldırılan altıncı fıkrası bu kez 690 sayılı KHK"nın 2. maddesiyle yeniden düzenlenmiş ve bu fıkra;
    “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü halinde genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezlekeyle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Hâkim kararı gerektiren işlemlere dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talepleri ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara yapılan itirazlar hakkında, soruşturma konusu suçların en ağırına bakmakla görevli Yargıtay ceza dairesini numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı tarafından karar verilir. Suçun son numaralı ceza dairesinin görevine girmesi halinde talebi inceleme yetkisi Birinci Ceza Dairesi Başkanına aittir. Hâkim kararı gerektiren işlemlerde başkanın verdiği kararlara karşı yapılan itirazı numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı inceler. Son numaralı daire başkanının kararı, Birinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından incelenir. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır.” biçiminde son hâlini almış ve bu düzenleme de 7072 sayılı Kanun"un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
    Söz konusu değişikliklerle birlikte, 2797 sayılı Kanun"un “Dairelerin Görevleri” başlıklı 14. maddesinde yine 680 sayılı KHK"nın 3. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun"un 2. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan değişiklik sonucunda bu maddeye “Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması halinde Birinci Başkanlık Kurulu bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebilir. Bu durumda, görevlendirilen dairenin bakmakta olduğu işler, bir sonraki takvim yılı beklenmeksizin Birinci Başkanlık Kurulu tarafından başka dairelere verilebilir.” biçiminde (f) bendi eklenmiştir.
    2797 sayılı Kanun"un 14 ve 46. maddelerinde yapılan değişiklikler üzerine toplanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca öncelikle 11.07.2017 tarih ve 245 sayı ile; söz konusu düzenlemelere yer verildikten sonra “kovuşturma işlemlerini yürütmek üzere Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevlendirilmesine” karar verilmiş ve bu karar 18.07.2017 tarihli ve 30127 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, ardından da aynı Kurul tarafından 03.10.2017 tarih ve 306 sayı ile; "18.07.2017 tarih, 30127 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 11.07.2017 tarihli ve 245 sayılı kararının gereği düşünüldü bölümündeki "Yukarıda sayılan düzenlemeler ışığında" ibaresinden sonra gelmek üzere "2797 sayılı Yargıtay Kanunun 46. maddesi uyarınca diğer Dairelerin görev alanına girmeyen kişisel suçlarla ilgili yapılacak" ibaresinin eklenmesine karar verilerek Yargıtayın diğer ceza dairelerinin kendi görev alanlarına giren konularda ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapacakları hususuna açıklık getirilmiş ve Yargıtay ceza daireleri arasında bu konudaki yorum farklılıkları ortadan kaldırılmıştır.
    Yargıtay Başkanlık Kurulunca yapılan bu düzenlemelerle, terör suçlarından kaynaklanan davalara ilişkin hem temyiz incelemesi, hem de çok sayıda ilk derece yargılaması yapmakta olan Yargıtay 16. Ceza Dairesinde bu davaların yarattığı iş yoğunluğundan kaynaklanan zorunluluk nedeniyle, bu davalara ve 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesi uyarınca yapılacak yargılamalara konu kişilerin makul sürede yargılanma haklarının korunması amaçlanmıştır. Öte yandan, söz konusu düzenlemeler olağanüstü mahkeme kurulması niteliğinde olmayıp herhangi bir dairenin bakmakla görevli olduğu suç açısından, örneğin sahtecilik suçu açısından yaşanacak bir iş yoğunluğunun getireceği zorunluluk karşısında, ilgili ceza dairesinin bu suçtan dolayı yapacağı ilk derece yargılamalarının da alınacak aynı türden kararlarla başka bir ceza dairesine devredilmesi söz konusu olabilecektir.
    2797 sayılı Kanun"da sayılan kişilerin işledikleri iddia olunan kişisel suçlarla, özellikle bu suçların ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenmesi durumuna ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerinde yapılan değişikliklerin gerekçeleri, söz konusu değişikliklere dair ilgili maddeleri sonradan aynen kabul edilerek kanunlaşan 680 ve 690 sayılı KHK"ların komisyon raporlarında açıklanmıştır.
    680 sayılı KHK"nın komisyon raporlarında, Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarda sayılan diğer kişilerin kişisel suçlarına ilişkin kovuşturma makamının “Yargıtay Ceza Genel Kurulu” yerine “Yargıtay ilgili ceza dairesi” olarak değiştirilmesinde; bu kişilerin kişisel suçlarından dolayı yargılanmalarında etkinliği artırmanın amaçlandığı, Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması hâlinde Birinci Başkanlık Kurulunun bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebileceğine ilişkin düzenlemeyle de Yargıtayın bu davalardan kaynaklanan iş yükünün hafifletilmesinin hedeflendiği belirtilmiştir.
    690 sayılı KHK"nın komisyon raporlarında da, bu KHK ile yapılan söz konusu düzenlemelerle ağır cezalık suçüstü hâllerinde ilgili ceza dairesi tarafından yapılacak kovuşturmalarda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma ve iddianame düzenleme yetkisine açıklık getirildiği, hâkim kararlarının alınma usulü ile bu kararlar ve takipsizlik kararlarına itirazlara bakacak mercilerin belirlendiği ifade edilmiştir.
    Söz konusu hukuki düzenlemeler birlikte ele alındığında;
    Konumuza ilişkin olarak; Yargıtay üyelerine atılı suçun "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli" kapsamında işlenmesi durumunda, bu suçun görev suçu ya da kişisel suç olup olmadığının önemi bulunmamaktadır. Bu hâlde soruşturma ya da kovuşturma izinleri alınmasına gerek bulunmaksızın, dolayısıyla 2797 sayılı Kanun"da düzenlenen güvenceler uygulanmaksızın genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.
    Öte yandan, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun 46. maddesinin altıncı fıkrasında “ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen kişisel suçlar” bakımından ise kovuşturma makamı açıkça Yargıtayın ilgili ceza dairesi olarak gösterilmiştir.
    C- Silahlı Örgüt Suçunun Niteliği, Soruşturma ve Kovuşturma Usul ve Makamlarına İlişkin CMK ve 2797 sayılı Kanun"daki Düzenlemeler Bakımından Bu Suçun Değerlendirilmesi
    1) Silahlı Örgüt Suçunun Nitelikleri
    a) Genel Olarak
    TCK’nın 314. maddesinin birinci fıkrasında yer alan suçları işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak veya yönetmek ya da bu örgüte üye olmak fiilleri, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçuna nazaran daha ağır cezayı gerektiren müstakil suçlar olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla örgütlü suçluluğun özel bir türü olarak öngörülen "silahlı örgüt" suçu ile ihlal edilen ve ceza ile korunan hukuki değer, devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek için çeteleşerek oluşturulan tehlikeli suç ve suçluluk ortamının giderilmesine ilişkin kamusal yarardır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Millete ve Devlete Karşı Suçlar, 1. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara, 2016, s. 398-399.).
    Nitekim Yargıtayın istikrar kazanan uygulamalarına göre; devletin güvenliğini, Anayasal düzeni ve bu düzenin işleyişini koruma amacıyla düzenlenen dava konusu suçun, herhangi bir kamu göreviyle bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenmesi zorunlu olmadığı gibi, "özgü suç" niteliği taşımayan bu suç açısından failin memur olması suçun kurucu unsuru da değildir. Dolayısıyla sanığa atılı silahlı terör örgütü üyeliği suçunun kişisel suç niteliğinde olduğu açıktır.
    Öte yandan, ağır ceza mahkemesinin görevi, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun"un 12. maddesiyle düzenlenmiş olup, bu maddeye göre; "Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, Türk Ceza Kanununda yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmî belgede sahtecilik (m. 204/2), nitelikli dolandırıcılık (m. 158), hileli iflâs (m. 161) suçları, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısmının Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (318, 319, 324, 325 ve 332. maddeler hariç) ve 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar ile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakmakla ağır ceza mahkemeleri"nin görevli olduğu hüküm altına alınmıştır. Aynı madde ile Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler de saklı tutulmuştur. Söz konusu düzenleme karşısında, silahlı örgüt suçunun ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlardan olduğu da açıktır.
    b) Suç Teorisi Bakımından Silahlı Örgüt Üyeliği Suçu
    ba- Mütemadi Suç Kavramı
    Ceza hukuku doktrininde; kendisine bağlı olan hukuki hükümler bakımından önem taşıyan ve hareket tarafından meydana getirilmek veya engel olunmamak suretiyle oluşturulan dış alemdeki değişiklik, “netice” olarak adlandırılmaktadır. Suçun maddi unsuru bakımından dikkate alınacak netice ise, sadece suçun kanuni tanımında yer alan, hukuki değer taşıyan dış alemdeki değişikliktir (Sulhi Dönmezer - Sahir Erman, Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku, Cilt II, 14. Bası, Der Yayınları, İstanbul, 2019, s. 97; Kayıhan İçel - Füsun Sokullu Akıncı – İzzet Özgenç – Adem Sözüer – Fatih. S. Mahmutoğlu – Yener Ünver, Suç Teorisi, 2. Kitap, 2. Bası, Beta Yayınları, Eylül 2000, s. 67.).
    Doktrinde suçun sonuç alt unsuru bakımından yapılan ayrımlardan biri; ani ve mütemadi (kesintisiz - sürekli) suç ayrımıdır. Buna göre; hareketten doğan neticenin devam etmeyip derhal sona erdiği suçlara ani suç, neticenin devam ettiği suçlara ise mütemadi suç adı verilmektedir. Bununla birlikte, kesintisiz bir suçun varlığı için suçtan doğan hukuka aykırı durumun yani suçun eserinin bir süre devam etmesi yeterli olmamaktadır. Mütemadi suçta devam eden şey neticenin kendisi olup bu devam ettikçe suç da işlenmektedir. Dolayısıyla, kesintisiz suçlar, bu suçun hukuki konusunu oluşturan hak ve menfaatin ihlaline devam edildiği sürece icra edilmiş olmaktadırlar (Sulhi Dönmezer – Sahir Erman, s. 102.). Diğer bir ifadeyle, bu suçların kanuni tanımında gösterilen sonucun her an yeniden meydana gelmesi, devam etmesi gerekmektedir (Uğur Alacakaptan, Suçun Unsurları, Sevinç Matbaası, Ankara, 1970, s. 48.). Alman doktrininde savunulan görüşlerden biri de; mütemadi suçlarda suç tipinde tarif edilen hareketin başlamasıyla suç kural olarak tamamlanmaktaysa da, hukuka aykırı durumun sonlanmasıyla bittiği yönündedir (Bernd Heinrich, Ceza Hukuku Genel Kısım – 1, Cezalandırılabilirliğin Temel Esasları Tamamlanmış ve Teşebbüs Edilen Suçlarda Suçun Yapısı, Editör: Yener Ünver, Adalet Yayınevi, Ankara – 2014, s. 95.). Kunter"e göre de, suçun bitme anı tamamlanmasından sonra gelmekte olup bitme anı temadinin bittiği andır (Nurullah Kunter, Suçun Maddi Unsurları Nazariyesi (Hareket – Netice – Sebebiyet Alâkası, İstanbul 1955, s. 94.).
    Mütemadi suçun tanımına dair hem diğer yabancı hukuk doktrinlerinde, hem de Türk Hukukunda birlik bulunmamaktadır. Söz gelimi, bu suçlarda hareketin devam ettiği, neticenin devam ettiği, hem hareket hem neticenin devam ettiği ya da hukuka aykırılığın devam ettiği görüşleri öne sürülmektedir (M. Emin Artuk – Ahmet Gökcen – M. Emin Alşahin – Kerim Çakır, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara – 2017, s. 267.). Nitekim doktrinde Özgenç ve Koca – Üzülmez; neticenin hareketin bir sonucu olduğunu, bu bağlamda, neticenin devamının hareketin sürdürülmesiyle mümkün olduğunu, dolayısıyla mütemadi suçta devam eden şeyin netice değil, esasen suçun kanuni tanımında gösterilen hareket olduğunu, böylelikle mütemadi suçun, kanuni tanımda gösterilen hareketin icrasının devam ettiği suçlar olduğunu ifade etmektedirler (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 13. Bası, Seçkin Yayıncılık, Eylül 2017, s. 176; Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 10. Baskı, Seçkin Yayınları, Eylül 2017, s. 123.).
    Bununla birlikte, Alman Yüksek Mahkemesi 4. Ceza Dairesi, vergi suçlarına dair bir kararında mütemadi suçu; “Failin suç unsurlarını muayyen bir müddet devam ettirmek iradesi ile fiili ika etmesi ve iradesinin de buna müteveccih bulunması gerekmektedir” şeklinde; İsviçre Federal Mahkemesi ise; “Gayri hukuki durumu bertaraf etmek failin iktidarı dahilinde olduğu hâlde, bu duruma nihayet vermediği müddet içinde suç işlenmektedir” şeklinde tanımlamıştır. İsviçre Federal Mahkemesi söz konusu ifadeyle, mütemadi suçta karakteristik olan özelliğin hukuka aykırı durumun devam etmesi olduğunu değerlendirmiştir (Ayhan Önder, Mütemadi Suç, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 29, Sayı: 1-2, 1963, s. 82.).
    Mütemadi suçta hukuka aykırı durumun her an yeniden kendini yenilemesi failin iradi davranışının eseri olmalıdır. Dolayısıyla mütemadi suç, failin iradi davranışının kesintiye uğradığı anda işlenmiş olmaktadır. Kural olarak hukuka aykırı duruma son verilmesi anı, kesintinin gerçekleştiği, yani suçun işlendiği andır (Zeki Hafızoğulları – Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara – 2016, s. 189-190.). Bu doğrultuda doktrinde benzer biçimde, mütemadi suçlarda fiilin icrası devam ettiği sürece, fiilin ifade ettiği haksızlığın da işlenmeye devam ettiği, sadece haksız duruma sebebiyet vermenin değil, onun sürdürülmesinin de kanuni tipi gerçekleştirdiği kabul edilmektedir (Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, s. 124.).
    Mütemadi suçlarda temadinin ne zaman biteceği konusunda farklı ihtimaller gündeme gelebilmektedir. Nitekim suç, söz gelimi mağdurun ölümü gibi doğal nedenlerle sona erebileceği gibi yine mağdurun kaçması ya da üçüncü kişilerin müdahalesiyle de son bulabilecektir. Diğer yandan, failin eylemine son verebilme iktidarını kaybetmesi de temadinin bitmesine neden olmaktadır. Failin yakalanması veya tutuklanması hâlinde temadinin bitmesi için, bu işlemlerin aynı zamanda onun temadiye son verme olanağını da ortadan kaldırmış olmasına bağlıdır.
    bb- Sonuçları Açısından Silahlı Örgüt Üyeliği Suçu
    Doktrinde örgüte üye olmakla ilgili çokça tanım yapılmakta olup bu tanımlardan biri de; örgütü kuranlar veya yönetenler dışında kalmakla birlikte, örgütün amaçlarını benimseyerek verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere, örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmak şeklinde ifade edilmektedir (Vesile Sonay Evik, Cürüm İşlemek İçin Örgütlenme, Prof. Dr. Çetin Özek Armağanı, İstanbul 2004, s. 256 vd.).
    Yargıtayın istikrar kazanan uygulamalarına göre de; örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dâhilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.
    Diğer bir ifadeyle, fail açık veya zımni beyanıyla örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde yer almayı, bu kapsamda, bu katılımının tek bir fiil için değil sürekli bir hâl almasını, örgütün amacı çerçevesinde verilen emirleri yerine getirmeyi, bu kapsamda kişisel iradesini örgütsel faaliyetlerde örgüt iradesinin emrine terk etmeyi kabul etmiş ise örgüte üye olma iradesiyle hareket ettiği kabul edilmelidir (Önder Tozman, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara – 2017, s. 266; Erkan Sarıtaş, Suç İşlemek Amacıyla Örgütlenme Suçları, (TCK m. 220 – 221), 1. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul – 2018, s. 465 – 466.).
    Örgüt üyesinin, örgütsel eylemlere maddi bir katkı sunmuş olması gerekmemektedir. Bir kimsenin, örgütün emir ve komutası içerisinde yer aldığını bilmesi ve bu çerçevede verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olması, örgüt üyesi olarak kabulü için yeterlidir. Zira emir komuta zinciri içerisinde verilecek görevleri ifaya hazır olmak da asgari düzeyde de olsa örgütün hayatta kalmasına bir katkıyı yansıtmaktadır (Erkan Sarıtaş, s. 474.).
    Gerçekten de, suç örgütü, suçun konusunu oluşturan kamu düzeni, kamu barışı ve kamu güvenliği açısından başlı başına bir tehlike oluşturduğundan, suç için örgütlenme fiilleri bağımsız suç tipleri olarak düzenlenmiş olup bu tehlikelilik durumunu ilk kez meydana getiren kişiler örgütün kurucuları ve bu tehlikelilik hâlini yönlendiren kişiler de örgütün yöneticileri iken, örgütsel iradeye boyun eğerek bu tehlikeliliğin devamı ve somut eylemlere dönüştürülmesini sağlayan da örgütün üyeleridir. Dolayısıyla faillerin sürekli bir şekilde örgütsel iradenin emir ve talimatlarını yerine getirmeye hazır olmaları da örgütsel yapının mevcudiyeti yönünden son derece önemli olup ortaya çıkan tehlikeliliğe önemli bir katkı sağlamaktadır.
    Doktrinde kabul edilen ortak görüş ve Yargıtay kararlarında istikrar kazanan uygulama, örgüt üyeliği suçunun mütemadi suçlardan olduğu yönündedir. Bu nedenle, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan bir örgüte katılma hâlinde suç, örgütün hiyerarşik yapısına bağlılık devam ettiği sürece işlenmeye devam edilmektedir. Dolayısıyla örgütün hiyerarşik yapısına bağlılığın sona erdiği anda temadi bitmektedir (İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, 10. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara – 2017, s. 25.). Bu bağlamda örgüte üye olma fiili, örgütün hiyerarşik bünyesine dâhil olmakla birlikte tamamlanmakta ise de suç sona ermemekte ve fail, örgüt üyesi olarak kaldığı sürece suç da devam etmektedir (Fatih Yurtlu, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu [TCK m. 220], Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara – 2013, s. 99; Erkan Sarıtaş, s. 480.).
    2) Suçüstü Hâli Kavramı ve Genel Olarak Mütemadi Suçlarda Uygulanması
    a) Suçüstü Hâli Kavramı
    Genel olarak bir ceza usul hukuku kurumu olarak düzenlenen suçüstü hâli kavramına Anayasa"da ve özel soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen birtakım kanuni düzenlemelerde hukuki sonuçlar atfedilmiştir. Bunlardan en önemlisi de, kural olarak adli suçların soruşturulması ve kovuşturulmasında genel hükümlere göre işlem yapılmasını düzenleyen normların uygulanmasını, bazı kamu görevlilerinin ifa ettikleri görevlerin niteliğinden kaynaklanan yasama dokunulmazlığı, hâkimlik teminatı gibi evrensel ilkelerin iç hukuka yansıması olarak öngörülen düzenlemelerle engelleyen güvenceleri ağır cezalık suçlar yönünden ortadan kaldırmasıdır.
    5271 sayılı CMK"nın yürürlüğe girmesinden önce suçüstü hâli; 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu"nun (CMUK) “Tevkif, muvakkat yakalama ve salıverme” başlıklı Dokuzuncu Faslında yer alan 127. maddesinin üçüncü fıkrasında; “İşlenmekte olan suç, meşhud suçtur” şeklinde ve “asıl meşhud suç” olarak tanımlanmış, aynı maddenin dördüncü fıkrasında da “Henüz işlenmiş olan suç ile suçun işlenmesinden hemen sonra zabıta veya suçtan zarar gören şahıs yahut başkaları tarafından takib edilerek veya suçun pek az evvel işlendiğini gösteren eşya veya izlerle yakalanan kimsenin işlediği suç” biçiminde “suçüstü karinesi” öngörülmüştü. 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun"un 01.06.2005 tarihli ve 25772 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 18. maddesiyle yürürlükten kaldırılan 3005 sayılı Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanunu"nda da, suçüstü hâlinde işlenen suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma usulleri düzenlenmişti.
    5271 sayılı CMK"nın "Tanımlar" başlıklı 2. maddesinin (j) bendinde de "Suçüstü hâli"nin benzer şekilde;
    “1. İşlenmekte olan suçu,
    2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
    3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu” ifade ettiği öngörülmüştür.
    Doktrinde suçüstü hâlinin unsurları; belli bir suçun bulunması, failin geniş anlamda yakalanmış olması ve failin suçu işlediği an ile geniş anlamda yakalandığı an arasında uzun sürenin geçmemiş olması şeklinde sayılmaktadır. Geniş anlamda yakalama; failin suçu işlediğinin hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde objektif ve apaçık belli olması şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak suçüstü hâlinin varlığı için failin özgürlüğünün de kısıtlanmış olması gerekmemektedir. Nitekim yakalama, aynı zamanda failin suçu işlerken görülmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte, suç sırasında sanığın yakalanması suçun apaçıklığını ve objektifliğini daha büyük oranda ortaya koyabilmektedir (Haluk Çolak, Türk Hukukunda Suçüstü Yargılaması, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul – 1998, s. 14.).
    Suçüstünün apaçıklığı, suç işlenirken hiçbir şüpheye yer olmaksızın failin görülüp işitilmesi ya da tüm duyusal algıların suçüstünün ortaya çıkarılmasına yardımcı olması (Bozulmuş gıdanın koklanarak ya da tadılarak belirlenmesi gibi) şeklinde gerçekleşebileceği gibi, yetkili makamların işlemleriyle de ortaya çıkarılabilmektedir. Bu anlamda, gizli bir suçta yetkili makamlar elde ettikleri bilgi ve belirtilerden bir suçun işlenmekte olduğunu bilebilmekte ya da tahmin edebilmektedirler. Dolayısıyla, suçüstü hâlinin varlığı için failin eyleminin her durumda herkes tarafından gözlemlenebilir olmasına gerek bulunmamakta, bu hususta yalnızca yetkili makamlarca bilgi edinilmiş olması da yeterli olabilmektedir.
    Öte yandan, suçüstü hâlinin varlığı açısından hukukî düzenlemelerde açıkça bir zaman sınırı öngörülmediği göz önüne alındığında, bir zaman sınırlaması getirmek mümkün değildir. Bir olayın hangi ana kadar “suçüstü” olarak nitelendirilebileceği, o olayın özelliklerine, işlenen suça, türüne, işlenme biçimine, icra ile yer ve zaman bakımından gerçekleşen illiyet bağına göre takdir edilmelidir.
    Suçüstü hâli doktrinde; dar anlamda ve geniş anlamda suçüstü olmak üzere ikili ayrıma tabi tutulmuştur (Faruk Erem, Ceza Usulü Hukuku, 5. Bası, Sevinç Matbaaası, Ankara – 1978, s. 692, 693.). Konumuza ilişkin olarak, asıl suçüstü ya da dar anlamda suçüstü; CMK"nın 2. maddesinin (j) bendinde yer alan (1) numaralı alt bentteki “işlenmekte olan suç”u ifade etmektedir.
    Hem 1412 sayılı CMUK, hem de 5271 sayılı CMK"da “suçüstü hâli”ne bağlanan en önemli hukuki sonuçlardan biri de; genelde koruma tedbirleri, özelde de yakalama işlemi açısından kendisini göstermektedir. Nitekim, toplum içinde etkileri, tepkileri ve sonuçları gözlenebilen sosyal bir olgu olarak “suçüstü hâli”nde işlenen bir eyleme ve bu eylemi gerçekleştirdiği iddia edilen kişiye yönelik yapılan ilk usul işlem çoğunlukla yakalama işlemidir.
    5271 sayılı CMK"nın “Yakalama ve Yakalanan Kişi Hakkında Yapılacak İşlemler” başlıklı 90. maddesinde bu durum;
    “(1) Aşağıda belirtilen hâllerde, herkes tarafından geçici olarak yakalama yapılabilir:
    a) Kişiye suçu işlerken rastlanması
    b) Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması” biçiminde düzenlenmiştir.
    1412 sayılı CMUK"nın 127. maddesinde herkes tarafından yapılabilen yakalama işleminin şartları arasında sayılan asıl meşhut suçta, suçun bu hâlde işlenmesinin yanında failin kaçacağından korkulması veya hüviyetinin hemen tespitinin mümkün olmaması şartlarından biri aranmaktaydı. Ancak 5271 sayılı CMK"nın 90. maddesinin birinci fıkrasının aynı kavrama ilişkin (a) bendinde fiilin işlenmekte olması yeterli görülerek, herkes tarafından yakalama yapılabilmesi için 1412 sayılı CMUK"da öngörülen diğer şartların varlığı aranmamıştır. Söz konusu düzenlemelere göre de; işlenmekte olan bir suç açısından suçüstü hâlinin varlığı için eylemin mutlaka herkes tarafından bilinip görülmesi gerekmemekte olup işlenen suçun niteliğine ve işleniş şekline göre, bu suçtan ve failinden yalnızca yetkili makamlarca bilgi sahibi olunması ve yakalama işleminin doğrudan bu makamlarca yapılması da mümkündür.
    b) Mütemadi Suçlarda Suçüstü Hâli
    Doktrinde, bir suçun mütemadi suç olmasına bağlanan hukukî sonuçlar daha ziyade; ceza ve usul hukuku açısından, işlenen suçun sayısı, teşebbüs, iştirak, meşru savunma, af, suçun işlendiği yer, zaman, şikâyet ve zamanaşımı gibi hususlar üzerinden ele alınıp değerlendirilmektedir. Ancak, mütemadi suçların suçüstü hâli bakımından da irdelenmesi gerekmektedir.
    Doktrinde genel kabul gören görüşe göre; mütemadi suçlar suçüstü hâlinde işlenebilen suçlardır. Dahası, Faruk Erem 1978 yılında, Haluk Çolak da 1998 yılında hazırladıkları eserlerinde, İtalyan CMUK"nın 237. maddesinde, temadinin sona erdiği ana kadar mütemadi suçun suçüstü sayılacağı hususunun açıkça belirtildiğini ifade etmişlerdir (Faruk Erem, s. 694; Haluk Çolak, s. 21-22.). Gerçekten de 1930 tarihli İtalyan CMUK"nın "Suçüstü" başlıklı 237. maddesinin birinci cümlesinde yer alan "Il reato permanente é flagrante fino a che sia cessata la permanenza." ibaresi "Mütemadi suçta suçüstü, temadinin sona ermesine kadardır." anlamına gelmektedir. Nitekim bu yöndeki düzenleme, 1988 tarihli İtalyan CMUK"nın “Suçüstü Hâli” başlıklı 382. maddesinin ikinci fıkrasında da "Mütemadi suçta suçüstü hali, temadinin sona ermesine kadar devam eder." anlamına gelecek şekilde “Nel reato permanente lo stato di flagranza dura fino a quando non è cessata la permanenza.” ibaresiyle yer almaktadır.
    Nitekim Türk Hukuk doktrininde de benzer şekilde; mütemadi suçlarda, temadi devam ettikçe suçüstü hâlinin devam ettiği, icra hareketlerinin tamamlanmasının gerekmediği, mütemadi suçu oluşturan icra hareketlerinin bir kısmında, sanığın geniş anlamda yakalanmasının yeterli olduğu, kanuni düzenlemelerde bu konuda bir ayrıma gidilmediği görüşü (Haluk Çolak, s. 23; Burhan Kuzu, Türk Anayasa Hukukunda ve Muhtelif Kanunlarda Yakalama Müessesesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, S. 1-4, 1985, s. 159.) ve suçüstü hâlinde temadinin sona ereceği görüşü savunulmaktadır (M. Emin Artuk – Ahmet Gökcen – M. Emin Alşahin – Kerim Çakır, s. 268.).
    Gelinen noktada, Türk Hukukundaki silahlı örgüt suçuna ve usul hukukuna ilişkin düzenlemelere ayrıca değinilecek olmakla birlikte, faile atılı mütemadi suçun niteliği, suçun işlenme şekli ve geniş anlamda yakalama şartlarının her olayda ayrı ayrı değerlendirilmesi koşuluyla, mütemadi suçlarda genel olarak failin o suça ilişkin devam eden icra hareketlerinin, bu hareketlerin meydana getirdiği hukuka aykırılığın devam ettiğinin, böylelikle o suçun işlenmekte olan bir suç olduğunun ve geniş anlamda yakalama sonucunda somut olayda dar anlamda suçüstü hâlinin var olabileceğinin kabulü gerekmektedir.
    Bununla birlikte, objektif olarak suç, ilgili kamu görevlilerine bildirildiği andan sonra suçüstü niteliği kazanmaktadır. Delil ise, yargılama makamlarının görevlerini yaparken kullandıkları bir araçtır. Yargılama makamında yer alan hâkim, önüne getirilen delilleri inceleyerek veya kendi araştırması sonucunda bir hükme varmaktadır. Dolayısıyla bir olayın kanıtlanması, ancak hâkim önüne gelmesinde söz konusu olmaktadır. Suçüstü durumu ise, hâkim kararından sonra kanıtlanmış ya da kanıtlanamamış olabilmektedir. Bu hususta öncelikle kolektif bir yargılama yapılarak sonuca varılması gerekmektedir. Bu bakımdan suçüstü hâli, başlı başına suçun hukuken kanıtlanması anlamına gelmemektedir.
    3) Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Suçu Açısından Suçüstü Hâlinin ve Bu Bağlamda Sanığın Hukuki Durumunun Değerlendirilmesi
    Ceza Genel Kurulunun 02.07.2019 tarihli ve 312-514 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
    Özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi olan kamu görevlileri yönünden bu usullere konu olan hukuki teminatlardan faydalanmalarını engelleyen suçüstü hâli, hukuki sonuçları itibarıyla öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin (AİHS) 5. maddesinde ifadesini bulan özgürlük ve güvenlik hakkı ile bağlantılı bir kurum olmakla birlikte, uygulandığı kişinin hâkim veya Cumhuriyet savcısı olması durumunda, söz konusu hakkın yanı sıra evrensel nitelikteki hâkimlik teminatı ilkesi bağlamında sonuçlar doğuran bir özellik de taşımaktadır. Dolayısıyla suçüstü kurumunun somut olayda uygulanma koşullarının var olup olmadığına dair yorumlarda, söz konusu hak ve ilkeler bağlamında son derece özenli davranılması gerekmektedir.
    Yüksek mahkeme üyeleri dışında görev yapan birinci sınıfa ayrılmış ya da birinci sınıf bazı hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yerel Cumhuriyet Başsavcılıklarınca 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu"nun 93 ve 94. maddeleri gereğince genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda düzenlenen iddianamelerle; ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve suçüstü hâlinde işlendiği değerlendirilen silahlı terör örgütüne üye olma, Anayasayı ihlal, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçlarından cezalandırılmaları istemiyle yerel mahkemelere açılan davaların hangi mercide görüleceğine ilişkin yerel mahkemeler ile ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay arasında ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenmesi amacıyla dosyaların gönderildiği Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.10.2017 tarihli ve 998-388 sayılı ile benzer uyuşmazlığa ilişkin diğer kararlarında istikrarlı olarak “mütemadi suçlardan olan silahlı terör örgütüne üye olma suçunda, daha önce örgütün kendisini feshetmesi, kişinin örgütten ayrılması gibi bazı özel durumlar hariç olmak üzere kural olarak temadinin yakalanma ile kesileceği, dolayısıyla suçun işlendiği yer ve zaman diliminin buna göre belirlenmesi gerektiği, bu nedenle silahlı terör örgütüne üye olma suçundan şüpheli konumunda bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcıları yakalandıkları anda "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli"nin mevcut olduğu ve 2802 sayılı Kanun"un 94. maddesi gereğince soruşturmanın genel hükümlere göre yapılacağı anlaşılmaktadır” sonucuna ulaşılmıştır. Söz konusu kararlara konu uyuşmazlığın ana eksenini, sanıklara atılı suçun görev suçu mu yoksa kişisel suç mu olduğunun belirlenmesi oluşturduğundan, bu kararlarda mütemadi suç ve suçüstü hâliyle ilgili açıklamalara yalnızca bu kavramların uyuşmazlıkla bağlantısıyla orantılı olarak değinilmiştir.
    Gelinen noktada, sanığın suçüstü hâlinin bulunmadığına dair usule yönelik itirazıyla ve bu itirazla bağlantılı diğer hususlarla ilgisi bakımından, 15.07.2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonra, FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülen ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinde aynı suçtan kamu davası açılan Anayasa Mahkemesi eski Üyesi ..."ın, benzer olayda kendisi ve atılı suç yönünden suçüstü hâlinin bulunmadığına ve tutuklamanın bu yönüyle hukuki olmadığına dair yaptığı bireysel başvuru sonucunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince (AİHM) verilen kararın da irdelenmesi gerekmektedir.
    Benzer olayda başvurucunun, hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülmek suretiyle, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"un 16. maddesinde düzenlenen ve Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyeleri hakkındaki adli soruşturmalar bakımından 6087 ve 2797 sayılı Kanun"larda öngörülen teminatlarla aynı doğrultudaki hukuki teminatlardan usule aykırı olarak yararlandırılmadığına dair başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesince 11.01.2018 tarih ve 15586 sayı ile; bu hususta bir ihlalin olmadığı ve başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
    Başvurucu ..."ın AİHM"e yaptığı bireysel başvuruda, olayda ağır cezalık suçüstü hâlinin bulunmadığı, bu nedenle hâkimlik teminatından yararlandırılmayarak yapılan yakalama, gözaltı ve tutuklama kararlarının hukuki olmadığına dair iddiayı inceleyen AİHM 16.04.2019 tarihli ve 12778/17 başvuru numaralı kararında bu hususa ilişkin olarak;
    “...
    104. Mahkeme, başvuranın 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandığını ve aynı gün gözaltına alındığını, daha sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde silahlı terör örgütü üyesi olmak şüphesiyle tutuklandığını ve 6 Mart 2019 tarihinde aynı suçtan mahkûm edildiğini gözlemler.
    105. Başvurunun konusu, başvuranın ilk tutukluluğu olduğu için belirlenmesi gereken birinci husus, söz konusu zamanda Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuranın, 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandıktan sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmasının, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ile gerekli kılındığı üzere, "yasayla öngörülmüş bir usule uygun" olup olmadığının belirlenmesidir. Başvuranın tutukluluğunun 5 § 1 madde amaçları dâhilinde "hukuka uygun" olup olmadığını ve özgürlüğünden mahrumiyetinin "yasa ile öngörülen bir usul uyarınca" olup olmadığının belirlemek için Mahkeme, ilk olarak, başvuranın tutukluluk halinin Türk hukukuna uygun olup olmadığını inceleyecektir.
    106. Mahkeme, taraflar arasında şu hususun ihtilaf konusu olmadığını belirtir: başvuran, ilgili mevzuat kapsamında Anayasa Mahkemesi üyelerine verilen güvencelere karşın, CMK’nın 100 ve devam maddeleri gereğince yakalanıp gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Tarafların iddiaları ve görüş ayrılıklarına ilişkin husus ise olayların meydana geldiği esnada Anayasa Mahkemesi üyesi olan ve bu itibarla özel bir statüye haiz olan başvuranın genel hükümler uyarınca tutuklanmasının "hukukun kalitesi" (quality of the law) ilkesini karşılayıp karşılamadığıdır.
    107. Mahkeme, başvuranın bu husustaki iddiasını Anayasa Mahkemesi önünde dile getirdiğini ve Anayasa Mahkemesinin de Yargıtay içtihadına atıfta bulunarak mevcut davada genel hükümler uyarınca uygulanan tutukluluk tedbirinin ilgili mevzuata uygun olduğu tespitinde bulunduğunu gözlemler. Anayasa Mahkemesine göre, Anayasa ile 6216 sayılı Yasa gereğince Anayasa Mahkemesi üyelerine tanınan usuli güvencelere rağmen, soruşturma makamlarının "başvurana isnat edilen silahlı terör örgütü üyeliği suçunun suçüstü hâli olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılamaz" (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
    108. Mahkeme, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği 16 Temmuz 2016 tarihli dokümanda anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçundan da bahsedilmiş olmasına rağmen, başvuranın 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimiyle alakalı bir suç işlerken yakalandığı veya bu nedenle tutuklandığına dair herhangi bir iddia olmadığını dikkate alır. Aslında, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçu, başvuranın daha sonra ifadesini alan ve tutuklanmasına karar veren ilgili sulh ceza hâkimi tarafından dikkate alınmamıştır (bk. yukarıdaki 19-20. paragraflar). Başvuran bu nedenle, temelde, soruşturma makamları ve Türk mahkemelerince darbe girişimini düzenleyen silahlı terör örgütü olarak kabul edilen bir yapı olan FETÖ/PDY üyesi olma şüphesiyle özgürlüğünden mahrum bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi, bu hususların, soruşturma makamlarının suçüstü hâlinin mevcut olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanağını teşkil ettiğine hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu sonuca varırken, Yargıtay’ın ilgili içtihadına atıfta bulunmuştur (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
    109. Bu bağlamda Mahkeme, 10 Ekim 2017 tarihinde verdiği öncü kararda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, silahlı bir örgüte üye olmak şüphesiyle yakalanan hâkimler açısından suçüstü hâlinin söz konusu olduğu yönünde karar verdiğini dikkate alır (bk. yukarıdaki 63. paragraf). Bu öncü kararda, suç örgütü üyeliği şüphesi bulunan davalarda, yargı mensubu üyesi olan şüphelinin suçüstü hâli mevcut olduğu gerekçesiyle tutuklanması için CMK 100. maddede belirtilen koşulların karşılanmasının yeterli olduğu belirtilmiştir. Suçüstü hâli kavramının, başvuran tutuklandıktan uzun bir süre sonra yapılan bu yeni yargısal yorumunda, Yargıtay’ın mütemadi suçlara ilişkin yerleşik içtihadı temel alınmıştır.
    110. Bu bağlamda, Mahkeme, çoğu kez belirttiği üzere, ulusal hukukun yorumlanması ve uygulanması konusunda asli sorumlu olan ulusal mahkemelerin yaptığı iddia edilen olgusal veya hukuki hataları değerlendirirken sınırlı yetkisi bulunduğunu dile getirir. Ulusal mahkemelerin yorumu keyfi olmadığı veya açıkça makul olduğu sürece (bk. Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], no. 73049/01, § 86, İHAM 2007-I), Mahkemenin rolü, yapılan yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını tespit etmekle sınırlıdır (bk. Waite and Kennedy/Almanya [BD], no. 26083/94, § 54, İHAM 1999-I, ve Rohlena/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 59552/08, § 51, İHAM 2015). Mahkemenin, bu nedenle, önündeki davalarda ulusal hukukun yorumlanma ve uygulanma şeklinin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını incelemesi gereklidir (bk., mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Assanidze/Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 171, İHAM 2004-II).
    111. Bu hususta Mahkeme, genel olarak, yerel mahkemelerin yürürlükteki yasal hükümlere ters düşen istisnaları içtihatlarına dâhil etmeleri halinde yasal kesinlik ilkesinin tehlikeye düşebileceğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, CMK’nın 2. maddesinin, suçun işlendiği esnada ya da işlendikten hemen sonra tespit edilmesi durumuyla bağlantılı olan suçüstü (in flagrante delicto) kavramının klasik bir tanımına yer verdiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen Yargıtay içtihadına göre, CMK’nın 100. maddesi uyarınca, bir suç örgütüne üye olma şüphesi, herhangi bir fiili unsur veya devam eden cezai bir eylem belirtisine ihtiyaç duyulmaksızın suçüstü olarak nitelendirme bakımından yeterli görülebilir.
    112. Mahkemeye göre bu, suçüstü kavramının kapsamlı bir yorumu olup, söz konusu kavramın genişletilmesi sonucunda, bir suç örgütüne dâhil olduğundan şüphelenilen hâkimlerin, Türk hukukunun yargı mensuplarına tanıdığı yargısal korumalardan (Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuran da 6216 sayılı Kanun uyarınca söz konusu korumaya tabidir) mahrum bırakılması durumu ortaya çıkar. Sonuç olarak, mevcut davadakine benzer koşullarda, bu kavramın geniş bir şekilde yorumlanması, yürütme organının müdahalelerine karşı yargı mensuplarına sağlanan usule ilişkin güvenceleri etkisiz hale getirmektedir.
    113. Mahkeme, bu tür bir yargısal korumanın, hâkimlere, şahsi menfaatleri için değil, görevlerini bağımsız bir şekilde ifa edebilmelerini güvence altına almak amacıyla sağlandığını gözlemlemektedir (bk. yukarıda 102. paragraf). Hükûmetin de haklı olarak belirttiği gibi, böyle bir koruma cezadan muaf olma anlamına gelmemektedir. Söz konusu korumanın amacı, genel olarak yargı sisteminin, özel olarak da yargı mensuplarının, adli görevlerini yerine getirirken yargı dışındaki organların ve hatta denetim görevi ifa eden hâkimlerin yasal olmayan kısıtlamalarına maruz kalmalarını engellemektir. Bu bağlamda, Türk mevzuatının, Anayasa’da ve 6216 sayılı Kanun’da yer alan güvencelerin gözetilmesi koşuluyla, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tutuklanmaları konusunda bir yasaklama öngörmediğini kaydetmek gerekir. Nitekim söz konusu Kanun"un 16. ve 17. maddelerinde öngörülen usul uyarınca, yargısal dokunulmazlık Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılabilmekte, kovuşturma açılabilmekte ve tutuklu yargılama gibi önleyici tedbirler uygulanabilmektedir.
    114. Bunun yanı sıra, Mahkeme, Yargıtay’ın 10 Ekim 2017 tarihli kararından hareketle (bk. yukarıda 63. paragraf), Yargıtay’ın devam eden suç kavramına ilişkin yerleşik içtihadında, CMK’nın 2. maddesinde öngörüldüğü üzere geçerli bir cezai eylemin varlığını temsil eden suçüstü kavramının kapsamının genişletilmesinin nasıl haklı görülebildiğini anlayabilmiş değildir (bk. yukarıda 52. paragraf). Yargıtay’ın önceki kararlarına bakıldığında, devam eden suçların mahiyetlerinin, ceza mahkemelerinin yargı yetkisinin ve bu tür davalarda kovuşturma bakımından süre kuralının uygulanabilirliğinin belirlenmesi amacıyla böyle bir yaklaşımı benimsediği anlaşılmaktadır (bk. Yukarıda 60-62. paragraflar).
    115. Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, ulusal mahkemelerin suçüstü kavramının kapsamını genişletmelerinin ve mevcut davada iç hukuku uygulamalarının, sadece yasal kesinlik ilkesi bağlamında bir sorun teşkil etmediği (bk. yukarıda 103. paragraf), aynı zamanda bariz bir şekilde mantıksız olduğu kanaatine varmıştır.
    Dolayısıyla, başvuranın Anayasa Mahkemesi üyelerine sağlanan usule ilişkin güvencelerden mahrum bırakılmak suretiyle, CMK’nın 100 maddesi uyarınca tutuklanması, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi gereğince kanunda öngörülen bir usul doğrultusunda gerçekleştirilmemiştir” sonucuna varmıştır.
    Burada öncelikle ifade etmek gerekir ki; doktrinde suç niteliğine dair veya başkaca bir ayrım yapılmaksızın, mütemadi suçların salt işlenmeye devam eden suçlardan olduğu gerekçesiyle bu suçlarda suçüstü hâlinin bulunduğuna dair görüşlerin de mevcut olması bir yana, bu genel kabulün haricinde öncelikle değinilmesi gereken husus, örgüt üyeliğine ilişkin genel açıklamalarda da belirtildiği üzere, örgüt üyeliğinin varlığı için failin delillendirilebilir somut hareketleriyle örgütün hiyerarşik yapısına kendi iradesini sürekli olarak teslim etmesinin yeterliliğidir. Dolayısıyla, kişinin gizli bir yapılanma ve somut tehlike suçu niteliğindeki suç örgütünün üyesi olduğunu her an suç teşkil eden başkaca eylemlerle göstermesine gerek olmadığı gibi bu yöndeki eylemleri zaten ayrı bir suçu oluşturacak ve bu suçları işlerken yakalanması hâlinde o suçlar yönünden de suçüstü hâli gündeme gelecektir. Diğer yandan, failin suç örgütü üyesi olduğuna dair yetkili makamlarca şüphe oluşturan delil ya da delillere ulaşılması ve failin örgüt üyeliğindeki devamlılığın o anki delillere göre saptanması durumunda, örgütün kendisini feshettiğine ya da failin örgütten ayrıldığına dair başkaca delile ulaşılamaması hâlinde, failin örgüt üyeliği hususundaki icra hareketlerine devam ettiğinin, böylelikle bu durumdan bilgisi olan yetkili makamlarca faile CMK"nın 2. maddesinin (j) bendinin birinci alt bendi ve 90. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca bu suçu işlerken rastlandığının, dolayısıyla görünüşteki haklılık unsuru gereğince suçüstü hükümleri doğrultusunda fail hakkında işlem yapılabileceğinin kabulünde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Burada failin cezai eyleminin muhakkak herkes tarafından görülmesi gerekmemekte, yakalama anı itibarıyla örgüt üyeliğinin sürekliliğine dair icra hareketlerinin devam ettiğinin ve failin örgütten ayrılmaya dönük bir eyleminin bulunmadığının yetkili makamlarca bilinmesi yeterlidir. Bunun ötesinde, failin gerçekte örgüt üyesi olup olmadığı veya hakkında CMK"nın 100. maddesinde öngörülen tutuklama şartlarının bulunup bulunmadığı ise farklı bir durumdur. Fail soruşturma evresinde sunacağı deliller doğrultusunda tutuklanmayacağı ya da adli kontrole dahi tabi tutulmayabileceği gibi kovuşturma evresinde hakkında beraat kararı da verilebilecektir.
    Diğer yandan, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 17.07.2016 tarihli ve 244/a sayılı kararında; aralarında sanık ...’un da bulunduğu Yargıtay üyeleri hakkında genel hükümlere göre başlatılıp yürütülen adli soruşturmanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca idari yönden gereği için Yargıtay Başkanlığına bildirilmesi sonucunda; “133 Yargıtay Üyesine isnat edilen ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının ön gördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs’ suçunun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, eylemin halen tamamen sona ermemesi ile bu bağlamda ağır cezalık ve suçüstü gibi ağır bir suç soruşturmasının, tehlikenin boyutu ile haklarında gözaltı kararı çıkarılmış olması gözetildiğinde, bu denli ağır bir suç soruşturmasının varlığı karşısında ve ayrıca aynı örgüt kapsamında bir kısım üyeler hakkında Birinci Başkanlığımızca sürdürülen soruşturmaların kapsamı da dikkate alınarak adları geçen üyelerin göreve devamlarının soruşturmanın selameti ve yargı erkinin nüfuz ve itibarına zarar vereceği gözetilerek Yargıtay Kanunu"nun 18/1, 2, 4 fıkraları ile 46. maddeleri gereğince mevcut yetkilerinin kaldırılmasına” karar verildiği ve içeriği itibarıyla bu kararda sanık hakkında ağır cezalık suçüstü hâli nedeniyle genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin usule uygun olduğunun belirtildiği de gözden uzak tutulmamalıdır.
    AİHM tarafından Yargıtayca hukuka aykırı olarak geniş yorumlandığı sonucuna varılan suçüstü hâline ilişkin değerlendirmenin salt Yargıtayın yorumundan mı ibaret olduğu, aksi hâlde söz konusu yorumun, konumuza ilişkin olarak iç hukukumuzda yürürlükten kaldırılan ve hâlen yürürlükte bulunan düzenlemelerle de uyumlu olup olmadığının irdelenmesine gelince;
    01.06.2005 tarihinde yürürlükten kaldırılmakla birlikte, suçüstü hâlinde işlenen suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 3005 sayılı Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu"nun 1. maddesi;
    “Faili suçu işlediği sırada veya pek az sonra yakalanan:
    A) Ağır ceza mahkemesinin vazife gördüğü yerlerdeki belediye sınırları içinde işlenen ağır cezalı meşhud cürümler;
    B) (Değişik: 1/12/1980 - 2349/1 md.) Asliye teşkilatı olan yerlerdeki belediye sınırları içinde ve panayırlarda işlenen ağır ceza mahkemelerinin vazifeleri dışındaki meşhud cürümlerle Türk Ceza Kanununun 529, 534, 536, 537, 539, 545, 547, 548, 551, 565, 567, 568, 571, 572, 573, 574, 575 ve 576 ncı maddeleri ile 540 ncı maddenin ikinci fıkrasında yazılı meşhud olarak işlenen kabahatlar hakkında takip ve duruşma bu Kanun hükümlerine tabidir.” şeklinde düzenlenmiştir.
    Bununla birlikte, yine yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu"nun Ek 1. maddesinde;
    “1) Anayasa"da yer alan temel hak ve hürriyetlere ideolojik amaçlarla, Devletin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrılığına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak maksadiyle işlenen suçlarla, bunlara murtabıt suçları;
    2) Türk Ceza Kanununun 179, 180, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ayrı olmak üzere 188, 201, 254, 255, 256, 257 ve 264 üncü maddelerinde veya 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkındaki Kanunun değişik 12 nci yahut aynı Kanunun ek maddesinin, birinci bendinde yazılı suçlar;
    İşleyenler hakkında yapılacak soruşturma ve kovuşturmalar, 3005 sayılı Kanunun 1 inci maddesinin (A) bendindeki mahal ve aynı Kanunun 4 üncü maddesinde yazılı zaman kayıtlarına bakılmaksızın, bahis konusu kanun hükümlerine göre yapılır.” düzenlemesine yer verilmiştir.
    Bu düzenlemeler doğrultusunda, uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olarak, terör suçları bakımından yürütülecek soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde suçüstü hükümlerine göre işlem yapılması öngörülmekteydi.
    Diğer yandan, özel soruşturma ve kovuşturma usulleri öngören düzenlemelerden; yasama dokunulmazlığına ilişkin Anayasa"nın 83. maddesi, hâkim ve Cumhuriyet savcılarına ilişkin 2802 sayılı Kanun"un 94. maddesi, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerine ilişkin 6087 sayılı Kanun"un 38. maddesi, 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesi ile diğer kamu görevlilerine ilişkin 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun"un 2. maddesinde “ağır cezalık suçüstü hâli” ortak bir kavram olarak kullanılmaktadır. Aynı kavram, suç tarihinden sonra 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesine 680 sayılı KHK ile eklenen ve 7072 sayılı Kanun"la aynen kabul edilerek kanunlaşan altıncı fıkrada da yer almaktadır. İç hukuk düzenlemesi niteliğinde olan ve kişisel suçları nedeniyle Yargıtayın yargılayacağı kişilere yönelik bu düzenlemeyle de, 15.07.2016 tarihinden sonra haklarında örgütlü suçluluk nedeniyle ağır cezalık suçüstü hükümlerine göre işlem yapılan bu kişiler hakkında yetkili makamlarca uygulanan genel hükümlerin ve dolayısıyla fiili durumun suçüstü hâliyle uyumlu olduğu öngörülerek bu doğrultuda yapılacak soruşturma ve kovuşturma işlemleri hüküm altına alınmıştır.
    Açıklanan nedenlerle, genelde mütemadi suçlarda temadinin yakalama ile kesileceğine ve o anda suçüstü hâlinin var olduğuna, özelde de olumsuz görev uyuşmazlıklarına konu kararlarda FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla yakalanan hâkim ve Cumhuriyet savcıları yönünden suçüstü hâlinin bulunduğuna dair Yargıtayca varılan kanaat salt suçüstü hâlinin yargısal, mantıksız ve keyfi yorumuna değil, doktrindeki görüşlere, örgütsel suçluluğun teorisine, dahası ve en önemlisi, yasama organınca istikrarlı ve birbiriyle uyumlu olarak hüküm altına alınan iç hukuk düzenlemelerine dayanmaktadır. Varılan sonuç sonrasında Anayasa Mahkemesince de benimsenmiştir.
    AİHM"nin anılan ihlal kararında ise, konunun yalnızca Yargıtayın yorumu üzerinden irdelendiği, bu yorumun aynı zamanda 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesinde yapılan ve kanunlaşan düzenlemelere dayandığının ve bu düzenlemelerle uyumlu olduğunun dikkate alınmadığı ve söz konusu kararda, ülkenin milli egemenliğini temsil eden yasamanın bu düzenlemelerinin AİHS"ye ve evrensel hukuk ilkelerine aykırılık teşkil edip etmediği hususunda değerlendirme yapılmadığı görülmektedir.
    Uyuşmazlığın çözümünde ayrıca, mütemadi suç ve suçüstü hâli kavramlarından, bu kavramların yukarıda belirtilen hukuki dayanaklarından ve söz konusu kavramların somut olaya uygulanma koşullarından bağımsız olarak; başlı başına suçun niteliği dikkate alınarak failler hakkında özel soruşturma usullerinin uygulanmasına yasal düzenlemelerle bir istisna getirilip getirilmediği hususuna da değinmek gerekmektedir.
    Mülga 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"un "Görev" başlıklı ikinci bölümünün "Devlet güvenlik mahkemelerinin görevleri" başlıklı 9. maddesi; "Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir.
    a) Türk Ceza Kanununun 125 ila 139 uncu maddelerinde; 146 ila 157 nci maddelerinde; 161, 168, 169, 171, 172, 174 üncü maddelerinde; 312 nci maddenin 2 nci fıkrasında; (...); 499 uncu maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar,
    ...
    Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanırlar.
    Ancak, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay"ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil Askeri Mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır." şeklindedir.
    "Soruşturma usulü" başlıklı 10. maddesinde;
    "...Bu Kanun kapsamına giren suçlar hakkında, suç görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılıklarınca doğrudan doğruya takibat yapılır.
    Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren suçların hazırlık soruşturmasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 154, 156 ncı maddeleri hükümleri saklıdır." hükmü yer almaktadır.
    Mülga 1412 sayılı CMUK"nın 154. maddesi Cumhuriyet savcısının adli görevde doğrudan dava açmasını düzenlemekte ve zabıta amirleri hakkında da hâkimlerin tabi olduğu usul hükümlerinin uygulanacağı, vali, kaymakam ve nahiye müdürleri hakkında ise memurun muhakematı hükümlerinin uygulanacağını düzenlemekteydi.
    5271 sayılı CMK"nın 6352 sayılı Kanun"un 105. maddesi ile ilga edilen 250. maddesi;
    " (1) Türk Ceza Kanununda yer alan;
    a) (Ek: 26/6/2009-5918/ 7 md.) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu,
    b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
    c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),
    Dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür.
    (2) Gelen iş durumu göz önünde bulundurularak birinci fıkrada belirtilen suçlara bakmakla görevli olmak üzere, aynı yerde birden fazla ağır ceza mahkemesi kurulmasına, Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca karar verilir. Bu hâlde, mahkemeler numaralandırılır. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    (3) Birinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu Kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile (…) askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.",
    Aynı Kanun"un 6352 sayılı Kanun"un 105. maddesi ile ilga edilen "Soruşturma" başlıklı 251. maddesi ise;
    “(1) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet Başsavcılığınca 250 nci madde kapsamındaki suçlarla ilgili davalara bakan ağır ceza mahkemelerinden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    (2) 250 nci madde kapsamına giren suçların soruşturması ve kovuşturması sırasında Cumhuriyet savcıları, hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları, varsa Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu işlerle görevlendirilen ağır ceza mahkemesi üyesinden, aksi halde yetkili adlî yargı hâkimlerinden isteyebilirler.
    (3) Soruşturmanın gerekli kıldığı hâllerde suç mahalli ile delillerin bulunduğu yerlere gidilerek soruşturma yapılabilir. Suç, ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yer dışında işlenmiş ise Cumhuriyet savcısı, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın yapılmasını isteyebilir.
    (4) Suç askerî bir mahalde işlenmiş ise, Cumhuriyet savcısı ilgili askerî savcılıktan soruşturmanın yapılmasını isteyebilir. Üçüncü fıkraya göre soruşturma yapmak üzere görevlendirilen Cumhuriyet savcıları ile askerî savcılıklar, bu soruşturmayı öncelikle ve ivedilikle yaparlar.
    (5) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda, yakalananlar için 91 inci maddenin birinci fıkrasındaki yirmidört saatlik süre kırksekiz saat olarak uygulanır. Anayasanın 120 nci maddesi gereğince olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalanan kişiler hakkında 91 inci maddenin üçüncü fıkrasında dört gün olarak belirlenen süre, Cumhuriyet savcısının talebi ve hâkim kararıyla yedi güne kadar uzatılabilir. Hâkim, karar vermeden önce yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinler.
    (6) 250 nci madde kapsamına giren suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturmalarda kolluk; soruşturma ve kovuşturma sebebiyle şüpheli veya sanığı, tanığı, bilirkişiyi ve suçtan zarar gören şahsı, ağır ceza mahkemesi veya başkanının, Cumhuriyet savcısının, mahkeme naibinin veya istinabe olunan hâkimin emirleriyle belirtilen gün, saat ve yerde hazır bulundurmaya mecburdur.
    (7) 250 nci maddede belirtilen suçlar nedeniyle Cumhuriyet savcıları, soruşturmanın gerekli kılması halinde geçici olarak, bu mahkemelerin yargı çevresi içindeki genel ve özel bütçeli idarelere, kamu iktisadi teşebbüslerine, il özel idarelerine ve belediyelere ait bina, araç, gereç ve personelden yararlanmak için istemde bulunabilirler.
    (8) Türk Silahlı Kuvvetleri kıt"a, karargâh ve kurumlarından istemde bulunulması hâlinde istem, yetkili amirlikçe değerlendirilerek yerine getirilebilir." şeklindedir.
    "Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü" başlıklı 3713 sayılı Terörler Mücadele Kanunu"nun 10. maddesinin 21.02.2014 tarihli 6526 sayılı Kanun"un 19. maddeleriyle yürürlükten kaldırılmadan önceki hâli;
    "Bu Kanun kapsamına giren suçlar dolayasıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkelemelerinde görülür. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
    Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;
    a) Soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet başsavcılığınca başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    b) Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316"ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26"ncı maddesi hükmü saklıdır.
    c) Yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, bu kararlara karşı yapılan itirazları incelemek ve sadece bu işlere bakmak üzere yeteri kadar hâkim görevlendirilir.
    ç) Ceza Muhakemesi Kanununun 91"nci maddesinin birinci fıkrasındaki yirmidört saat olan gözaltı süresi kırksekiz saat olarak uygulanır.
    d) Soruşturmanın amacı tehlikeye düşebilecek ise yakalanan veya gözaltına alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişinin durumu hakkında Cumhuriyet savcısının emriyle sadece bir yakınına bilgi verilir.
    e) Gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade alınamaz.
    f) Kolluk tarafından düzenlenen tutunaklara, ilgili görevlilerin açık kimlikleri yerine sadece sicil numaraları yazılır. Kolluk görevlilerinin ifadesine başvurulması gerektiği hallerde çıkarılan davetiye veya çağrı kâğıdı, kollluk görevlisinni iş adresine tebliğ edilir. Bu kişilere ait ifade ve duruşma tutanaklarında adres olarak iş yeri adresleri gösterilir.
    g) Güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verilebilir.
    ğ) Açılan davalara adli tatilde de bakılır.
    h) Ceza Muhakemesi Kanununun 135"nci maddesinin altıncı fıkrasının (a) bendinin (8) numaralı alt bendindeki, 139"ncu maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendindeki ve 140"ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendindeki istisnalar uygulanmaz.
    Türk Ceza Kanununda yer alan;
    a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu,
    b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyet çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
    c) İkinci kitap dördüncü kısmın dört, beş, altı ve yedinci bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332"nci maddeler hariç), dolayısıyla açılan davalar, birinci fıkra hükmüne göre görevlendirilen mahkemelerde görülür. Üçüncü fıkranın (d), (e), (f) ve (h) bentleri hariç olmak üzere, bu madde hükümleri, bu suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanır.
    Türk Ceza Kanununun 305, 318, 319, 323, 323, 324, 325 ve 332"nci maddeleri hariç olmak üzere, ikinci kitap dördüncü kısmın dört,beş, altı ve yedinci bölümünde tanımlanan suçlarda, Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır.
    Çocuklar, bu madde hükümleri uyarınca kurulan mahkemlerde yargılanamaz; bu mahkemelere özgü soruşturma ve kovuşturma hükümleri çocuklar bakımından uygulanmaz." şeklindeydi.
    Mülga hükümlerin incelenmesinde de görülmektedir ki;
    Silahlı terör örgütü üyesi olma suçuyla ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"la kural olarak, soruşturmanın genel hükümlere göre, bu kanun uyarınca kurulmuş mahkemelerde görev yapan Cumhuriyet savcıları tarafından yapılacağı kabul edilmekle, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin yargılayacağı kişiler ile savaş ve sıkıyönetim hâli dâhil askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler genel kuralın istisnası olarak kabul edilmiştir. Devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasından sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK"nın 250. maddesi ile de bu genel kural ve istisnalar aynen korunmuştur.
    05.07.2012 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun"un 105. maddesi ile 3713 sayılı Kanun"un 10. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi ile TCK"nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316. maddelerinde yazılı olup 3713 sayılı Kanun"un 3. maddesi uyarınca da doğrudan terör suçu kabul edilen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcıları tarafından doğrudan soruşturma yapılacağı hüküm altına alınmış, aynı bentte 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu"nun 26. maddesi hükmünü saklı tutmuştur.
    Daha sonra 06.03.2014 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanun"un 19. maddesi ile 3713 sayılı Kanun"un 10. maddesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun"un 15. maddesi ile 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesine "TCK"nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316 maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunun 26. maddesi hükmünü saklıdır." hükmü anılan maddeye 8. fıkra olarak eklenmiştir.
    Suç tarihinde bu hüküm yürürlüktedir.
    Görüldüğü üzere suç tarihinden önce Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin ilk derece sıfatıyla yargılayacağı kişiler yönünden 2845 sayılı Kanun ile CMK"nın 250 ve 251. maddelerinin yürürlükte olduğu zaman dilimlerinde getirilen istisnalar, 6352 sayılı Kanun ve 6526 sayılı Kanun"la getirilen düzenlemelerde yer verilmemiş olup tek istisna olarak 2937 sayılı Kanun"un 26. maddesi gözetilmiştir.
    Dolayısıyla suç tarihinde CMK"nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı terör suçları yönünden görev ya da kişisel suç olup olmadığına bakılmaksızın Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerine yönelik kendi özel kanunlarına ilişkin özel bir koruma öngörülmemiştir.
    Suç tarihinde yürürlükte bulunan 5235 sayılı Kanun"un "Ağır ceza mahkemesinin görevi" başlıklı 12. maddesinde ağır ceza mahkemesinin görevine giren davaların istisnası olarak yer verilen "Anayasa mahkemesi Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler askeri mahkemelerin görevine giren hükümler ile çocuklara özgü kovuşturma hükümleri saklıdır." şeklindeki hüküm de kovuşturma aşamasında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin olup soruşturmanın usulüne ilişkin düzenleme içermemektedir.
    Bu bağlamda ele alınması gereken ve 2797 sayılı Kanun"un yürürlük tarihinden sonra, somut olayımızda suç tarihinden önce 06.03.2014 tarihli ve 28933 sayılı mükerrer Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 15. maddesiyle, 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesine eklenen sekizinci fıkrada; "Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır." hükmüne yer verilmiştir. Söz konusu düzenlemede görüleceği üzere, aralarında silahlı örgüt suçunun da sayıldığı bazı suçların vahameti ve bu suçlarla korunan hukuki değer dikkate alınarak 2937 sayılı Kanun"da sayılan kişilere yönelik istisna haricinde, bu suçların soruşturmasının genel hükümlere göre yürütüleceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Buna göre Yargıtay Kanunu"nun 46. maddesinin 6. fıkrasında belirtilen ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili "suçüstü hâlinde" ibaresi CMK"nın 161. maddesinin 8. fıkrası dışında kalan diğer suçlar yönünden geçerli olup TCK"nın 314. maddesinde yazılı silahlı terör örgütü üyesi olma suçu nedeniyle genel hükümlere göre soruşturma yapılması için ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlinin bulunması da gerekli değildir.
    Nitekim özel soruşturma usullerine istisna getiren benzer bir hükme, Yükseköğretim üst kuruluşları başkan ve üyeleri ile yükseköğretim kurumları yöneticilerinin, kadrolu ve sözleşmeli öğretim elemanlarının ve bu kuruluş ve kurumların 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu"na tabi memurlarının görevleri dolayısıyla ya da görevlerini yaptıkları sırada işledikleri ileri sürülen suçlarla ilgili yine kural olarak özel soruşturma usulleri uygulanmasının ve buna bağlı hukuki teminatların öngörüldüğü 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu"nun "Disiplin ve Ceza İşleri" başlıklı Dokuzuncu Bölümünde yer alan "Genel Esaslar" başlıklı 53. maddesinin yedinci fıkrasında da "İdeolojik amaçlarla Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetleri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrılığına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak maksadıyla işlenen suçlarla bunlara irtibatlı suçlar, öğrenme ve öğretme hürriyetini doğrudan veya dolaylı olarak kısıtlayan, kurumların sükün, huzur ve çalışma düzenini bozan boykot, işgal, engelleme, bunları teşvik ve tahrik, anarşik ve ideolojik olaylara ilişkin suçlar ile ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinde, yukarıda yazılı usuller uygulanmaz; bu hallerde kovuşturmayı Cumhuriyet Savcısı doğrudan yapar." şeklinde yer verilmiştir.
    Her iki düzenleme birlikte ele alındığında, konumuza ilişkin olarak özellikle de 2797 sayılı Kanun"da kural olarak özel soruşturma usulleri öngörülmüş olmasına rağmen, sonradan CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasının yürürlüğe konulması karşısında, yasa koyucunun salt bu fıkrada sayılan suçların niteliğini gözeterek ayrıca suçüstü hâlinin varlığını araştırmaya gerek bulunmaksızın, 2937 sayılı Kanun"da sayılanlar dışında bu suçları işleyen kişiler hakkında, ilgili kanuni düzenlemeler uyarınca özel soruşturma usulleri uygulanmasının istisnasını öngören bir hüküm ihdas ettiği ve bu yönde bir sistem oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ancak AİHM kararında silahlı terör örgütü üyeliği suçunda genel hükümlere göre yürütülen soruşturma işlemlerinin hukukiliği değerlendirilirken söz konusu uygulamanın aynı zamanda CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına da uygun olup olmadığı, dolayısıyla uygulamanın bu yönüyle de yargısal ve keyfi yorumun ötesinde iç hukuk düzenlemesine dayanıp dayanmadığı hususunda da bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır.
    Bu açıklamalar ışığında, sanığın olayda suçüstü hâline ilişkin koşulların bulunmadığına ve soruşturmayı yürüten makamların yetkili olmadığına dair usule yönelik itirazı değerlendirildiğinde;
    Sanık ...’un Yargıtay Üyesi olarak görev yapmaktayken, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensupları tarafından 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sonrasında, kendisinin de bu örgüte üye olduğu iddiasıyla ve kişisel suç niteliğindeki bu suç açısından suçüstü hâlinin de varlığına dayalı olarak hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütüldüğü ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca iddianame düzenlenerek hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesine kamu davası açıldığı olayda; itiraza konu uygulamanın, sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğuna, bu örgütten ayrılmaya dair icrai bir davranışta bulunmadığına ilişkin olduğu ve elde edilen mevcut deliller itibarıyla yetkili makamlarca sanığın cezai eylem niteliğindeki örgüt üyeliğine ilişkin fiilinin icrasına devam ettiği, böylelikle sanığa atılı suçun işlenmekte olduğu hususunda resmî makamlarca edinilen bilgi kapsamında gerçekleştirildiği,
    Bununla birlikte, silahlı terör örgütü üyeliği/yöneticiliği suçunun mütemadi suç ve bu suçlar yönünden yakalama anına kadar suçüstü hâlinin söz konusu olduğunu kabul ederek Yargıtayın yargılayacağı kişilere atılı bu suçlarla ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlinde işlenen diğer kişisel suçların soruşturma ve kovuşturma işlemlerine ilişkin 2797 sayılı Kanun"da değişiklik öngören ve sonradan aynen kanunlaşan hukuki düzenlemelerde, önceden beri 2797 sayılı Kanun"da öngörülen hukuki teminatların istisnasını teşkil eden "ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü hâli" tabirinin, Yargıtayın yargılayacağı söz konusu kişilere atılı bu suçların da benzer nitelikte olduklarını ortaya koyacak ve bu suçları da kapsayacak şekilde yeniden kullanıldığı,
    Ayrıca 15.07.2016 tarihinde ülke genelinde başlayan ve 19.07.2018’e kadar devam eden hükûmeti devirmeye ve anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs edilmesi sebebiyle ve demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla ilan edilen olağanüstü hâlin varlığı, ülkede terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşen 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ulusal güvenlik üzerinde oluşturduğu tehdit ve tehlikenin boyutu, darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi amacıyla yapılan işlemlerin uygulanabilmesi ve demokrasinin korunarak hukuk devleti ilkesine bağlılığın sağlanması için ihtiyaç duyulan sürenin darbenin yapıldığı gün ile sınırlı olmaması, 15.07.2016 tarihinde başlayan ve sonrasında da devam eden darbe teşebbüsünün savuşturulması sırasında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli doğrultusunda ve 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak genel hükümlere göre yürütülen soruşturma kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan 16.07.2016 tarihli yazıda sanığın da aralarında bulunduğu yüksek mahkeme üyelerinin gözaltına alınmaları talimatı verildiği, sanığın, 18.07.2016 tarihinde yakalanarak gözaltına alınabildiği hususları dikkate alındığında; sanığa isnat edilen silahlı terör örgütü üyesi olma suçuna ilişkin suçüstü hâlinin bulunduğu yönünde soruşturma ve kovuşturma mercilerince yapılan değerlendirmelerin olgusal ve hukuki temelden yoksun ve keyfi olduğunun kabul edilemeyeceği, Anayasa Mahkemesince "Erdal Tercan, § 145, B. No: 2016/15637 ve 12.04.2018" ve "..., § 128, B. No: 2016/15586 ve 11.01.2018" tarihli kararlarda da benzer değerlendirmelerle aynı sonuca ulaşıldığı,
    Diğer yandan, silahlı terör örgütü üyeliği suçundan genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin usule uygun olduğunun, hem aralarında sanığın da bulunduğu benzer durumdaki yüksek yargı eski üyelerine yönelik Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun kararıyla, hem de sonradan yürürlüğe konulan ulusal hukuk düzenlemeleriyle de kabul edilerek mevcut uygulama sonrasında adli ve idari açıdan devam edecek diğer işlemler öngörüldüğü gibi aynı zamanda itiraza konu uygulamanın, CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasında hüküm altına alınan ve sanık hakkında öngörülen özel soruşturma usullerinin istisnasını teşkil eden düzenlemeyle de uyumlu olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; Yargıtay üyelerinin işledikleri suçlara dair özel soruşturma usullerinin uygulanmasını öngören 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesinin uygulanma koşullarının somut olayda oluşmadığı, dolayısıyla, dava konusu olayda sanık hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin doğrudan doğruya iç hukuk düzenlemelerinin verdiği yetkinin kullanılması niteliğinde olduğu, kanunların genişletici ve keyfi olarak yorumlanmasından kaynaklanmadığı, bu hâliyle "hukukun kalitesi" ilkesine de uygun olan itiraza konu uygulamanın hukuka aykırı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
    Ç- Yargıtay Üyelerinin İşledikleri İddia Olunan Suçlar Bakımından Kovuşturma Makamlarının Belirlenmesi
    Anayasa"nın "Cumhuriyetin nitelikleri" başlıklı 2. maddesi;
    "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir",
    "Kanuni hâkim güvencesi" başlıklı 37. maddesi de;
    "Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.
    Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz" şeklinde düzenlenmiştir.
    Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarında da, Anayasa"nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin, "insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa"ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet" olduğu ifade edilmiş ve "hukuk devletinin temel ilkelerinden biri "hukuk güvenliği" ilkesidir. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Hukuk devletinde kanun metinlerinin ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. "Belirlilik" ilkesine göre ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir tereddüde ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir" sonucuna varılmıştır.
    Hukuk devletinin en önemli unsurlarından birini kanuni hâkim güvencesi oluşturmaktadır. Zira hukuk devletinin alt unsurlarından biri olan hukuk güvenliğinin sağlanmasının ön koşullarından biri kanuni hâkim güvencesidir. Kanuni hâkim güvencesinin sağlanmadığı bir sistemde bireylerin güven içinde hareket edebilmeleri mümkün olamaz. Bireyler herhangi bir hukuki uyuşmazlıkta hangi yargı merci tarafından hangi kurallar uygulanarak yargılama yapılacağını önceden bilmelidir. Aksi bir durumda hukuki öngörülebilirlik ve güvenlik ortadan kalkar. Eğer hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılıyorsa, bu durumda hukuk güvenliğinin zorunlu ön koşulu olan kanuni hâkim güvencesi mutlak anlamda tesis edilmelidir.
    Kanuni hâkim güvencesi 1982 Anayasası"nda özel olarak düzenlenmiştir. Anayasa"nın 37. maddesi gereğince herkes kanuni hâkim güvencesine sahiptir. Yine Anayasa Mahkemesinin istikrarlı kararlarında belirtildiği gibi, “kanuni hâkim güvencesi” suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini kanunun belirlemesi olarak tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla “kanuni hâkim güvencesi”, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra özel olarak kurulmasına veya hâkimin atanmasına engel oluşturmaktadır.
    Bu noktada, bir yargı yerinin, kuruluş, görev, işleyiş ve izleyeceği yargılama usulü itibarıyla hukuki yapılanmasının, doğal hâkim ilkesine uygunluğunun sağlanabilmesi için, bu alana ilişkin belirlemenin kanunla yapılmış olması tek başına yetmez. Ayrıca sözü edilen belirlemenin, yargılanacak olan uyuşmazlığın gerçekleşmesinden önce yapılmış olması da gerekir. Bu nedenle, doğal hâkim ilkesinin bünyesinde, "kanuniliğin" yanı sıra "önceden belirlenmiş" olmaya da yer verilmiştir.
    Öte yandan, olağanüstü mahkeme kurma yasağı içeren kanuni hâkim güvencesi özel soruşturma ve kovuşturma usulleri izleyen özel/uzman mahkemelerin kurulmasına engel oluşturmamaktadır. Diğer bir ifadeyle olağanüstü mahkeme ile özel/uzman mahkeme kavramları aynı anlama gelmemektedir. Bir hukuk sisteminde bazı suçlarla etkin bir şekilde mücadele etmek için özel soruşturma ve kovuşturma usulleri izleyen yargı mercileri kurulabilir. Örneğin terör ve organize suçlarla etkin bir şekilde mücadele etmek bu tür özel/uzman yargı mercilerinin kurulmasını gerekli kılabilir.
    Kanuni hâkim güvencesi tüm yargılamalarda geçerli olan bir ilke olmakla beraber ceza yargılamalarında çok daha önemli olmaktadır. Nitekim ceza soruşturma ve kovuşturmaları özgürlük gibi bireylerin en temel haklarından birine yapılmış doğrudan ve radikal bir müdahale niteliğindedir. Dolayısıyla kişi hürriyetinin sahip olduğu önem, bireylere ceza yargılamalarında daha yüksek güvencelerin sağlanmasını gerektirmektedir. Kanuni hâkim güvencesi söz konusu güvencelerin ilk basamağını oluşturmaktadır. Zira adil ve güvenceli bir yargılama için her şeyden önce yargı yetkisi kullanacak merci olması gerektiği şekilde kurulmalı ve görev yapmalıdır. Aksi takdirde adil yargılanma hakkı kapsamında bireylere sağlanan bağımsız ve tarafsız bir yargı yerinde makul sürede yargılanma, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama gibi güvencelerin bir önemi kalmayacaktır. Zira tüm bu güvenceler ancak olağan mahkemelerin varlığı hâlinde işlevsel olabilecektir.
    Gelinen aşamada, suç tarihi itibarıyla Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılayacağı kişilere atılı ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlinde işlenen kişisel suçlar bakımından kovuşturma makamı Yargıtay Ceza Genel Kurulu iken, sonradan olağanüstü hâl döneminde yürürlüğe konulan 680 sayılı KHK ile bu makamın Yargıtay ilgili ceza dairesi olarak değiştirilmesinin ve yargılamanın bu doğrultuda Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasının tabii hâkim ilkesi bağlamında incelenmesi gerekmektedir.
    Bilindiği üzere; 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün savuşturulmasından hemen sonra Milli Güvenlik Kurulu 20.07.2016 tarihinde yaptığı toplantıda "demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla" Hükûmete olağanüstü hâl ilan edilmesi tavsiyesinde bulunmayı kararlaştırmıştır. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 20.07.2016 tarihinde, ülke genelinde 21.07.2016 Perşembe günü saat 01.00"den itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir. Anılan karar 21.07.2016 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Olağanüstü hâl ilan edilmesine ilişkin karar, aynı gün TBMM tarafından onaylanmıştır. TBMM Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında Hükûmet adına söz alan Adalet Bakanı, olağanüstü hâl ilan edilme nedenini "... darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi, bundan sonra da demokrasimiz ve hukuk devletimiz, milletimiz, millî irade ve ülkemiz için tehlike ve tehdit olmaktan çıkarılması, bir daha hiçbir şekilde darbe teşebbüsünün tekrarlanmaması ve bu konuda bu amaçla alınması gereken tedbirlerin hızlı ve kararlı bir biçimde alınıp hayata geçirilmesini sağlamak maksadıyla olağanüstü hâl ilan edilmesi yönündeki görüş ... Bakanlar Kuruluna iletilmiştir. Cumhurbaşkanımızın başkanlığında Anayasa gereği toplanan Bakanlar Kurulumuz, bu görüş doğrultusunda Türkiye"de üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir ... Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini korumak, temel hak ve hürriyetleri korumak, genel güvenlik, asayiş ve kamu düzenini korumak, şiddet olaylarını önlemek, başarısız kılınan darbe teşebbüsünün tekrarı ile bundan sonra Türkiye"de darbe teşebbüslerine teşebbüs edilebilmesinin önüne geçmek, halkımıza en büyük kötülüğü yapan, kamu düzenimizi bozan, ekonomimize zarar veren, demokrasimizi, hukuk devletimizi, millî irademizin tecelligâhı Meclisimizi ve seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Hükûmetimizi darbe teşebbüsüyle yok etmeye çalışan, devletimizi âdeta bir kanser hücresi gibi sarmış bulunan bu Fetullahçı terör örgütüyle ve bu örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı, Emniyet ve üniversitelerimiz başta olmak üzere, kamu içindeki bütün uzantılarının kamudan temizlenmesi ve demokrasimizin, devletimizin, milletimizin, hukuk devletimizin emniyeti bakımından tam emniyetli hâle getirilmesi ve bunların ülkemiz için, demokrasimiz ve hukuk devletimiz için bir daha tehlike ve tehdit olmaktan çıkarılması maksadıyla bu karar alınmıştır." sözleriyle ifade etmiştir.
    Türkiye Cumhuriyeti 21.07.2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi"ne; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme"ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir.
    Olağanüstü hâl, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından 05.10.2016, 03.01.2017 ve 17.04.2017 tarihlerinde alınan kararlarla üçer ay daha uzatılmıştır.
    Olağanüstü hâl KHK"ları konu, amaç, yer ve süre bakımından olağan KHK"lardan farklı özellikler taşımaktadır. Her şeyden önce, sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK"ları, olağan KHK"lar bakımından Anayasa"nın, söz konusu düzenlemelerin yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan 91. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen “...sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.” şeklindeki sınırlamaya tabi tutulmamıştır. Başka bir ifadeyle, Anayasa"nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümünde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler de 680 sayılı KHK"nın kabul edildiği ve yürürlüğe konulduğu tarih itibarıyla olağanüstü hâl KHK"ları ile düzenlenebilmekteydi. Hatta bu hususlarda düzenleme yapılabilmesinden de öte, söz konusu KHK"larla, Anayasa"nın 15. maddesi uyarınca, bu maddenin ikinci fıkrasındaki çekirdek temel haklara dokunmamak kaydıyla, temel hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilmekte veya bunlar için Anayasa"da öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilmekteydi.
    Buna karşın, olağanüstü hâl KHK"ların “sebebe bağlı” işlem olmaları nedeniyle, Anayasa"nın yine söz konusu 680 sayılı KHK"nın yürürlüğe konulduğu dönemde yürürlükte bulunan 121. maddesi uyarınca sıkıyönetim veya olağanüstü hâlin gerekli kıldığı konularda çıkarılabileceği düzenlenmişti. Ayrıca Anayasa"nın 15. maddesi uyarınca, bu düzenlemelerin “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükleri ihlal etmemesi” ve “durumun gerektirdiği ölçüde” olması da anayasal bir zorunluluktu.
    Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen 148. maddesinin birinci fıkrasının, 680 sayılı KHK"nın yürürlüğe konulduğu tarih itibarıyla uygulanması gereken hâlinde; olağanüstü hâllerde, sıkıyönetim ve savaş hâllerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamayacağı hükme bağlanmıştır.
    Bu durumda öncelikle belirtmek gerekir ki; kovuşturma makamlarına dair değişikliklerin yapıldığı tarih itibarıyla uygulanması gereken söz konusu Anayasal düzenlemeler karşısında; kural olarak olağanüstü hâl KHK"ları ile Anayasa"nın 37. maddesinde güvence altına alınan kanuni hâkim güvencesiyle ilgili düzenlemeler yapılmasında hukuka aykırı bir durumun söz konusu olmadığı ve bu düzenlemelere karşı soyut norm denetimi yoluna gidilemeyeceği anlaşılmaktadır.
    Kovuşturma makamına dair KHK ile yapılan ve sonradan kanunlaşan değişikliğin, Yargıtayın iç işleyişine dair olağan bir düzenleme olmanın ötesinde, yargılanacak kişilerin kanuni hâkim ilkesini Anayasal sınırlar içerisinde dahi kısıtlayan bir yönünün olup olmadığı hususunun irdelenmesine gelince;
    Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarında da belirtildiği üzere kanuni hâkim güvencesi; yeni kurulan mahkemelerin veya kurulu bulunan mahkemelere yeni atanan hâkimlerin, önceden işlenen suçlara ilişkin olarak hiçbir şekilde yargılama yapamayacakları biçiminde anlaşılamaz. Belirli bir olay, kişi veya toplulukla sınırlı olmamak kaydıyla, yeni kurulan bir mahkemenin veya kurulu bulunan bir mahkemeye yeni atanan hâkimin kurulma veya atanma tarihinden önce gerçekleşen uyuşmazlıklara bakması kanuni hâkim güvencesine aykırılık teşkil etmez (AYM, E. 2014/164, K. 2015/12, 14.01.2015). Bu kapsamda bir kuralın belirli bir suçun işlenmesinden sonra bu suça ilişkin davayı görecek yargı yerini belirlemeyi amaçlamaması, yürürlüğü müteakip kapsamına giren tüm davalara uygulanması hâlinde doğal hâkim ilkesine aykırılık söz konusu olamaz (AYM, E. 2009/52, K. 2010/16, 21.01.2010).
    Anayasa"nın 154. maddesinin birinci fıkrasında, Yargıtayın kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakacağı; aynı maddenin beşinci fıkrasında da Yargıtayın kuruluşunun, işleyişinin, Başkan, Başkanvekilleri, Daire Başkanları ve Üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısının ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin niteliklerinin ve seçim usullerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmıştır.
    Bu düzenlemeler doğrultusunda yürürlüğe konulan 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun 1. maddesinde de Yargıtayın bağımsız bir yüksek mahkeme olduğu açıkça ifade edilmiştir.
    Öte yandan, hem Yargıtay Daireleri, hem de Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2797 sayılı Kanun"un 3. maddesinde Yargıtayın karar organları arasında sayılmış, aynı Kanun"un 4. maddesi uyarınca Yargıtay dairelerinde bir başkan ve yeteri kadar üye bulunacağı, 7. maddesi uyarınca da Ceza Genel Kurulunun ceza dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşacağı öngörülmektedir.
    Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının görevi, 2797 sayılı Kanun"un 15. maddesinde suç tarihi itibarıyla;
    “1. Yargıtay dairelerinin bozma kararlarına karşı mahkemelerce verilen direnme kararlarını inceleyerek karar vermek,
    2. a) Aynı veya farklı yer bölge adliye mahkemelerinin kesin olarak verdikleri kararlar bakımından hukuk daireleri arasında veya ceza daireleri arasında uyuşmazlık bulunursa,
    b) Hukuk daireleri arasında veya ceza daireleri arasında içtihat uyuşmazlıkları bulunursa,
    c) Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa,
    Bunları içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlamak,
    3. Yargıtay Başkan ve üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ile yargılama görevi özel kanunlarınca Yargıtay Genel Kurullarına verilen kişilere ait davaları ilk mahkeme olarak görmek ve hükme bağlamak ve ilk mahkeme olarak özel dairelerce verilen hüküm ve kararların temyiz ve itiraz yoluyla incelenmesini yapmak,
    4. Kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.
    Hukuk ve Ceza Genel Kurullarına katılmak zorunda olan Başkan ve üyelerin belirlenmesine ilişkin esaslar, görüşmelerin gündemi, yönetimi, çalışma gün ve saatleri, oylama ve karar, ön sorun ve öncelikle karara bağlanacak hususlar, kararın çıkmış sayılması, kanun hükümleri çerçevesinde Yargıtay İç Yönetmeliği ile düzenlenir.” biçiminde düzenlenmişti.
    Aynı Kanun"un “Yargıtay Üyelerinin Nitelikleri ve Seçimi” başlıklı 29. maddesinde ise; Yargıtay üyelerinin, birinci sınıfa ayrıldıktan sonra en az üç yıl süre ile başarılı görev yapmış ve birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adli yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçileceği hükme bağlanmıştır.
    Bununla birlikte; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararında; Yargıtay Daireleri arasındaki görev ilişkisinin, adli yargı ilk derece mahkemeleri arasında var olan ve kamu düzenine ilişkin bulunan görev ilişkisi niteliğinde olmayıp 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun 6545 sayılı Kanun"la değişik 14. maddesinde yer alan "hukuk daireleri ile ceza daireleri kendi aralarında iş bölümü esasına göre çalışır" şeklindeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere idari nitelikte iş bölümü ilişkisi olduğu, ancak kamu düzenine ilişkin görev ve bu husustaki uyuşmazlığın değerlendirilmesi açısından ilk derece yargılamasına konu dosyayı ele alan ve davaların birleştirilmesi hususunda farklı görüş bildiren Özel Dairelerin birbirinden farklı mahkemeler değil, istisnai hâllerde ilk derece yargılaması yapan "Yargıtay", dolayısıyla tek mahkeme olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
    Anayasa"nın ilgili hükümleri, 2797 sayılı Kanun ve Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararı birlikte değerlendirildiğinde; temelde bağımsız bir mahkeme olarak kurulan Yargıtayın karar organları olan daireleri ile genel kurulların oluşumu ve çalışma usulleri itibarıyla, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılacak yargılamalar yönünden bu organlar arasında mahkemenin bağımsızlığını ve tarafsızlığını ortadan kalkmasına dair bir nedenin bulunmadığı, diğer yandan, suç tarihinden önce ve genel nitelikteki düzenlemelerle hem bu karar organlarının oluşturulup çalışma usullerinin düzenlendiği, hem de dairelere ve genel kurullara katılacak üyelerin bu düzenlemeler doğrultusunda seçilerek aynı güvence ve hukuki statüyle görev yaptıkları, söz konusu düzenlemelerle, mevcut dosyaların yoğunluğu itibarıyla özelde ve çoğunlukla kişisel suç niteliğindeki FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensubiyeti iddiasıyla haklarında genel hükümlere göre soruşturma yürütülen yüksek mahkeme eski üyelerine atılı bu suçlardan dolayı yapılacak kovuşturma işlemleri belirlenmiş ise de sonradan aynen kabul edilerek kanunlaşan bu usullerin aynı zamanda 2797 sayılı Kanun"da sayılan kişilerin ağır cezayı gerektiren ve suçüstü hâlinde işlenen tüm suçları açısından da uygulanacak olması, yine bu kişiler yönünden kovuşturma yapma yetkisinin suç tarihindeki düzenlemeden farklı olarak Yargıtay dışında farklı bir makama devredilmemesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; kovuşturma yapma yetkisinin Genel Kuruldan alınarak ilgili ceza dairesine verilmesine yönelik düzenlemenin, suç tarihinden sonra olağanüstü mahkeme kurulması niteliğinde olmadığı, böylelikle kanuni hâkim ilkesine aykırı olarak yargılama yapılmadığı ve bu düzenlemenin temel hak ve özgürlüklere müdahale niteliği dahi taşımayan, salt Yargıtayın iç işleyişine yönelik usuli bir düzenleme olduğu anlaşılmaktadır.
    Son olarak, 2797 sayılı Kanun"da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçları bakımından Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kovuşturma yapmakla görevlendirilmesine ilişkin düzenlemelerin AİHS"nin 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı yönünden de irdelenmesi gerekmektedir.
    Terör suçlarına ilişkin davalara yönelik kanun yolu incelemeleri Yargıtay 16. Ceza Dairesince yapılmakta iken, bu suçlardan kaynaklanan davalardaki artış, bu artışın Yargıtayın tali ve istisnai görevi olan ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma görevine de yansıması ve bu nedenle oluşan ciddi iş yoğunluğu, beraberinde daireler arasında bu hususta da iş bölümü yapılması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda 2797 sayılı Kanun"da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçlarında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması hususunda Yargıtay 9. Ceza Dairesi görevlendirilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanınca hazırlanan Çalışma Yönergesine göre ise; iş yoğunluğu nedeniyle Dairede birden fazla heyet oluşturularak çalışma usulüne gidilmiştir.
    Suç tarihinden önce ve sonrasında da 2018 yılının Eylül ayına kadar Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise, 2797 sayılı Kanun"da ve Yargıtay İç Yönetmeliği"nde düzenlenen çalışma usulleri gereğince, değişken üyelerle haftada ancak bir kez toplanabilen ve zamanaşımı yakın, tutuklu iş niteliğinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının mahiyeti ve infaza dair olası hukuki sonuçları vb. nedenlerle önceliği bulunan dosyaların yoğun olarak görüşüldüğü bir karar organı olarak faaliyet göstermekteydi. Söz gelimi, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen sayısal verilere göre; 2017 yılında özetle 271"i itiraz, 877"si direnme olmak üzere esasa kaydedilen toplam 1148 dosyanın toplam 524"ü karara bağlanmış, karara bağlanan dosya sayısı 2018 yılında da 698 olmuştur.
    24.12.2017 tarihli ve 30280 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname"nin (696 sayılı KHK) 45. maddesiyle, 2797 sayılı Kanun"a eklenen geçici 16. madde ile;
    “Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunun içtihadı birleştirme toplantılarına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla, 31/12/2022 tarihine kadar bu kurulların oluşumu ve çalışma usulü hakkında aşağıdaki hükümler uygulanır.
    a) Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulu, her hukuk ve ceza dairesinden en az bir üye olmak kaydıyla Birinci Başkanlık Kurulu tarafından görevlendirilen yirmişer üyeden oluşur. Bu kurullara, Birinci Başkan veya ilgili başkan vekili, bunların bulunmaması halinde kurulların en kıdemli üyesi başkanlık eder.
    b) Üyeler Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunda sürekli olarak görev yaparlar. Ancak, iş durumu göz önüne alınmak suretiyle üyelerin daire çalışmalarına katılmalarına Büyük Genel Kurul tarafından karar verilebilir.
    c) Kurullarda toplantı ve görüşme yeter sayısı onbeştir. Toplantıda bulunanların üçte ikisinin oyu ile karar verilir. Birinci toplantıda üçte iki oy çoğunluğu sağlanamazsa ikinci toplantıda bulunanların çoğunluğuyla karar verilir.
    Bu maddede hüküm bulunmayan hallerde, Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunun çalışmasına ilişkin bu Kanunun mevcut hükümleri uygulanmaya devam olunur.” biçimindeki düzenleme, 08.03.2018 tarihli ve 30354 sayılı mükerrer Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 7079 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun"un 40. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır. Böylelikle 2018 yılının Eylül ayından itibaren Yargıtay Ceza Genel Kurulu, mevcut görevlerinin yerine getirilmesi hususunda sabit heyetle toplanıp karar vermeye başlamıştır.
    Yargıtay Ceza Genel Kurulunda suç ayrımı yapılmaksızın tüm dairelerden gelen dosyaların karara bağlanmasına, derdest dosyaların çokluğu ve niteliğine, çalışma usulleri gereği önceden değişken tek heyet, sonradan ise sabit tek heyet hâlinde ve haftada en fazla 1-2 gün toplanabilmesine karşın, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bir uzmanlık mahkemesi biçiminde faaliyet göstermesi, bu Dairenin dahi yargılamaların makul sürede tamamlanabilmesi için haftanın birçok günü ve birden fazla heyetle toplanarak yargılama yapıyor olması, mevcut çalışma prensipleri ve suç tarihinden sonra ortaya çıkıp belirginleşen iş yoğunluğu da dikkate alındığında, kişisel suçları nedeniyle Yargıtayda yargılanacak kişilerin kovuşturma makamının Yargıtay Ceza Kurulu olarak belirlenmesi, bu Kurulun önceden istisnai görevi olarak öngörülen yargılama yapma yetkisini asli görevi hâline getireceği, bu nedenle hem derdest dosyaların, hem de kovuşturma yapılmak üzere gelen dosyaların adil yargılanma hakkına uygun olarak makul sürede tamamlanmasının imkânsızlaşacağı, dolayısıyla kovuşturma yapma yetkisinin Yargıtay ilgili ceza dairesine devredilmesine dair düzenlemenin, salt Yargıtay Ceza Genel Kurulunca bu görevin yerine getirilmesindeki zorluk yerine, adil yargılanma hakkının sağlanması gibi evrensel hukuk ilke ve kuralları açısından uluslararası üst normlardan kaynaklanan zorunluluğun gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu değişiklik üzerine kovuşturmanın Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılmasının usul ve kanuna uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
    Bu nedenle; dava konusu olayda sanığa atılı suç nedeniyle yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı anlaşılmaktadır.
    Yine aynı nedenlerle, dava konusu olayda soruşturma ve kovuşturma usul ve makamlarına yönelik değişiklikleri içeren ve sonradan kanunlaşan düzenlemelere yönelik Anayasa"ya aykırılık itirazları da ciddi görülmediğinden, Anayasa"nın 152. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulmamıştır.
    Bu itibarla; sanığın, "kanuni hâkim ilkesi"ne ve "adil yargılanma ilkesi"ne aykırı şekilde yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesinde yapılmasına ilişkin usule ilişkin itirazları yerinde görülmemiştir.
    2- SAV: Sanık; tanık dinlenilmesi taleplerinin kabul edilmediğini, beyanları hükme esas alınan tanıkların dinlenilme usullerinin hukuka aykırı olduğunu, soruşturma aşamasında iş yerinde ve evinde yapılan aramaların ve bunun sonucunda el konulan materyaller üzerindeki arama işleminin CMK"nın ilgili maddelerine aykırı yapıldığını iddia etmiştir. Sanığın bu yöndeki temyiz itirazlarıyla bağlantılı olması nedeniyle CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde yer alan "Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması" hâli açısından birlikte değerlendirilmiştir.

    Değerlendirme;
    a) Beyanları hükme esas alınan tanıkların dinlenilme usulü bakımından:
    Ceza yargılamasındaki savunma haklarının güvence altına alınması demokratik toplumun temel bir ilkesidir (AYM; B. No: 014/9817, 26.02.2015). AİHM de bu kapsamda hakkaniyete uygun bir yargılama için yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin, savunma hakkının yeterince kullanılması ile uyumlu olması ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik şekilde yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır (Ludi/İsviçre, B.No:12433/86, 15.06.1992; Artico/İtalya, B.No:6694/74, 13.05.1980.).
    Öte yandan, delillerin yerindeliği incelemesi yapmayan ve bu konunun ulusal yargı organlarının takdirinde olduğunu belirten AİHM, elde edilen deliller dâhil olmak üzere yargılamayı bir bütün olarak inceleyip bu çerçevede ilgilinin adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğine karar vermektedir (AİHM, Khan/Birleşik Krallık, 12.05.2000, B.No: 35394/97, § 34). AİHM, delillerle ilgili olarak, başvurucuya delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma fırsatı verilip verilmediğini esas almaktadır (Bykov/Rusya, 10.03.2009, B.No: 4378/02, § 90; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, 25.07.2013, B.No: 11082/06, 13772/05, § 700). Bu manada esas olan, delilin keyfi ve açıkça dayanaktan yoksun olacak şekilde sanık aleyhine kullanılmaksızın, yargılamanın bir bütün olarak adil yapılmasıdır.
    Öğretide de, ceza yargılaması normlarına ters düşülerek elde edilen delillerin yargı makamı tarafından değerlendirmeye alınmasının olanaksız olduğu kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla eğer bir delil, elde edilmesinde kanun koyucunun koşul öngördüğü bir delilse ve bu koşullara göre elde edilmemişse hükümde bu kanıta dayanılamayacaktır.
    Tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyusu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir. Herkes tanık olma ehliyetine sahip olduğundan çocuklar ve akıl hastalarının da tanıklığına başvurabilecektir. Ancak tanığın anlatımlarına itibar edilip edilmeyeceği yargılama makamının takdirindedir. Ceza muhakemesinde, tanık dinlemeye yetkili makam soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ise, mahkeme, naip hâkim veya istinabe olunan hâkimdir.
    Tanıklık, kamu hukukundan doğan toplumsal bir ödevdir. Bu nedenle tanığın, hukuka uygun olarak yapılan davet üzerine adli makamlar önüne gelmek, bildiklerini doğru olarak anlatmak ve yemin etme ödevi bulunmaktadır. Bununla birlikte ceza muhakemesinde tanığa bazı haklar da tanınmıştır. Tanığın; tanıklıktan çekinme, kendisi ve yakınları aleyhine açıklamada bulunmaktan çekinme, haklarını öğrenme, korunma, tazminat ve masraflarını isteme hakkı vardır.
    Tanığı dinleyecek olan makam tarafından önce tanığın kimliği ve güvenirliği belirlenmelidir. Bu amaca yönelik olarak tanığın adı, soyadı, yaşı, işi, yerleşim yeri, iş yeri, geçici olarak oturduğu yerin adresi, varsa telefon numaraları, şüpheli, sanık veya mağdurla olan ilişkisine dair sorular yöneltilecektir. Bu şekilde tanığın kimliği, olayın tarafları ile olan ilişkisi ve güvenirliğine ilişkin bilgiler alındıktan sonra tanığa hakları hatırlatılmalı, bu hatırlatma yapıldıktan sonra da tanıklık görevinin önemi ve uyması gereken kurallar anlatılmalıdır.
    Konumuzla ilgisi bakımından öncelikle, örgütlü suçluluk kapsamında yürütülen ceza muhakemesi sürecinde etkin pişmanlıktan yararlanmak amacıyla ifade veren kişilerin, aleyhine ifade verdikleri diğer kişiler hakkında silahlı terör örgütü üyeliği suçundan yapılan yargılamalarda tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir.
    Anayasa"nın 38. maddesinin beşinci fıkrasında; hiç kimsenin kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamayacağı hüküm altına alınmıştır.
    Aynı doğrultuda, 5271 sayılı CMK’nın "Tanıklıktan çekinme" başlıklı 45. maddesi;
    "(1) Aşağıdaki kimseler tanıklıktan çekinebilir:
    a) Şüpheli veya sanığın nişanlısı.
    b) Evlilik bağı kalmasa bile şüpheli veya sanığın eşi.
    c) Şüpheli veya sanığın kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu.
    d) Şüpheli veya sanığın üçüncü derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları.
    e) Şüpheli veya sanıkla aralarında evlâtlık bağı bulunanlar.
    (2) Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle tanıklıktan çekinmenin önemini anlayabilecek durumda olmayanlar, kanunî temsilcilerinin rızalarıyla tanık olarak dinlenebilirler. Kanunî temsilci şüpheli veya sanık ise, bu kişilerin çekinmeleri konusunda karar veremez.
    (3) Tanıklıktan çekinebilecek olan kimselere, dinlenmeden önce tanıklıktan çekinebilecekleri bildirilir. Bu kimseler, dinlenirken de her zaman tanıklıktan çekinebilirler",
    "Kendisi veya yakınları aleyhine tanıklıktan çekinme" başlıklı 48. maddesi; "Tanık, kendisini veya 45 inci maddenin birinci fıkrasında gösterilen kişileri ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olan sorulara cevap vermekten çekinebilir. Tanığa cevap vermekten çekinebileceği önceden bildirilir" şeklinde hükümler içermektedir.
    Diğer yandan, CMK"nın "Yemin verilmeyen tanıklar" başlıklı 50. maddesi de;
    "(1) Aşağıdaki kimseler yeminsiz dinlenir:
    a) Dinlenme sırasında onbeş yaşını doldurmamış olanlar.
    b) Ayırt etme gücüne sahip olmamaları nedeniyle yeminin niteliği ve önemini kavrayamayanlar.
    c) Soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar" şeklinde hüküm altına alınmıştır.
    Tanıklıktan çekinmede, bütün hâlinde tanığın çekinme hakkı gündeme gelmekte; burada ise tanık, kendisine sorulan sorulardan kendisi ya da sayılan yakınlarını ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olanlar bakımından cevap vermeme takdirine sahiptir. Bu kapsam dışında kalan hususlarda tanığın, salt bu madde uyarınca çekinme hakkı bulunmamaktadır.
    Tanıklıktan çekinme hakkı olan kimselere, bu hakları, dinlenmeye başlamadan önce hatırlatılmalı ve bu haklarını kullanıp kullanmayacakları hususu da tutanağa yazılmalıdır. Tanıklıktan çekinme hakkı bulunan bir kimsenin bu hakkı hatırlatılmadan dinlenilmesi hâlinde beyanlarının kanıt olarak değerlendirilmesi de artık olanaksızdır. Kaldı ki CMK"nın 210/2. maddesinde "Tanıklıktan çekinebilecek olan kişi, duruşmada tanıklıktan çekindiğinde, önceki ifadesine ilişkin tutanak okunamaz." hükmü getirilmiş olup bu hakkın sonradan kullanılması hâlinde önceki ifadelerinin dahi kanıt olarak kullanılması yasaklanmıştır. O hâlde tanıklıktan çekinme hakkı bulunan bir kimseye bu hakkının hatırlatılması zorunlu olup çekinmeyen tanığın tanıklığının yemin ile teyidinin gerekip gerekmediği CMK"nın 51. maddesi uyarınca bundan sonra hâkim tarafından takdir edilecektir. Ancak tanık yemin etmekten çekinebilir. Bu hususun kendisine bildirilmesi gerekir.
    Doktrinde genel kabul gören görüşe göre örgütlü suçlar, anlaşma suçlarının bir türü olup çok failli suçlardandır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar, 2. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara, 2016, s. 270; Türkan Yalçın Sancar, Çok Failli Suçlar, Seçkin Yayınevi, Ankara 1998, s. 137; Devrim Aydın, Türk Ceza Hukukunda Suça İştirak, Yetkin Yayınları, Ankara 2009, s. 277; Ersan Şen, Suç Örgütü, Seçkin Yayıncılık, Mayıs 2018, s. 302, Vesile Sonay Evik, "Suç İşlemek Amacıyla Örgütlenme Suçu", Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Nur Centel"e Armağan Özel Sayı, Yıl: 2013, Cilt: 19, Sayı: 2, s. 673.). Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak da genel iştirak hükümlerinin ötesinde örgüt kurmak ve yönetmekten ayrı bir suç olarak düzenlenmiş ve cezai yaptırıma bağlanmıştır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar, s. 276.). Dolayısıyla, bu suç tipi açısından müşterek faillik suretiyle iştirak söz konusu olamayacaktır.
    Diğer yandan, 5237 sayılı TCK"nın “Etkin pişmanlık” başlıklı 221. maddesi ise;
    “(1) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu nedeniyle soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kurucu veya yöneticiler hakkında cezaya hükmolunmaz.
    (2) Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
    (3) Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
    (4) Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır...” şeklinde düzenlenmiş olup maddenin ilk dört fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak suçları ile ilgili etkin pişmanlık gösteren faillerin birbirinden farklı koşullarla, cezanın kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi hâller kabul edilmiştir.
    05.06.1985 tarihli ve 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun, 25.03.1988 tarihli ve 3419 sayılı Kanun ve 29.07.2003 tarihli 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu"na benzer şekilde 5237 sayılı TCK’nın 221. maddesinde yapılan düzenlemeyle; kanun koyucu, örgütlerle etkin mücadele edebilmek için, örgütleri ortaya çıkarıp dağıtmayı, örgüt elemanlarını devletin yanına çekerek bir yandan zayıflatıp diğer yandan da örgütlerin deşifre olmasını sağlayarak örgüt bünyesinde faaliyet gösteren failleri yakalamayı, “etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanan sanıkları topluma kazandırmayı, örgüt bünyesinde gerçekleştirilen eylemleri açığa çıkarmayı ve benzer suçların tekrar işlenmesini önlemeyi amaçlamaktadır.
    Bu açıklamalar ışığında yapılan değerlendirmede;
    Etkin pişmanlık hükümleri kanunda failin cezasının kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını öngören bir şahsi hâl olarak düzenlendiğinden, örgütlü suçluluk kapsamında savunmasının alınması sırasında kişiye bu hükümlerin hatırlatılması CMK"nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "kanuna aykırı bir yarar vaadi" niteliğinde olmadığı gibi, kişinin de kendi iradesiyle bu hükümlerden yararlanmayı kabul ederek ifade vermesinde ve bu ifadenin başka kişiler hakkında görülmekte olan davalarda, adil yargılanma hakkına uygun olarak o davaların sanığına etkin itiraz yolları tanınması suretiyle delil olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
    Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olduğu iddiasıyla farklı yürütülen bir muhakemenin şüpheli ya da sanık sıfatıyla süjesi olan failin, aynı örgüte üye olduğu iddiasıyla yargılanan diğer kişilerin varsa örgüt içerisindeki konumlarının ve örgütsel faaliyetlerinin tanığı konumunda olup bu kişiler hakkında görülmekte olan davalarda tanık sıfatıyla dinlenmesinde bir sakınca bulunmadığı gibi diğer sanığa atılı örgüt üyeliği suçuna müşterek fail sıfatıyla iştiraki de mümkün olmadığından, bu kişilerin eylemlerine ilişkin tanıklık yaptığı noktada tanıklıktan ve yeminden çekinme hakkı da söz konusu olmayacaktır.
    Dosyanın incelenmesinde; beyanları hükme esas alınan tanıkların kendi haklarında yürütülen soruşturmalarda müdafileri huzurunda alınan ifadelerinde kendi iradeleriyle beyanda bulunmuş olmaları, aşamalarda herhangi bir kimse tarafından kendilerine kanuna aykırı vaatte bulunduğuna ya da bu yönde zorlandıklarına dair delile dayanan somut iddialarının bulunmaması, kovuşturma aşamasındaki oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere, kendilerine tanıklığa ilişkin kanuni haklarının hatırlatılması, her birinin tanıklık yapacaklarını ve yemin de edeceklerini söyleyerek sanık müdafisinin de hazır bulunduğu veya davet edildiği ortamda beyanda bulunmuş olmaları, söz konusu tanıkların sanığa atılı suça ilişkin beyanda bulunmaları ve bu suça müşterek fail sıfatıyla iştirak etmemeleri nedeniyle tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunmaması, bununla birlikte, sanık müdafisinin de hazır bulunduğu veya davet edildiği ortamda beyanda bulunan tanıklara karşı sanık müdafisine tanıklara soru sorma ve bu beyanlara karşı sanık ve müdafisine savunma yapma haklarının etkin şekilde tanınmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tanıkların dinlenilme usulleri ve bu beyanların değerlendirilerek hükme esas alınması açısından mahkeme hükmünün hukuka aykırı delile dayanmadığı anlaşılmaktadır.
    Diğer yandan, kovuşturmada dinlenen tanıkların beyanları itibarıyla Özel Dairece aynı hususlarda yeniden tanık dinlenilmesine gerek görülmediği ve takdiren sanık müdafisinin tanık dinletme talebinin reddine karar verilmiş olması karşısında; Özel Dairenin bu yöndeki takdirinin yeterli gerekçeyi içerdiği değerlendirilmiştir.
    b) Arama ve el koyma işlemleri ile bu işlemler sonucu elde edilen materyallerin incelenme usulleri bakımından;
    Özel Dairece yapılan yargılama sonucunda, sanığın üstünde, iş yerinde ve ikametinde yapılan aramalar sonucu ele geçirilen materyallerle ilgili delillerin suçun sübutunda dikkate alınmaması karşısında; söz konusu aramalar ve arama sonucu ele geçirilen materyallerin elde ediliş biçimine dair hukuki tespitlerde bulunulmasının temyiz incelemesinin kapsamı ve amacı yönünden gerekli ve sonuca etkili olmadığı anlaşıldığından; sanığın ikametinde, iş yerinde ve üstünde yapılan aramaların, bunun sonucunda ele geçirilen materyaller üzerinde gerçekleştirilen arama işleminin ve elde edilen delillerin hukuka uygun olup olmadığı hususunda değerlendirme yapılmasına gerek görülmemiştir.
    3. SAV: Sanık; savunma hazırlanması ve yapılması sürecinde yeterli imkânlara kavuşamadığını, genel olarak soruşturma ve kovuşturma aşamalarında savunma hakkının kısıtlanarak adil yargılanma hakkının ihlal edildiği ileri sürmüştür. Temyiz itirazlarıyla bağlantılı olması nedeniyle CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan "Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması" hâli açısından birlikte değerlendirilmiştir.
    Değerlendirme;
    Ceza yargılamasındaki savunma haklarının güvence altına alınması demokratik toplumun temel bir ilkesidir (AYM; B. No: 014/9817, 26.02.2015), AİHM de bu kapsamda hakkaniyete uygun bir yargılama için yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin, savunma hakkının yeterince kullanılması ile uyumlu olması ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik şekilde yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır (Ludi/İsviçre, B.No:12433/86, 15.06.1992; Artico/İtalya, B.No:6694/74, 13.05.1980).
    Öte yandan, delillerin yerindeliği incelemesi yapmayan ve bu konunun ulusal yargı organlarının takdirinde olduğunu belirten AİHM, elde edilen deliller dâhil olmak üzere yargılamayı bir bütün olarak inceleyip bu çerçevede ilgilinin adil yargılanma hakkının ihlâl edilip edilmediğine karar vermektedir (AİHM, Khan/Birleşik Krallık, 12.05.2000, B.No: 35394/97, § 34). AİHM, delillerle ilgili olarak, başvurucuya delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma fırsatı verilip verilmediğini esas almaktadır (Bykov/Rusya, 10.03.2009, B.No: 4378/02, § 90; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, 25.07.2013, B.No: 11082/06, 13772/05, § 700). Bu manada esas olan, delilin keyfi ve açıkça dayanaktan yoksun olacak şekilde sanık aleyhine kullanılmaksızın, yargılamanın bir bütün olarak adil yapılmasıdır.
    Bu açıklamalar ışığında yapılan değerlendirmede;
    Sanığa soruşturma aşamasında yöneltilen suçlamaların; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi ve bu örgütün yargı yapılanmasında yer aldığına ilişkin olduğu, bu suçlamaların içeriğinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan ifade alma işlemi sırasında sanığa sorulan sorularda açıklandığı ve sanığın anılan suçlamalarla ilgili ayrıntılı bir şekilde beyanda bulunduğu, öte yandan, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 20.07.2016 tarihinde düzenlenen tutuklama talep yazısında, sanığa isnat edilen suçlamalara ilişkin ayrıntılı şekilde açıklamalara yer verildiği, bu bağlamda, suça konu edilen olaylarla ilgili bilgi ve delillere yer verildiği, bu eylemlerin hukuki niteliğine yönelik olarak da değerlendirmelerde bulunulduğu, anılan talep yazısının sorgu işlemi öncesinde Ankara 6. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından sanığa okunduğu, ayrıca sorgu tutanağında sanığa isnat edilen suçun okunup anlatıldığı, sanığın sorgu sırasında suçlama konusu olaylarla ilgili anlatımda bulunduğu, sorulan sorulara cevap verdiği, ayrıca sanık müdafisinin tutukluluğa itiraz dilekçesinde de usul ve esasa ilişkin ayrıntılı bir biçimde beyanda bulunulduğu, dolayısıyla sanık ve müdafisinin isnat edilen suçlamalara ve tutukluluğa temel teşkil eden bilgilere gerek sorgu öncesinde gerekse sorgu sonrasında erişimlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla suçlamalara dayanak olan temel unsurların ve tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesi için esas olan bilgilerin sanığa veya müdafisine bildirilmiş ve sanığa bunlara karşı savunma ve itirazlarını ileri sürme imkânı verilmiş olması dikkate alındığında; soruşturma aşamasında dosyanın incelenmesine izin verilmemesi nedeniyle sanığın; tutukluluğa karşı etkili bir şekilde itirazda bulunamadığının ve genel olarak soruşturma aşamasında savunma hakkının kısıtlandığının kabulü mümkün görülmemiştir.
    Kovuşturma aşamasında ise sanığa ve müdafisine geniş bir şekilde savunma yapma imkân ve fırsatı tanındığı, zira kovuşturma evresinde yapılan yedi oturumda da ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından anlaşılacağı üzere sanık ve müdafisinin ayrıntılı bir şekilde savunmalarını yaptıkları, tüm iddia, argüman ve delillere karşı etkin bir şekilde itiraz etme haklarının tanındığı görülmekle, sanığın bu aşamada da savunma hakkının kısıtlandığına ve adil yargılanma hakkının ihlâl edildiğine yönelik iddialarına itibar edilmemiştir.
    4. SAV: Sanık; yargılamayı yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi heyetinin tarafsız olmadığını iddia etmiştir. Sanığın bu yöndeki temyiz itirazıyla bağlantılı olması nedeniyle CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan "Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması", (c) bendinde yer alan "Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması", (e) bendinde yer alan "Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması" ve (f) bendinde yer alan "Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi" hâlleri açısından birlikte değerlendirilmiştir.
    Ceza muhakemesinde, iddia ve savunmanın ışığında uyuşmazlığı çözüp maddi gerçeğe ulaşma görevi mahkemeye aittir. Mahkemenin bu yetkisi yargılamada hâkimler eliyle yürütülmektedir. Yargılama sonunda verilen hükmün adil olması ve tarafları tatmin edebilmesi için hâkimin belli niteliklere sahip olması gerekir. Bağımsızlık ve tarafsızlık bu niteliklerin en önemlileri arasında yer almaktadır.
    Hâkimin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, birbirlerinden farklı kavramlar olmalarına karşın, bağımsız olmayan bir hâkimin tarafsız bir hüküm vermesi beklenemeyeceğinden, bu kavramların aynı zamanda birbirleriyle iç içe geçmiş olduklarını ifade etmek mümkündür.
    Bağımsızlık, hâkimin görevini yaparken hiçbir dış baskı ve etki altında bulunmaması ile hiçbir kişi veya merciden emir almaması, kısaca özgür olmasıdır. Hâkimlerin görevlerinde bağımsız olduğu, Anayasamızın 138. maddesinde "Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler." şeklinde açıkça vurgulanmıştır.
    Tarafsızlık, hâkimin yargılama yaparken yansız olması, taraflara eşit mesafede bulunması ve kişiliğinden sıyrılabilmesi, başka bir deyişle taraflara subjektif değil objektif davranmasıdır.
    Tarafsızlıkla ilgili Anayasamızda açık bir düzenleme bulunmamakta iken 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 27.04.2017 tarihinde yürürlüğe giren 1. maddesi ile Anayasanın 9. maddesine "bağımsız" ibaresinden sonra gelmek üzere "ve tarafsız" ibaresi eklenmiş ve madde "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır." hâlini almıştır. Söz konusu değişiklikle Türk Milleti adına yargı yetkisini kullanan mahkemelerin ve dolayısıyla hâkimlerin tarafsızlığı anayasal bir dayanağa kavuşturulmuştur.
    Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin "Adil yargılanma hakkı" başlıklı 6. maddesinde; "Herkes davasının, medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir..." ifadelerine yer verilmek suretiyle bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri birlikte düzenlenmiştir. Bu suretle sözleşmede, hâkimlerin bağımsız ve tarafsızlığının adil yargılanma hakkının bir gereği olduğu ifade edilmiştir.
    Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bağımsızlık kavramını, yürütmeden ve taraflardan bağımsız olma olarak açıklamış olup bağımsızlığın değerlendirilmesinde hâkim veya mahkeme üyelerinin atanma usulünü, görev sürelerini, dışarıdan gelecek baskılara karşı güvenceye sahip olup olmadıklarını ve hâkim veya mahkemenin bağımsız bir görünüm sergileyip sergilemediğini göz önünde bulundurmaktadır. Mahkemeye göre, ön yargı sahibi olmamak biçiminde tanımlanan tarafsızlığın, subjektif ve objektif olmak üzere iki yönü vardır. Bunlardan subjektif tarafsızlık, hâkimin birey olarak tarafsız olmasıdır. Objektif tarafsızlık ise, mahkemenin kurum olarak kişide bıraktığı güven verici izlenim ve tarafsız görünümdür.
    Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonunun 22.04.2003 tarihli oturumunda kabul edilen, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 27.06.2006 tarihli ve 315 sayılı kararı ile benimsenmiş olan; hâkimlerin hangi esaslara göre görevlerini yürüteceklerine ilişkin "Bangolar Yargı Etiği İlkeleri" olarak adlandırılan belgede bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk ve tutarlılık, dürüstlük, eşitlik, ehliyet ve liyakat olmak üzere altı temel değerden bahsedilmiş ve bu değerlere ilişkin ilkeler tanımlanmıştır. Bu belgede, diğer kapsamlı açıklamaların yanı sıra bağımsızlık; "Hâkim, genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilafın taraflarından bağımsızdır.", tarafsızlık ise, "Tarafsızlık, yargı görevinin tam ve doğru bir şekilde yerine getirilmesinin esasıdır. Bu prensip, sadece bizatihi karar için değil aynı zamanda kararın oluşturulduğu süreç açısından da geçerlidir. Hâkim, yargısal görevlerini tarafsız, ön yargısız ve iltimassız olarak yerine getirmelidir. Hâkim, mahkemede ve mahkeme dışında, yargı ve yargıç tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukuk mesleği ve dava taraflarının güvenini sağlayacak ve artıracak davranışlar içerisinde olmalıdır." şeklinde açıklanmıştır.
    Avrupa Savcıları Konferansının 29-30.05.2005 tarihli 6. oturumunda kabul edilerek, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca 10.10.2006 tarih ve 424 sayı ile benimsenmesine karar verilip Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğünce de hâkim ve savcılara duyurulan Savcılar İçin Etik ve Davranış Biçimlerine İlişkin Avrupa Esasları "Budapeşte İlkeleri" de Bangalor Yargı Etiği İlkeleri ile hemen hemen benzer düzenlemeler içermektedir.
    Bu aşamada ceza muhakemesinde tarafsızlığın güvence altına alınmasına yönelik düzenlemeler üzerinde de durulması gerekmektedir.
    5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu"nda hâkimin tarafsızlığını etkileyen nedenler; görev yasakları ve tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebepler olarak düzenlenmiştir.
    Buna göre görev yasakları,
    Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Hâkimin davaya bakamayacağı hâller” başlıklı 22. maddesinde;
    "(1) Hâkim;
    a) Suçtan kendisi zarar görmüşse,
    b) Sonradan kalksa bile şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında evlilik, vesayet veya kayyımlık ilişkisi bulunmuşsa,
    c) Şüpheli, sanık veya mağdurun kan veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyundan biri ise,
    d) Şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında evlât edinme bağlantısı varsa,
    e) Şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında üçüncü derece dahil kan hısımlığı varsa,
    f) Evlilik sona ermiş olsa bile, şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında ikinci derece dahil kayın hısımlığı varsa,
    g) Aynı davada Cumhuriyet savcılığı, adlî kolluk görevi, şüpheli veya sanık müdafiliği veya mağdur vekilliği yapmışsa,
    h) Aynı davada tanık veya bilirkişi sıfatıyla dinlenmişse,
    Hâkimlik görevini yapamaz." ,
    "Yargılamaya katılamayacak hâkim" başlıklı 23. maddesinde ise;
    "(1) Bir karar veya hükme katılan hâkim, yüksek görevli mahkemece bu hükme ilişkin olarak verilecek karar veya hükme katılamaz.
    (2) Aynı işte soruşturma evresinde görev yapmış bulunan hâkim, kovuşturma evresinde görev yapamaz.
    (3) Yargılamanın yenilenmesi hâlinde, önceki yargılamada görev yapan hâkim, aynı işte görev alamaz."
    Şeklinde düzenlenmiş olup 23. maddenin gerekçesinde; "Hâkim verdiği itiraz yoluna başvurulmuş kararı veya temyiz edilmiş hükmü inceleyecek yüksek görevli mahkemedeki karara katılamaz. Hâkimlerin bir işe müdahâle ettiklerinde önceden fikir veya düşüncelerinin olmaması gereklidir ve tarafsız kalmanın bir koşulu da budur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşmenin altıncı maddesine dayanarak hâkimin önce soruşturmasını veya soruşturma işlemini yaptığı davadaki usul işlemlerine katılmasını hukuka aykırı saymıştır." açıklamalarına yer verilmiştir. Kanun koyucu bu düzenlemeyle, yargılamaların daha önce aynı konuda görüş açıklamamış hâkimler tarafından icra edilmesini ve böylece hâkimin tarafsızlığı konusunda oluşabilecek her türlü şüphenin ortadan kaldırılmasını amaçlamış, hâkimin verdiği karar veya hükme karşı kanun yoluna müracaat edilmiş olması hâlinde, daha önce aynı konuda kanaat belirtilmiş olması nedeniyle yüksek görevli mahkemece bu hüküm ya da karara ilişkin olarak yapılacak incelemeye ve bu inceleme sonucunda verilecek karara katılamayacağını hüküm altına almıştır.
    Görüldüğü gibi, görev yasakları, CMK"nın 22 ve 23. maddelerinde tek tek gösterilmiş ve bu hâllerde hâkimin tarafsız olamayacağı varsayılmıştır. Hâkim, yargılama faaliyeti sırasında görev yasağı bulunup bulunmadığını resen göz önünde bulundurmak zorundadır. Görev yasaklarına uymamanın yaptırımı, hukuka kesin aykırılıktır.
    CMK"nın "Hâkimin reddi sebepleri ve ret isteminde bulunabilecekler" başlıklı 24. maddesinde ise;
    "(1) Hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir.
    (2) Cumhuriyet savcısı; şüpheli, sanık veya bunların müdafii; katılan veya vekili, hâkimin reddi isteminde bulunabilirler.
    (3) Bunlardan herhangi biri istediği takdirde, karar veya hükme katılacak hâkimlerin isimleri kendisine bildirilir." hükmüne yer verilmiştir.
    Bu maddede, Cumhuriyet savcısı; şüpheli, sanık veya bunların müdafisi; katılan veya vekilinin, hâkimin davaya bakamayacağı hâllerin veya tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerin mevcut olduğunu ileri sürerek reddini isteyebilecekleri hüküm altına alınmıştır. Kanunda hâkimin görev yasakları tek tek gösterilmesine karşın, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebepler sayılmamıştır. Zira, hâkimin tarafsızlığından şüphe duyulmasının dayanağı her somut olayda farklılık arz edebilir. Ancak, red sebebi olarak ileri sürülen hâl mantıklı ve objektif olmalıdır.
    "Tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden dolayı hâkimin reddi isteminin süresi" başlıklı 25. maddesi;
    "(1) Tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden dolayı bir hâkimin reddi, ilk derece mahkemelerinde sanığın sorgusu başlayıncaya; duruşmalı işlerde bölge adliye mahkemelerinde inceleme raporu ve Yargıtayda görevlendirilen üye veya tetkik hâkimi tarafından yazılmış olan rapor üyelere açıklanıncaya kadar istenebilir. Diğer hâllerde, inceleme başlayıncaya kadar hâkimin reddi istenebilir.
    (2) Sonradan ortaya çıkan veya öğrenilen sebeplerle duruşma veya inceleme bitinceye kadar da hâkimin reddi istenebilir. Ancak bu istemin, ret sebebinin öğrenilmesinden itibaren yedi gün içinde yapılması şarttır.",
    "Ret isteminin usulü" başlıklı 26. maddesi;
    "(1) Hâkimin reddi, mensup olduğu mahkemeye verilecek dilekçeyle veya bu hususta zabıt kâtibine bir tutanak düzenlenmesi için başvurulması suretiyle yapılır.
    (2) Ret isteminde bulunan, öğrendiği ret sebeplerinin tümünü bir defada açıklamak ve süresi içinde olguları ile birlikte ortaya koymakla yükümlüdür.
    (3) Reddi istenen hâkim, ret sebepleri hakkındaki görüşlerini yazılı olarak bildirir.",
    "Hâkimin reddi istemine karar verecek mahkeme" başlıklı 27. maddesi;
    "(1) Hâkimin reddi istemine mensup olduğu mahkemece karar verilir. Ancak, reddi istenen hâkim müzakereye katılamaz. Bu nedenle mahkeme teşekkül edemezse bu hususta karar verilmesi;
    a) Reddi istenen hâkim asliye ceza mahkemesine mensup ise bu mahkemenin yargı çevresi içerisinde bulunan ağır ceza mahkemesine,
    b) Reddi istenen hâkim ağır ceza mahkemesine mensup ise o yerde ağır ceza mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması hâlinde, numara olarak kendisini izleyen daireye, son numaralı daire için (1) numaralı daireye; o yerde ağır ceza mahkemesinin tek dairesi bulunması hâlinde ise, en yakın ağır ceza mahkemesine,
    Aittir.
    (2) Ret istemi sulh ceza hâkimine karşı ise, yargı çevresi içinde bulunduğu asliye ceza mahkemesi ve tek hâkime karşı ise, yargı çevresi içerisinde bulunan ağır ceza mahkemesi karar verir.
    (3) Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin başkan ve üyelerinin reddi istemi, reddedilen başkan ve üye katılmaksızın görevli olduğu dairece incelenerek karara bağlanır.
    (4) Ret isteminin kabulü hâlinde, davaya bakmakla bir başka hâkim veya mahkeme görevlendirilir.",
    "Ret istemi üzerine verilecek kararlar ve başvurulacak kanun yolları" başlıklı 28. maddesi;
    "(1) Ret isteminin kabulüne ilişkin kararlar kesindir; kabul edilmemesine ilişkin kararlara karşı itiraz yoluna gidilebilir. İtiraz üzerine verilen ret kararı hükümle birlikte incelenir.",
    "Hâkimin çekinmesi ve inceleme mercii" başlıklı 30. maddesi;
    "(1) Hâkim, yasaklılığını gerektiren sebeplere dayanarak çekindiğinde; merci, bir başka hâkimi veya mahkemeyi davaya bakmakla görevlendirir.
    (2) Hâkim, tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebepler ileri sürerek çekindiğinde, merci çekinmenin uygun olup olmadığına karar verir. Çekinmenin uygun bulunması hâlinde, davaya bakmakla bir başka hâkim veya mahkeme görevlendirilir.
    (3) Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde yapılan işler hakkında 29 uncu madde hükmü uygulanır.",
    "Ret isteminin geri çevrilmesi" başlıklı 31. maddesi ise;
    "(1) Mahkeme, kovuşturma evresinde ileri sürülen hâkimin reddi istemini aşağıdaki durumlarda geri çevirir:
    a) Ret istemi süresinde yapılmamışsa.
    b) Ret sebebi ve delili gösterilmemişse.
    c) Ret isteminin duruşmayı uzatmak amacı ile yapıldığı açıkça anlaşılıyorsa.
    (2) Bu hâllerde ret istemi, toplu mahkemelerde reddedilen hâkimin müzakereye katılmasıyla, tek hâkimli mahkemelerde de reddedilen hâkimin kendisi tarafından geri çevrilir.
    (3) Bu konudaki kararlara karşı itiraz yoluna başvurulabilir.",
    Şeklinde düzenlemeler içermektedir.
    Hâkimin reddi kurumunun kötüye kullanılması nedeniyle Alman Usul Kanunu’ndaki hükümler Türk Ceza Hukuku sistemince de benimsenmiş, düzenlemeyle yersiz, zamansız ve duruşmayı uzatmak maksadıyla, kötü niyete dayalı olarak yapılan hâkimin reddi taleplerinin geri çevrilmesi suretiyle bu tür taleplerin sonuçsuz bırakılması amaçlanmıştır.
    Hâkimin görev yasağı bulunan davaya bakamayacağı ve yargılamaya katılamayacağı hâllerde ret istemi herhangi bir süreye bağlanmamış, yargılama bitene kadar ret talebinde bulunmak mümkün kılınmış ise de; tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden dolayı hâkimin reddinin, ilk derece mahkemelerinde sanığın sorgusunun başlanmasına, duruşmalı işlerde bölge adliye mahkemelerinde inceleme raporu ve Yargıtayda görevlendirilen üye veya tetkik hâkimi tarafından yazılmış olan rapor üyelere açıklanıncaya kadar istenebileceği hüküm altına alınmıştır. Diğer hâllerde, inceleme başlayıncaya kadar hâkimin reddi istenebilecektir. Sonradan ortaya çıkan veya öğrenilen sebeplerle duruşma veya inceleme bitinceye kadar da hâkimin reddi istenebilir. Ancak bu istemin, ret sebebinin öğrenilmesinden itibaren yedi gün içinde yapılması gerekmektedir. Anılan sürelere uyulmadığının belirlenmesi hâlinde ret istemi geri çevrilmelidir.
    Kanun’da sayılan düzenlemelerle ret talebinde, ret sebebinin ve delillerinin gösterilmesi şart koşulmuş, böylece soyut, gerekçesiz olan ret isteklerinin önüne geçilmesi amaçlanmıştır. Hâkime, gösterilen delilleri inandırıcı bulmaması hâlinde de ret isteğini geri çevirebilmesi imkânı tanınmış, ret talebinde bulunanın, ret nedenlerini somut olarak ortaya koyması zorunlu tutulmuştur.
    Ret isteminin açıkça duruşmayı uzatmak amacıyla yapıldığı anlaşılırsa ret isteği geri çevrilmelidir. Ret isteyenin amacı açıkça anlaşılamıyor ya da bu konuda kuşku bulunuyorsa, ret isteği bu nedenle geri çevrilmemelidir. Ancak ret talebinde bulunan, ret nedenlerinin tümünü bir defada açıklamak yerine, aşamalar hâlinde açıklamakta ise, duruşmayı uzatmak istediği sonucuna ulaşılabilecektir.
    Ret isteği süresinde yapılmışsa, ret nedenine ilişkin inandırıcı kanıtlar gösterilmişse ve yargılamayı uzatma amacı yoksa CMK’nın 27. maddesinde belirtilen usul izlenerek reddi istenen hâkimin katılımı olmaksızın bu konuda bir karar verilmelidir.
    5271 sayılı Kanun"un 28. maddesine göre ret isteminin kabulüne dair verilen kararlar kesindir. Ret isteminin kabulüne dair karar verilmesi üzerine davaya bakmakla başka bir hâkim veya mahkeme görevlendirilecektir. Ret isteminin kabul edilmemesine dair kararlara karşı ise itiraz yoluna gidilebilecektir. İtiraz mercisince verilen ret kararları ancak hükümle birlikte incelenebilecektir.
    Yapılan açıklamalar ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi çerçevesinde bu aşamada özellikle üzerinde durulması gereken husus, "tarafsız bir mahkeme" ilkesidir. Bu anlamda, ceza yargılamasında, işin esası hakkında karar veren hâkimin duruşma evresi tamamlanmadan önce davaya ilişkin başka roller üstlenip üstlenmediği hususu önem kazanmakta olup Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, bu aşamada verilen kararlarla "tarafsız mahkeme" ilkesinin zedelendiğine karar verilmektedir.
    AİHM, hâkimin duruşma öncesinde yapmış olduğu yüzeysel değerlendirmeleri ihlâl kararı vermek açısından yeterli görmemekte, "duruşma hâkiminin duruşmadan önce kişinin suçlu olup olmadığı konusunda düşünce oluşturup oluşturmadığı" kıstasından hareket etmektedir (AİHM, Bulut - Avusturya Davası, 22.02.1996). Bununla birlikte, hâkimin daha önce bazı tedbirlere başvurmuş veya işlemler yapmış olmasının, esasa ilişkin olarak önceden belirlenmiş bir görüşe ulaştığını peşinen göstermeyeceği kabul edilmektedir (AİHM, Fey-Avusturya Davası, 24.02.1993).
    Buna göre, usul kanunumuzdaki yasaklamanın "ilk derece mahkemesince verilen hükümlere" katılan hâkimleri kapsadığında bir tereddüt yaşanmamakta ise de, "karardan" ne anlaşılması gerektiği üzerinde durmak gerekmektedir. Zira, AİHM kararları da nazara alındığında, yüksek görevli mahkemede görev yapma yasağının sadece önceki yargılama sırasında, "kişinin suçlu olup olmadığı konusunda düşünce oluştuğunu gösterir nitelikteki" kararlara katılan hâkimleri kapsadığı kabul edilmelidir. Bunun dışında, hiçbir ayrım yapılmaksızın önceki yargılama sırasındaki her türlü karara katılan hâkimlerin, yüksek görevli mahkemede görev yapamayacağını söylemek ise düzenlemenin amacıyla bağdaşmamaktadır.
    Nitekim Yargıtay Ceza Kurulunun 04.02.2014 tarihli ve 538-29 sayılı kararında "..Ağır ceza mahkemesi başkanı olarak görev yaptığı dönemde, "sanıkların tutukluluk hâllerinin devamına" ilişkin karara yapılan itirazı inceleyerek; "sanıklara atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu ve hükmün gerekçesine göre, tutukluluk hâlinin devamına" şeklinde görüş açıklayan hâkimin, Yargıtay Üyesi seçildikten sonra temyiz incelemesini gerçekleştiren Yargıtay Özel Dairesinde aynı işin temyiz incelemesine katılmasının, "hâkimin davaya bakamayacağı hâllerden" olup CMK"nın 23/1. maddesinin yanında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının ihlâli niteliğinde olduğuna" karar verilmiştir.
    Tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden dolayı bir hâkimin reddinin ilk derece mahkemelerinde sanığın sorgusu başlayıncaya kadar istenebileceği, sonradan ortaya çıkan veya öğrenilen sebepler bulunması durumunda ise duruşma veya inceleme bitinceye kadar da hâkimin reddi talebinde bulunulabileceği, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkan ve Üyelerinin yapmış oldukları yargılama sırasında sanık tarafından hâkimin davaya bakamayacağı hâller veya tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı reddedilmedikleri, temyiz aşamasında ise süresi geçtiğinden dolayı tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden hâkimin reddi talebinde bulunulamayacağı, ayrıca CMK’nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış bir hâkimin hükme katılması sebebiyle hukuka kesin aykırılık hâlinin de mevcut olmadığı, tüm duruşmalarda hükme katılacak hâkimlerin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin yanı sıra sanık ve müdafisinin CMK"nın 188. maddesine uygun olarak hazır bulundukları, ayrıca 18.06.2019 tarihli hükmün duruşmalı olarak açık oturumda verildiği hususları göz önünde bulundurulduğunda, Özel Daire hükmünde CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (b), (c), (e) ve (f) bentlerinde düzenlenen hukuka kesin aykırılık hâllerinin de bulunmadığı anlaşılmaktadır.
    5- SAV: Sanık; hiçbir delil olmadan hakkında soruşturma başlatıldığını ve tutuklandığını, soruşturmanın hukuka uygun şekilde yapılmadığını ve iddianamenin usulüne uygun düzenlenmediğini ileri sürmüştür.
    Değerlendirme;
    5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu"nun 2. maddesinde soruşturmanın tanımına yer verilmiş, aynı Kanun"un 158. maddesinde ihbar ve şikâyet, 160. maddesinde bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi, 161. maddesinde Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri, 164. maddesinde ise adlî kolluk ve görevi düzenlenmiştir.
    5271 sayılı CMK"nın 2. maddesinin (e) bendinde soruşturma; “Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,.. ifade eder” şeklinde tanımlanmış,
    “İhbar ve şikâyet” başlığını taşıyan 158. maddesi;
    “(1) Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir.
    (2) Valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan ihbar veya şikâyet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.
    (3) Yurt dışında işlenip ülkede takibi gereken suçlar hakkında Türkiye"nin elçilik ve konsolosluklarına da ihbar veya şikâyette bulunulabilir.
    (4) Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresine yapılan ihbar veya şikâyet, gecikmeksizin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.
    (5) İhbar veya şikâyet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak yapılabilir.
    (6) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/145 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/140 md.) İhbar ve şikâyet konusu fiilin suç oluşturmadığının herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeksizin açıkça anlaşılması veya ihbar ve şikâyetin soyut ve genel nitelikte olması durumunda soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilir. Bu durumda şikâyet edilen kişiye şüpheli sıfatı verilemez. Soruşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar, varsa ihbarda bulunana veya şikâyetçiye bildirilir ve bu karara karşı 173 üncü maddedeki usule göre itiraz edilebilir. İtirazın kabulü hâlinde Cumhuriyet başsavcılığı soruşturma işlemlerini başlatır. Bu fıkra uyarınca yapılan işlemler ve verilen kararlar, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından görülebilir.
    (7) Yürütülen soruşturma sonucunda kovuşturma evresine geçildikten sonra suçun şikâyete bağlı olduğunun anlaşılması halinde; mağdur açıkça şikâyetten vazgeçmediği takdirde, yargılamaya devam olunur.”,
    “Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi” başlığını taşıyan 160. maddesi;
    “(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.
    (2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür”,
    “Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri” başlığını taşıyan 161. maddesi;
    “(1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.
    (2) Adlî kolluk görevlileri, elkoydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.
    (3) Cumhuriyet savcısı, adlî kolluk görevlilerine emirleri yazılı; acele hâllerde, sözlü olarak verir. (Ek cümle: 25/5/2005 - 5353/24 md.) Sözlü emir, en kısa sürede yazılı olarak da bildirilir.
    (4) Diğer kamu görevlileri de, yürütülmekte olan soruşturma kapsamında ihtiyaç duyulan bilgi ve belgeleri, talep eden Cumhuriyet savcısına vakit geçirmeksizin temin etmekle yükümlüdür...” şeklinde düzenlenmiştir.
    CMK’nın 158. maddesine göre asıl olan ihbar veya şikâyetin Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk birimlerine yapılmasıdır. Valilik, kaymakamlık ya da mahkemelere yapılan ihbar veya şikâyetlerin de ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi gerekir. İlgili düzenlemeye göre bir suçun işlendiği iddiasını içeren ihbar veya şikâyetlerle ilgili görevlendirilen makam Cumhuriyet Başsavcılığı veya adına hareket eden kolluk birimleridir.
    Soruşturmanın "kamusallığı" ve kural olarak "mecburiliği" ilkesi uyarınca Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimi veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere işin gerçeğini araştırmaya başlar. CMK"nın 160/1. maddesine göre, savcının bu evredeki görevi bir suçun işlendiği izlenimi veren bir hâli öğrenir öğrenmez işin gerçeğini araştırmaktır. Soruşturma evresi, CMK’nın 2. maddesine göre; suç şüphesinin öğrenilmesi anında başlar ve mahkeme tarafından iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi kapsar ve Cumhuriyet savcısının yetki ve sorumluluğu altında yürütülür. Soruşturma evresinin asli görevli ve yetkilisi Cumhuriyet savcısıdır.
    Cumhuriyet savcısı, soruşturma sırasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 6. maddesinde güvence altına alınmış bulunan temel haklara ve evrensel hukuk kurallarına saygı içinde hareket etmelidir. Bu nedenle, Cumhuriyet savcısı maddi gerçeğe ulaşılması ve adil bir yargılanmanın yapılabilmesi için şüphelinin lehine ve aleyhine olan tüm delilleri toplayıp koruma altına almak ve aynı zamanda şüphelinin haklarını korumakla görevlidir. Bu anlamda Cumhuriyet savcısı nesnel davranmak yükümlülüğü altındadır.
    5271 sayılı CMK’nın 160. maddesinin birinci fıkrasında Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlayacağı, 161. maddesinin birinci fıkrasında doğrudan doğruya veya emrindeki adli kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabileceği ve 170. maddesinin birinci fıkrasında da kamu davasını açma görevinin Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirileceği belirtildikten sonra, aynı maddenin devam eden fıkralarında; soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısının bir iddianame düzenleyeceği, görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenen iddianamede; şüphelinin kimliğinin, varsa müdafisinin, maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliğinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin vekilinin veya kanunî temsilcisinin, açıklanmasında sakınca bulunmaması hâlinde ihbarda bulunan kişinin kimliğinin, şikâyette bulunan kişinin kimliğinin, şikâyetin yapıldığı tarihin, yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddelerinin, yüklenen suçun işlendiği yerin, tarihin ve zaman diliminin, suçun delillerinin, şüphelinin tutuklu olup olmadığının; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların sürelerinin gösterileceği hüküm altına alınmıştır.
    Yine bu madde uyarınca; iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olayların, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanacağı, iddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan hususların değil, lehine olan hususların da ileri sürüleceği, iddianamenin sonuç kısmında da, işlenen suç dolayısıyla ilgili kanunda öngörülen ceza ve güvenlik tedbirlerinden hangilerine hükmedilmesinin istendiğinin; suçun tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, ilgili tüzel kişi hakkında uygulanabilecek olan güvenlik tedbirinin açıkça belirtileceği öngörülmüştür.
    Ayrıca ifade etmek gerekir ki; ceza muhakemesi hukukumuzda duruşmanın doğrudan doğruyalığı (yüz yüzelik) ve sözlülük ilkeleri esas alınmış olup hüküm verecek olan mahkeme hâkimi sanık, tanık ve olayın tüm delilleri ile birebir karşı karşıya gelecektir. Böylece, belirtilen ilkeler ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde yer alan “adil yargılama” hakkının temel gerekleri ve CMK"nın 217. maddesi uyarınca hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilecektir.
    Yine, ceza yargılamasında hangi hususun hangi delillerle ispat olunacağı konusunda bir sınırlama bulunmayıp delil serbestisi içinde yargılama yapan hâkim, hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delili kullanmak suretiyle sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de araştırıp değerlendirerek kuşkudan arınmış bir sonuca ulaşmalıdır. Yargılama konusu olayın açıklığa kavuşturulması ve maddi gerçeğin bulunabilmesi için ispat amacıyla kullanılan her araç delil olarak kabul edilir.
    Ceza muhakemesinin amacı, usul kurallarının öngördüğü ilkeler nazara alınarak, somut gerçeğin her türlü şüpheden uzak biçimde kesin olarak ortaya çıkarılmasıdır. Bu bağlamda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu; adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılarak maddi gerçeğe varmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle, ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle, adaletin tam olarak tecelli edebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.
    Bu doğrultuda, 5271 sayılı CMK"da delillere ilişkin düzenlemelerde mahkemenin de her bir delile resen ulaşıp o delili tartışmaya açmasına imkân tanınmıştır. Çözümü özel ve teknik bilgiyi gerektiren hâllerde resen bilirkişiye başvurulabilmesi, naip veya istinabe olunan hâkim tarafından keşif yapılabilmesi gibi düzenlemeler de bu yöndeki kabulü doğrular niteliktedir. Aynı şekilde, CMK"nın 332. maddesi uyarınca, mahkemenin çeşitli kurumlardan yazılı olarak bilgi isteyebilmesi de talep koşuluna bağlanmamıştır. Dolayısıyla, medeni muhakemeden farklı olarak ceza muhakemesinde benimsenen en önemli prensibin, hâkimin de delil araştırabilmesi olduğu anlaşılmaktadır.
    Bu açıklamalar ışığında yapılan değerlendirmede;
    15.07.2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirilen darbe girişimi nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca sanık hakkında soruşturma başlatıldığı, soruşturmanın ağır cezalık suçüstü hâli doğrultusunda ve 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak genel hükümlere göre yürütüldüğü, sanığa atılı suçun vasıflandırılmasının yapılarak düzenlenen iddianame üzerine Özel Dairece “İncelenen iddianamede Ceza Muhakemesi Kanunu"nun 170/3. maddesindeki bilgilerin yer aldığı, atılı suçu oluşturan olayların mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklandığı, sanığın lehine ve aleyhine olan hususların ileri sürüldüğü, işlenen suç dolayısıyla ilgili kanunda öngörülen ceza ve güvenlik tedbirlerinin hangilerine hükmedilmesinin talep edildiği” gerekçesiyle iddianamenin kabulüne karar verildiği,
    Ayrıca, ceza muhakemesine hâkim olan resen araştırma ve delillerin serbestçe değerlendirilmesi ilkesi doğrultusunda, kovuşturma makamınca gerekli görüldüğü takdirde sanığın hem aleyhine hem de lehine olabilecek tüm delillerin toplanmasına dair işlemlerinin makul sürede ve adil yargılanma hakkının gereği olduğu,
    Değerlendirildiğinden, sanığın söz konusu itirazlarının kabulü mümkün görülmemiştir.
    6- SAV: Sanık; aynı yargılama usulüne tabi bulunduğu yüksek yargı eski üyesi olan diğer sanıklar hakkında açılan kamu davalarının birleştirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
    Değerlendirme;
    5271 sayılı CMK"nın "Bağlantı kavramı" başlıklı 8. maddesinde;
    "(1) Bir kişi, birden fazla suçtan sanık olur veya bir suçta her ne sıfatla olursa olsun birden fazla sanık bulunursa bağlantı var sayılır.
    (2) Suçun işlenmesinden sonra suçluyu kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme fiilleri de bağlantılı suç sayılır",
    "Davaların birleştirilerek açılması" başlıklı 9. maddesinde; "Bağlantılı suçlardan her biri değişik mahkemelerin görevine giriyorsa, bunlar hakkında birleştirilmek suretiyle yüksek görevli mahkemede dava açılabilir",
    "Görülmekte olan davaların birleştirilmesi ve ayrılması" başlıklı 10. maddesinde;
    "(1) Kovuşturma evresinin her aşamasında, bağlantılı ceza davalarının birleştirilmesine veya ayrılmasına yüksek görevli mahkemece karar verilebilir.
    (2) Birleştirilen davalarda, bu davaları gören mahkemenin tâbi olduğu yargılama usulü uygulanır.
    (3) İşin esasına girdikten sonra ayrılan davalara aynı mahkemede devam olunur",
    "Geniş bağlantı sebebiyle birleştirme" başlıklı 11. maddesinde ise; "Mahkeme, bakmakta olduğu birden çok dava arasında bağlantı görürse, bu bağlantı 8 inci maddede gösterilen türden olmasa bile, birlikte bakmak ve hükme bağlamak üzere bu davaların birleştirilmesine karar verebilir",
    Şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir.
    Buna göre, CMK"nın 8. maddesinin birinci fıkrasında; bir kişinin birden fazla suçtan sanık olması veya bir suçta birden fazla sanık bulunması şeklinde dar bağlantı tanımlanmış, maddenin ikinci fıkrasında da, suçun işlenmesinden sonra suçluyu kayırma, suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme fiillerinin de bağlantılı suç sayılacağı belirtilerek, bu hâlde de fiiller arasında bağlantının varlığı kabul edilmiştir. Kanun’un 11. maddesinde ise geniş bağlantı tanımlanmıştır. Bu hüküm uyarınca, yapılan yargılamada mahkemece bakılmakta olan birden fazla dava arasında bağlantının saptanması hâlinde, bu bağlantı CMK"nın 8. maddesinde gösterilen türden olmasa dahi, yargılamanın birlikte yapılarak hükme bağlanması için davaların birleştirilmesine karar verilebilecektir. Maddede, ne tür bağlantıların bu kapsamda değerlendirileceği yönünde bir sınırlandırmaya yer verilmemiş, yalnızca mahkemenin bakmakta olduğu birden çok davada bağlantı görmesi yeterli kabul edilmiştir. Bu hükmün amacı, görülmekte olan uyuşmazlıkların birlikte yargılanmasında ve karara bağlanmasında yarar bulunmasıdır. Bu şekilde tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi suretiyle, daha adil bir kararın verilmesi ve verilecek hükümlerde muhtemel değerlendirme hatalarının engellenmesi hedeflenmiştir.
    Görüldüğü gibi, ceza muhakemesinde genel kural, açılan her dava üzerine ayrı bir yargılamanın yapılmasıdır. Ancak, uyuşmazlıklar arasında bağlantı olduğu zaman, bağlantının özelliği gereği bu kuraldan ayrılınabilmektedir. Bağlantılı davalar ayrı ayrı görülebileceği gibi, birleştirilerek de görülebilecek olup istisnai hâllerden biri olan yargılamaların birleştirilmesi kararı verilebilmesi için;
    1- Davalar arasında bağlantı olmalı,
    2- Davaların birleştirilmesinde yarar görülmeli,
    3- Birleştirme yasağı söz konusu olmamalıdır.
    Kanun koyucu, açılan her dava üzerine ayrı yargılama yapılmasını kural olarak benimseyip istisnai durumlarda davaların birleştirilebileceğini hüküm altına alırken, birleştirmede fayda bulunup bulunmadığının her olayda araştırılmasını yargılamayı yürüten hâkime bırakmış, istisnaen de yargılamaların birleştirilip birleştirilmeyeceğini kendisi tayin etmiştir. Bu kapsamda, 4483 sayılı Kanun’un 10. maddesinde yer alan; "Bu kanun kapsamındaki suçların iştirak halinde işlenmesi durumunda memur olmayan, memur olanla; ast memur üst memur ile aynı mahkemede yargılanır" şeklindeki hükümle birleştirme zorunluluğu vurgulanırken, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 346/2. maddesi uyarınca İcra Mahkemesinin yetkisine giren ceza davalarının diğer davalarla birleştirilemeyeceği hüküm altına alınmıştır.
    Birleştirme zorunluluğu ya da birleştirme yasağının söz konusu olmadığı diğer durumlarda, mahkemelerce görülmekte olan davalar arasında bağlantı olduğu tespit edildiğinde bu davalar birleştirilebilecektir. Fakat birleştirme zorunlu olmayıp tamamen mahkemenin takdirine bırakılmıştır.
    Bu açıklamalar ışığında yapılan değerlendirmede;
    Hakkında 16.07.2016 tarihinde soruşturma başlatılıp 08.11.2017 havale tarihli iddianame ile silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kamu davası açılan sanığın benzer davaların birleştirilmesini talep ettiği dosyada;
    Davaların ayrı ayrı görülmesi hâlinde pek çok suçu kısa bir zaman zarfında aydınlığa kavuşturmak ve hükme bağlamak mümkün iken, suçların bir örgüt faaliyeti çerçevesinde işlendiği ön kabulünden hareketle gereksiz yere davaların birleştirildiği, birbirleriyle ilgisi olmayan pek çok suçun aynı davanın konusunu oluşturduğu ve birbirlerini tanımayan pek çok sanığın da aynı dava kapsamında yargılanabilir hâle getirildiği, bu uygulamanın mahkemelerin hüküm vermesini oldukça güçleştireceği gibi vereceği kararları da toplumu oluşturan bireyleri tatmin etme bakımından kuşkulu kılacağı (İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, Seçkin Yayınları, 10. Baskı, s. 53),
    Bu bakımdan örgüt kapsamında işlenen suçlar nedeniyle birden çok sanık hakkında yürütülmekte olan davaların birleştirilmesinde, bağlantı ve iştirak kavramlarının dar yorumlanması ve uygulanması gerektiği,
    Davaların birleştirilmesi hususu, yargılamanın hızlı ve basit bir şekilde sürdürülmesi, yargılama işlemlerinde gereksiz tekrarların önlenmesi ve bir an evvel maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasının sağlanmasına yönelik olarak benimsenmiş bir kurum olduğundan, Anayasa"nın 141. maddesindeki "davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması" ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 6. maddesinde belirtilen davaların makul sürede görülmesi ilkeleri gözetildiğinde, davaların uzatılması için bir sebep olmaması gerektiği,
    Davaların ayrı ayrı görülmesinin makul sürede yargılanma hakkına sağlayacağı yarar, birleştirilerek görülmesi hâlinde ise bu hakkın ihlaline neden olabilecek zarar dikkate alındığında Özel Dairece birleştirme kararı verilmeden sanık hakkında açılan davanın ayrı görülmesinin isabetli olduğu,
    Kabul edilmelidir.
    7. SAV: Sanık; mahkûmiyet hükmünün 230. maddeye uygun gerekçeyi içermediğini ileri sürmüştür. Sanığın bu yöndeki temyiz itirazıyla bağlantılı olması nedeniyle CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinde yer alan "Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi" hâli açısından birlikte değerlendirilmiştir.
    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası"nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrası; "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." şeklinde düzenlenmiştir.
    CMK"nın "Kararların gerekçeli olması" başlıklı 34. maddesinin birinci fıkrasında; "Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230. madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.",
    "Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar" başlıklı 230. maddesinde;
    "(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:
    a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler.
    b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.
    c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi.
    d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar.
    (2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
    (3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223. maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
    (4) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi hâlinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir.",
    "Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar" başlıklı 232. maddesinde ise;
    "(1) Hükmün başına, "Türk Milleti adına" verildiği yazılır.
    (2) Hükmün başında;
    a) Hükmü veren mahkemenin adı,
    b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği,
    c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
    d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı,
    Yazılır.
    (3) Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.
    (4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır.
    (5) Hâkimlerden biri hükmü imza edemeyecek hâle gelirse, bunun nedeni mahkeme başkanı veya hükümde bulunan hâkimlerin en kıdemlisi tarafından hükmün altına yazılır.
    (6) Hüküm fıkrasında, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.
    (7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir."
    Hükümlerine yer verilmiştir.
    Buna göre, Anayasa"nın 141 ve CMK"nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının karşı oy da dahil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunlu olup, hüküm; başlık, sorun, gerekçe ve sonuç (hüküm) bölümlerinden oluşmalıdır. "Başlık" bölümünde; hükmü veren mahkemenin adı, mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, varsa vekilinin ve kanuni temsilcisinin adı ve soyadı, sanığın açık kimliği ile varsa müdafisinin adı ve soyadı, beraat kararı dışında suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile hâlen tutuklu olup olmadığı belirtilmeli, "Sorun" bölümünde; iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ortaya konulmalı, "Gerekçe" kısmında; mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmeli, "Sonuç (hüküm)" kısmında ise; CMK’nın 230 ve 232. maddeleri uyarınca aynı Kanun"un 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu, TCK’nın 61. ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre uygulanan kanun maddeleri ve hükmolunan ceza miktarı, yine aynı Kanun"un 53 ve devamı maddelerine göre, mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbiri, cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin taleplerin kabul veya reddine ait dayanaklar, kanun yollarına başvurma ve tazminat talep etme imkânının bulunup bulunmadığı, kanun yoluna başvurma mümkün ise kanun yolunun ne olduğu, şekli, süresi ve mercii tereddüde yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmelidir.
    CMK"nın 230. maddesi uyarınca, hükmün gerekçe bölümünde, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, nitelendirilmesi ve sonuç (hüküm) bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır.
    Hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 5271 sayılı CMK"nın 289/1-g ve 1412 sayılı CMUK"nın 5320 sayılı Kanun"un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır.
    Diğer taraftan, AİHM; bir yargılamada hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda korunabilmesi için davaya bakan mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi olduğunu belirtmektedir (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). AİHM; mahkemelerin davaya yaklaşma yönteminin, başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve temel şikâyetlerini incelemekten kaçınmaya neden olduğunu tespit ettiği durumları, davanın hakkaniyete uygun bir biçimde incelenme hakkı yönünden AİHS"nin 6. maddesinin ihlâli olarak nitelendirmektedir (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007, §§ 84, 85).
    AİHM ayrıca, derece mahkemelerinin, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak özellikle delillerin kabulü ve değerlendirilmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu pek çok kararında yinelemiştir (Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, B. No: 21363/93, 21364/93, 21427/93 ve 22056/93, 23/4/1997, § 50; Barbera Messegue ve Jabardo/İspanya, B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 68). Buna göre, temel hak ve özgürlüklerin ihlâli sonucunu doğuracak derecede ve keyfî olmadıkça belirli bir kanıt türünün (tanık beyanı, bilirkişi raporu veya uzman mütalaası) kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin ilk derece mahkemelerinin görevi olduğunu vurgulamaktadır (Garcia Ruiz/İspanya, B. No: 30544/96, 21/1/1996, § 28; S.N./İsveç, B. No: 34209/96, 2/7/2002, § 44).
    Bunun yanı sıra AİHM; derece mahkemelerinin kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda olmamakla birlikte somut davanın özelliğine göre esas sorunları incelemiş olduğunun, açık ya da zımni, anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararında yer almasına önem vermektedir (Boldea/Romanya, B. No: 19997/02, 15/2/2007, § 30; Hiro Balani/İspanya, B. No: 18064/91, 9/12/1994, § 27). Bu anlamda AİHM, mahkemelerin, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olan "kararlarını hukuken geçerli hangi temele dayandırdıklarını yeterince açıklama" yükümlülüğü altında bulunduklarını belirtmektedir (Hadjianastassiou/ Yunanistan, B. No: 12945/87, 16/12/1992, § 33).
    Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamakta; tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddiaların kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, toplumun kendi adına verilen yargı kararlarının sebeplerini öğrenmesinin sağlanması için de gerekli olmaktadır (AYM, Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).
    Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması hâlinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (Sencer Başat ve diğerleri, § 35). Aksi bir tutumla mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında "İlgili ve yeterli bir yanıt" vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması hak ihlâline neden olabilecektir (Sencer Başat ve diğerleri, § 39).
    Nitekim Anayasa Mahkemesinin 25.05.2017 tarihli ve 11798 sayılı kararında da aynı hususlar vurgulanmıştır.
    Sanık hakkında kurulan hükümde FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün yapısının, teşkilatlanmasının ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin Anayasal sistemi içerisinde gizlice yayılarak kurumları ele geçirmeye yönelik faaliyetlerinin örneklerle anlatıldığı, örgüt içi iletişimde kullanılan haberleşme araçları hakkında detaylı bilgilere yer verildiği, Özel Dairece yapılan bu tespitlerin Ceza Genel Kurulunun FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne ilişkin yerleşik içtihatlarına da dayandırıldığı, bununla birlikte, somut davanın özelliğine göre esas sorunların incelenmiş olduğunun açıkça anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararda yer aldığı, yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmadığı anlaşıldığından, Yargıtay 9. Ceza Dairesi hükmünün gerekçeyi içerdiği değerlendirilmiştir.
    III- Sanık ... Hakkında Kurulan Mahkûmiyet Hükmünün İsabetli Olup Olmadığına Dair Maddi Hukuka İlişkin Uyuşmazlık Konuları Değerlendirildiğinde;
    Sanığın ByLock programını kullandığına dair herhangi bir tespit yapılamamış ise de, ByLock tespit ve değerlendirme tutanaklarına göre, sanığın adının hakkında terör örgütü üyesi/yöneticisi olma suçundan dava ya da soruşturma bulunan Yargıtay eski Üyelerinin kendi aralarında veya yargı sivil imamı olduğu iddia edilen kişi ile yaptıkları ByLock yazışmalarında geçmesi, görüşme içeriklerinden örgütün yüksek yargı yapılanmasında yer alan örgüt mensuplarınca "Abdurrahman abi" şeklinde anılan sanığın, örgüt tarafından ihtimam gösterilen şahıslardan olması ve özel hayatı ile kişisel sıkıntılarının örgüt mensuplarınca yakından takip edilerek giderilmesine yönelik talimat ve direktifler verilmesi bir grup içerisinde hareket ettiğine ve hiyerarşik yapılanmaya dâhil olduğuna yönelik güçlü bir delil olarak kabul edilmiş, mesaj içeriklerinde sanıktan bahsedildiğinin net olması ve görüşmeleri yapan kişiler hakkında da aynı suçtan kamu davası açılmış olması karşısında sanığın ByLock içeriğindeki kişilerin tanık olarak dinlenmeleri gerektiği yönündeki talebi sonuca etkili görülmemiştir.
    Tanık ...’nun; sanığı Diyarbakır"da komisyon başkanı olmasından dolayı tanıdığını, Yargıtay Üyeliği seçimleri sırasında cemaat kanadının üzerinde durup seçtirmek için uğraştığı kişilerden birisinin de sanık olduğunu hatırladığını, ...’nın evindeki üye belirleme toplantısında belirlenen 80 kişi içerisinde sanığın da bulunduğunu, HSYK kulislerinde meşhur davaların serüveni bakımından Yargıtay 9. Ceza Dairesinin cemaat tarafından yapılandırıldığını duyduğunu, sanığın cemaate yakın bir insan olarak söylendiğini,
    Tanık ...’in; ...’nın evinde yapılan görüşmede gündeme getirilen ve seçilmesi istenilen kişilerden birisinin de sanık ... olduğunu, sanığın belirlenen ilk 80 kişi arasında yer aldığını, Yargıtayın bazı Dairelerince verilen birtakım kararların şüphe uyandırdığını, mensubiyetler göreve yansıtılıyor şeklinde bir algı oluştuğunu, bunlardan birisinin de 9. Ceza Dairesinde görülen Balyoz davası olduğunu, sanığın cemaat mensubu olduğunun söylendiğini, cemaat mensubu olmayan üyelerle yaptıkları toplantıda da sanığın cemaat ile beraber hareket ettiğine yönelik kanaat beyan edilince yaptıkları toplantılara sanığı çağırmadıklarını,
    Tanık ...’un; ...’nın evinde yapılan toplantıda belirlenen ilk 80 kişi içinde sanığın da bulunduğunu, sanık seçildikten sonra 9. Ceza Dairesinde görevlendirilince cemaatin sanığı 9. Ceza Dairesine verecek kadar güvendiğini değerlendirdiklerini, 2013 yılında da Yargıtayda cemaatin aşırı güç kullanmasından rahatsız oldukları için cemaat mensubu olmadığını bildikleri kişiler ile bir araya gelip yemekler düzenlediklerini, o yemeklere cemaatin hiç irtibatı olmadığını düşündükleri kişileri davet ettiklerini, anlattığı sebeplerden dolayı sanığı bu yemeklere davet etmediklerini,
    Tanık ..."ın; 2010 yılı sonlarına doğru Yargıtay seçimlerinden önce ismini tam olarak hatırlamadığı ancak ... ya da ... olarak tahmin ettiği kişinin kendisini arayarak "1-2 kişi seni ziyarete geleceğiz." dediğini, bir iki saat sonra da en az 10 kişinin eve geldiğini, bu kişiler geldikten sonra toplantının amacının bölge düzeyinde Yargıtaya üye seçilecek adaylarla bir araya gelme olduğunu anladığını, gelen kişilerden birisinin de sanık ... olduğunu, burada ... ya da bir tetkik hâkiminin söz alarak "Arkadaşlar sizin Yargıtaya üye olarak seçilmenizi uygun görüyor, sizin de bu konuda söyleyecekleriniz var mı?" diye sorduğunu ve karşılıklı sohbet başladığını, kendisinin de seçilelim dediğini, bu yapıyı örgüt olarak kabul etmediğini, kendisini de örgüt mensubu olarak görmediğini, sanığı da örgüt mensubu olarak değil ama bu çerçevede cemaat mensubu olarak bildiğini,
    Tanık ..."un; cemaatin talimatı üzerine Dairelerde görev yapacak üyelerin özenle seçildiğini, 9. Ceza ve 4. Hukuk Dairelerinin özel olarak dizayn edildiğini, 9. Ceza ve 4. Hukuk Dairelerindeki üyelerin çoğunun cemaate yakın isimler olduğunun söylendiğini, 9. Ceza Dairesinde görev yapan sanığın cemaat mensubu olduğunu da bu nedenle söylediğini,
    Tanık ...’in; 2013 yılında internet sitelerinde yayımlanan listede sanığın da adının olduğunu, bu listede bulunanlardan bir kısmının cemaate mensup olmadığının da söylendiğini, sanığın cemaate mensup olduğunu söyleyenlerin olduğu gibi olmadığını söyleyenlerin de bulunduğunu, ... ile bir vesileyle görüştüklerinde sanığın durumunu da sorduğunu, onun da "Öz itibarıyla bizimle de ilgisi var" diye cevapladığını,
    Tanık ...’ın; sanığı Adalet Akademisinde derslerine girmesinden dolayı tanıdığını, herkese numarasını veren sanığı arayarak hukuki sorular sorduğunu, 2014 yılı HSYK seçimlerinde sanığın kendisini arayarak bağımsız adaylardan birisi için oy istediğini,
    Tanık ...’un; Bakırköy Adliyesinde hâkim-savcı stajyeri olduğu 1992-1995 yılları arasındaki dönemde, Aksaray"daki Horhor Mahallesinde bulunan örgüte ait bir evde sanığı gördüğünü,
    ...’ın; 2014 yılı HSYK seçimlerinde sanığın kendisini arayarak... ve kendi dairesinden aday olan bir tetkik hâkimi için oy istediğini,
    İfade ettikleri,
    Sanık tarafından tanık beyanlarının çelişkiler içerdiği ve bu çelişkilerin giderilmediği iddia edilmiş ise de soruşturmada alınan beyanların mahkemece açıklattırılması nedeniyle ortaya çıkan bu durumun beyanlar arasında farklılık ve çelişki olarak değerlendirilemeyeceği, ayrıca soruşturma aşamasında alınan beyanları ile mahkeme huzurundaki ifadelerin birbirleriyle uyumlu olduğu, bu beyan ve ifadelerin Fetullah Gülen cemaati mensubu olan sanığın, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü içerisindeki konumu ve geçmişine yönelik bilgiler içerdiği,
    Anlaşılmaktadır.
    Belirtilen tanık beyanları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın 2011 yılında yapılan Yargıtay Üyeliği seçimleri nedeniyle örgüt tarafından üzerinde ısrar edilen ilk 80 kişiden biri olduğu, sanığın örgüt üyesi sıfatıyla ve örgüt üyeliğinden kaynaklanan hiyerarşi içerisinde hareket ederek örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik herhangi bir kamu göreviyle bağdaşmayan nihâi amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetleri kapsamında Yargıtay Üyeliğine yerleştirildiği, Yargıtay Üyesi seçildikten sonra örgüt tarafından önem verilen Yargıtay 9. Ceza Dairesine Üye olarak görevlendirildiği, örgütsel amaçlarının gerçekleştirilmesine yönelik örgütsel motivasyon ile hareket ederek örgüt adına çalışmalar yaptığı, bu suretle sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dâhil olduğu ve böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği anlaşılmaktadır.
    Dosyanın incelenmesinde; beyanları hükme esas alınan tanıkların kendi haklarında yürütülen soruşturmalarda müdafileri huzurunda alınan ifadelerinde kendi iradeleriyle beyanda bulunmuş olmaları, aşamalarda herhangi bir kimse tarafından kendilerine kanuna aykırı vaatte bulunulduğuna ya da bu yönde zorlandıklarına dair delile dayanan somut iddiaların bulunmaması, kovuşturma aşamasındaki oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere, kendilerine tanıklığa ilişkin kanuni haklarının hatırlatılması, her birinin tanıklık yapacaklarını ve yemin de edeceklerini söyleyerek sanık müdafisinin de hazır bulunduğu veya davet edildiği ortamda beyanda bulunmuş olmaları, söz konusu tanıkların sanığa atılı suça ilişkin beyanda bulunmaları ve bu suça müşterek fail sıfatıyla iştirak etmemeleri nedeniyle tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunmaması, bununla birlikte, sanık müdafisinin de hazır bulunduğu veya davet edildiği ortamda beyanda bulunan tanıklara karşı sanık müdafisine tanıklara soru sorma ve bu beyanlara karşı sanık ve müdafisine savunma yapma haklarının etkin şekilde tanınmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tanıkların dinlenilme usulleri ve bu beyanların değerlendirilerek hükme esas alınması açısından mahkeme hükmünün hukuka aykırı delile dayanmadığı anlaşılmaktadır.
    Özel Dairece mahkûmiyet hükmüne esas alınan deliller karşısında; ... ve gizli tanık Sinop isimli şahısların ifadeleri, ortak baz istasyonu kullanımına ve HTS kayıtlarında yer alan arama, aranma, mesaj alma ve gönderme işlemlerine ilişkin iletişimin tespiti kayıtlarının, hükme esas alınmamasının; kamuoyunda "Balyoz Davası" olarak bilinen dava dosyasının ise hükme esas alınmaması gerektiği hâlde hükme esas alınmasının sonuca etkili olmadığı değerlendirilmiş olup temyiz incelemesinde dikkate alınmamıştır.
    Suç tarihi itibarıyla FETÖ/PDY"nin silahlı terör örgütü olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir mahkeme kararının bulunmaması, neticeyi bilerek ve isteyerek tipik hareketi gerçekleştiren sanığın kanuni yönden sorumlu tutulmalarına engel teşkil etmeyecektir. Ayrıca örgüt piramidi içindeki konumu itibarıyla "mahrem alan" yapılanmasında yer alması, sanığın eğitim düzeyi, yaptığı görev nedeniyle edindiği bilgi ve tecrübeleri ile örgütteki konumu itibarıyla bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu bilebilecek durumda olduğu anlaşıldığından; sanık hakkında TCK’nın 30. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen hata hükmünün uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
    Bu sebeplerle, sanık ... yönünden TCK"nın 314. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen silahlı terör örgütüne üye olma suçunun tüm unsurlarıyla oluştuğunun kabulü gerekmektedir.
    Bununla birlikte, sanığın örgütte kaldığı süre itibarıyla suç kastının yoğunluğu, örgütün mahrem yapılanmasında ve bu yapılanmanın da Yargıtay gibi örgüt tarafından büyük önem taşıyan Anayasal bir kurum içerisindeki örgütlenmesinde yer alması, bu örgütlenme içerisinde tanık beyanları ve diğer delillerle ispatlandığı şekilde örgütsel saikle gerçekleştirdiği faaliyetlerin yoğunluğu, işlediği suçla meydana gelen tehlikenin ağır olması birlikte değerlendirildiğinde; alt sınırı beş yıl hapis cezasını gerektiren bu suçta temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak 6 yıl 6 ay olarak tayin edilmesi dosya kapsamına uygun olup TCK’nın 3. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen "orantılılık" ilkesine de aykırılık oluşturmamakta; TCK’nın 61. maddesindeki suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer ile failin kast veya taksirine dayalı kusurunun yoğunluğu kriterlerine uygun olarak gösterilen "sanığın örgüt hiyerarşisi içerisindeki konumu, örgütte kaldığı süre, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı ile kastının yoğunluğu" şeklindeki gerekçelerin yasal ve yeterli olduğu anlaşılmıştır.
    Bu itibarla, sanık hakkındaki salıverilme talebi ile hükmün maddi ve usul hukukuna aykırılık hâlleri bakımından yapılan temyiz denetimi sonucunda, sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüne ilişkin Özel Daire kararı isabetli olup sanığın suçüstü hâli bulunmadığına, soruşturma aşamasında hukuka aykırı işlemler yapıldığına, soruşturma makamlarının yetkisiz ve iddianamenin hukuken geçersiz olduğuna, mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili gördüğüne, hükmün hukuka aykırı yöntemle elde edilen delillere dayandığına, adil yargılanma hakkının ve kanuni hâkim ilkesinin ihlal edildiğine, benzer davaların birleştirilmesi gerektiğine, heyetin kanuna aykırı oluşturulduğuna, suçun unsurlarının oluşmadığına, mahkûmiyete yeterli somut delil bulunmadığına, yasal ve yeterli gerekçeyle hüküm kurulmadığına, temel cezanın alt sınır aşılarak belirlenmesinin kanuna aykırı olduğuna, eksik araştırma ile hüküm kurulduğuna ilişkin temyiz itirazları ve diğer tüm temyiz itirazlarının tamamının reddi ile sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mâhkumiyet hükmünün onanmasına karar verilmelidir.
    Lehe temyiz davasında cezanın miktarı yönünden hesap hatası yapılarak olması gerekenden daha az cezaya hükmedilmesi sebebiyle yol göstermek ve uygulamada birliği sağlamak amacıyla eleştiri ile yetinilerek, aleyhe temyiz olmadığı vurgulanmak suretiyle hükmün onanması gerektiğinin anlaşılması karşısında; hükümde TCK"nın 62. maddesi uygulanırken hesap hatası yapılarak sonuç cezanın "8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası yerine, 7 yıl 13 ay 15 gün hapis cezası olarak eksik belirlenmesi" isabetsizliğinin aleyhe temyiz bulunmaması sebebiyle bozma nedeni yapılmaması gerektiği kabul edilmelidir.
    Açıklanan nedenlerle;
    1- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 18.06.2019 tarihli ve 41-102 sayılı; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün "TCK"nın 62. maddesi uygulanırken hesap hatası yapılarak sonuç cezanın 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası yerine 7 yıl 13 ay 15 gün hapis cezası olarak eksik belirlenmesi isabetsizliği, aleyhe temyiz bulunmaması nedeniyle bozma nedeni yapılmamıştır" eleştirisiyle ONANMASINA, oy birliğiyle,
    2- Onama kararı ve sanığın tutuklukta geçirdiği süre göz önüne alınarak sanık hakkındaki salıverilme isteklerinin REDDİNE, oy birliğiyle,
    3- Süresi içerisinde verdiği temyiz dilekçesinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanık müdafisine, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığı ile Özel Dairece yapılan yargılama sırasında bazı oturumlarda heyetteki en kıdemli üye yerine daha az kıdemli üyenin heyete başkanlık yapmasının usul ve yasaya uygun olup olmadığına ilişkin ön sorunlar bakımından oy çokluğuyla,
    4- Dosyanın, Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 22.10.2020 tarihinde yapılan müzakerede karar verildi.

    Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.

    Son Eklenen İçtihatlar   AYM Kararları   Danıştay Kararları   Uyuşmazlık M. Kararları   Ceza Genel Kurulu Kararları   1. Ceza Dairesi Kararları   2. Ceza Dairesi Kararları   3. Ceza Dairesi Kararları   4. Ceza Dairesi Kararları   5. Ceza Dairesi Kararları   6. Ceza Dairesi Kararları   7. Ceza Dairesi Kararları   8. Ceza Dairesi Kararları   9. Ceza Dairesi Kararları   10. Ceza Dairesi Kararları   11. Ceza Dairesi Kararları   12. Ceza Dairesi Kararları   13. Ceza Dairesi Kararları   14. Ceza Dairesi Kararları   15. Ceza Dairesi Kararları   16. Ceza Dairesi Kararları   17. Ceza Dairesi Kararları   18. Ceza Dairesi Kararları   19. Ceza Dairesi Kararları   20. Ceza Dairesi Kararları   21. Ceza Dairesi Kararları   22. Ceza Dairesi Kararları   23. Ceza Dairesi Kararları   Hukuk Genel Kurulu Kararları   1. Hukuk Dairesi Kararları   2. Hukuk Dairesi Kararları   3. Hukuk Dairesi Kararları   4. Hukuk Dairesi Kararları   5. Hukuk Dairesi Kararları   6. Hukuk Dairesi Kararları   7. Hukuk Dairesi Kararları   8. Hukuk Dairesi Kararları   9. Hukuk Dairesi Kararları   10. Hukuk Dairesi Kararları   11. Hukuk Dairesi Kararları   12. Hukuk Dairesi Kararları   13. Hukuk Dairesi Kararları   14. Hukuk Dairesi Kararları   15. Hukuk Dairesi Kararları   16. Hukuk Dairesi Kararları   17. Hukuk Dairesi Kararları   18. Hukuk Dairesi Kararları   19. Hukuk Dairesi Kararları   20. Hukuk Dairesi Kararları   21. Hukuk Dairesi Kararları   22. Hukuk Dairesi Kararları   23. Hukuk Dairesi Kararları   BAM Hukuk M. Kararları   Yerel Mah. Kararları  


    Avukat Web Sitesi