Abaküs Yazılım
Ceza Genel Kurulu
Esas No: 2019/427
Karar No: 2020/417

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2019/427 Esas 2020/417 Karar Sayılı İlamı

Ceza Genel Kurulu         2019/427 E.  ,  2020/417 K.

    "İçtihat Metni"


    Kararı veren
    Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
    Mahkemesi :Ceza Dairesi
    Sayısı : 91-27

    Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ... hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 12.03.2019 tarih ve 91-27 sayı ile; sanığın TCK"nın 314/2, 3713 sayılı Kanun"un 5/1, TCK’nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 11 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiştir.
    Hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “onama” istemli 11.07.2019 tarihli ve 72692 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    CEZA GENEL KURULU KARARI
    Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
    Temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasını gerektirir bir neden görülmediğinden sanık müdafisinin duruşmalı inceleme isteminin CMK"nın 299. maddesi uyarınca takdiren reddine oy birliğiyle karar verilmiştir.
    Ceza Genel Kurulunca yapılacak olan temyiz incelemesi, sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
    Temyiz incelemesine geçilmeden önce Ceza Genel Kurulu Başkanı tarafından;
    1- Süresi içerisinde verdikleri temyiz dilekçelerinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanık ve müdafisine, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren (7) gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığı,
    2- Sanık ve müdafisinin temyiz dilekçelerinin bir temyiz nedeni içerip içermedikleri, bu bağlamda; sanığın 18.03.2019 havale tarihli temyiz dilekçesinde “Hakkımda 12.03.2019 tarihinde mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu hükmü temyiz ediyorum.”, sanık müdafisinin 13.03.2019 havale tarihli temyiz dilekçesinde ise “Yerel Mahkemenin yukarıda numarası belirtili ilamı 12.03.2019 tarihinde karara çıkmış, fakat kararın gerekçesi henüz yazılmamıştır. Yerel Mahkemenin kararı usul ve yasaya aykırı olduğundan temyiz ediyoruz.” şeklinde yer alan ibarelerin CMK"nın 288 ve 294. maddeleri bakımından geçerli bir temyiz nedeni sayılıp sayılamayacağı, sayılması hâlinde de temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağı,
    Hususlarının değerlendirilmesi gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine bu hususlar öncelikle değerlendirilmiştir.
    İncelenen dosya kapsamından;
    Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonucunda kısa kararın, oturumda hazır bulunan sanık ve müdafisine, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercisi ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
    Bu karara karşı sanık ve müdafisinin kanuni süresi içerisinde sundukları 18.03.2019 ve 13.03.2019 tarihli dilekçelerle temyiz isteğinde bulundukları,
    Sanığın temyiz dilekçesinde “Hakkımda 12.03.2019 tarihinde mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu hükmü temyiz ediyorum.”, sanık müdafisinin temyiz dilekçesinde ise “Yerel Mahkemenin yukarıda numarası belirtili ilamı 12.03.2019 tarihinde karara çıkmış, fakat kararın gerekçesi henüz yazılmamıştır. Yerel Mahkemenin kararı usul ve yasaya aykırı olduğundan temyiz ediyoruz...” ibarelerine yer verilmek suretiyle kararın temyizen incelenmesini talep ettikleri, söz konusu dilekçelerde sanık ve müdafisinin gerekçeli kararın kendilerine tebliğini ayrı ayrı istedikleri,
    Gerekçeli kararın, sanığa cezaevinde 17.05.2019 tarihinde, sanık müdafisine ise 20.05.2019 tarihinde tebliğ edildiği, tebliğ evraklarında sanık ya da müdafisine temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçelerini 7 gün içerisinde vermeleri gerektiği yönünde bir açıklamanın bulunmadığı,
    Sanığın, gerekçeli kararın tebliğinden sonra temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçesini 29.05.2019 tarihinde, sanık müdafisinin ise 10.07.2019 tarihinde sunduğu,
    Anlaşılmaktadır.
    Ön sorunların sırasıyla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
    1- Süresi içerisinde verdikleri temyiz dilekçelerinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanık ve müdafisine, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin tebliğden itibaren (7) gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığının değerlendirilmesi:
    Anayasamızın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesinin ikinci fıkrası; "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır." hükmünü içermekte olup CMK"nın 231. maddesinin ikinci fıkrası hazır bulunan sanığa başvurabileceği kanun yolları, mercisi ve süresinin bildirileceğini, aynı Kanun"un 34. maddesinin ikinci fıkrası ise kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercisi ve şekillerinin belirtileceğini düzenlemiştir.
    CMK’nın “Temyiz istemi ve süresi” başlığını taşıyan 291. maddesi;
    “(1) Temyiz istemi, hükmün açıklanmasından itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır.
    (2) Hüküm, temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa, süre tebliğ tarihinden başlar.”,
    “Temyiz başvurusunun içeriği” başlığını taşıyan 294. maddesi;
    “(1) Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır.
    (2) Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir.”,
    “Temyiz gerekçesi” başlığını taşıyan 295. maddesi ise;
    “(1) Temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilir. Cumhuriyet savcısı temyiz dilekçesinde, temyiz isteğinin sanığın yararına veya aleyhine olduğunu açıkça belirtir.
    (2) Temyiz, sanık tarafından yapılmış ise, ek dilekçe kendisi veya müdafii tarafından imza edilerek verilir.
    (3) Müdafii yoksa sanık, tutanağa bağlanmak üzere zabıt kâtibine yapacağı bir beyanla gerekçesini açıklayabilir; tutanak hâkime onaylatılır. Sanığın yasal temsilcisi ve eşi hakkında 262 nci madde, tutuklu sanık hakkında ise 263 üncü madde hükümleri saklıdır.”,
    Hükümlerini içermektedir.
    Bir kanun yolu başvurusunun esas yönünden mercisince incelenmesi, Anayasamızın 36. maddesinde yer bulan adil yargılanma hakkının güvencelerinden olan mahkemeye erişim hakkı kapsamında kalmaktadır.
    Anayasamızın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" başlıklı 13. maddesi; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." şeklindedir.
    Görüldüğü üzere; temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına bağlıdır. Anayasamızın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı da bu anlamda mutlak olmayıp sınırlamalara konu olabilir. Ancak ölçülülük ilkesi uyarınca sınırlamaların mahkemeye erişimi imkânsız hâle getirmemesi ya da aşırı derecede zorlaştırmaması da gerekir.
    Kanun yoluna başvurma hakkının belli bir süre koşuluna bağlanması, hukuki güvenlik ve istikrarın sağlanması gibi önemli ve meşru bir amaca hizmet etmektedir. Bu bakımdan, usullerinin belirli ve öngörülebilir olması koşuluyla yargısal başvuruların birtakım kurallarına tabi tutulmasının tek başına mahkemeye erişim hakkının ihlali olarak değerlendirilemeyeceği, mahkemelerin iç işleyişlerine ilişkin süreçlerdeki aksama ve hatalardan kaynaklanan sorumluluğun ilgililere yüklenemeyeceği ve dava açma sürelerini düzenleyen karışık ve dağınık olan mevzuatın aşırı şekilci yorumunun mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği kabul edilmelidir. Dolayısıyla, kanunda açık ve anlaşılır bir şekilde düzenlenmiş, istisnai nitelikte olan, ilgilisine bildirilmesi yönünde emredici bir hüküm de bulunmayan süreyi, yargı mercilerinin ilgilisine bildirme zorunluluğu bulunduğundan bahsedilemeyecektir.
    Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;
    İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 12.03.2019 tarihli kararında; hükme karşı başvurulabilecek kanun yolunun temyiz, mercisinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu, şeklinin mahkemeye verilecek bir dilekçe veya zabıt kâtibine bulunulacak beyanın tutanağa geçirilmesi ya da tutuklu sanığın, bulunduğu ceza infaz kurumu aracılığıyla göndereceği dilekçe veya beyanının burada tutanağa geçirilmesi suretiyle, sürenin de tefhimden itibaren (15) gün olduğu hususları ayrı ayrı ve açıkça belirtilerek hazır bulunan sanık ve müdafisine bildirildiği, sanık ve müdafisinin süresi içerisinde temyiz dilekçelerini sundukları, gerekçeli kararın sanık ve müdafisine tebliğinden sonra temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçelerini verdikleri anlaşılmaktadır.
    CMK"nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçe için öngörülen (7) günlük sürenin; aynı Kanun"un 34. maddesinin ikinci fıkrası, 231. maddesinin ikinci fıkrası ile Anayasamızın 40. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında bir "Kanun yolu süresi" olmayıp temyiz başvurusunda temyiz nedenlerinin gösterilmemiş olması durumuna ilişkin istisnai bir mahiyet taşıması, mahkemelerin iç işleyişine yönelik olmaması, düzenlemenin yer aldığı kanun maddesinin içeriği itibarıyla ilgilisi bakımından karışık ve dağınık olmayıp açık, belirli ve öngörülebilir bir nitelikte olması, ilgilisinin (15) günlük temyiz süresi içerisinde temyiz nedenlerini bildirir dilekçe verebilmesine engel bir düzenlemenin olmaması, mevzuatımızda yer alan yargısal başvuru sürelerinin tümünün ilgilisine mahkemece bildirilmesi gerektiğine dair bir hükmün bulunmaması, örneğin; 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"un bireysel başvuru usulünü düzenleyen 47. maddesinin beşinci fıkrasındaki "Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir. Haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı tarihten itibaren onbeş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte başvurabilirler. Mahkeme, öncelikle başvurucunun mazeretinin geçerli görülüp görülmediğini inceleyerek talebi kabul veya reddeder." hükmü uyarınca, anılan fıkra kapsamında geçen yargısal başvuru sürelerinin ilgilisine bildirilmesi gerektiğine ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı da gözetildiğinde, istisnai ve sınırlayıcı hüküm içeren düzenlemelerin kıyas yoluyla genişletilmesinin mümkün olmaması nedeniyle ek dilekçe için öngörülen (7) günlük sürenin, mahkeme kararlarının sonuç bölümünde gösterilmesi zorunlu olan, hükme karşı başvurulabilecek kanun yolu süresi olmadığı, dolayısıyla temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçe için öngörülen bu sürenin ilgilisine bildirilmeyişinin mahkemeye erişim hakkına orantısız bir müdahale olarak görülemeyeceği ve ilgilisine bildirilmesi hususunda zorunluluk bulunmadığı kabul edilmelidir.
    Sanık ve müdafisinin süresi içerisinde verdikleri temyiz başvurularına ilişkin dilekçelerinde, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen mahkûmiyet hükmüne ilişkin gerekçeli kararın kendilerine tebliğ edilmesini istemeleri üzerine; gerekçeli kararın tutuklu bulunan sanığa 17.05.2019, sanık müdafisine ise 20.05.2019 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen, sanığın temyiz nedenlerini bildirdiği 29.05.2019 tarihli ve sanık müdafisinin temyiz nedenlerini bildirdiği 10.07.2019 havale tarihli ek dilekçelerinin CMK’nın 295. maddesinde öngörülen yedi günlük süreden sonra verildiğinden süresinde olmadığı anlaşılmaktadır.
    Ceza Genel Kurulu Üyeleri ..., ..., ... ve ...; "Temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içerisinde verilmesi gerektiğinin sanık ve müdafisine bildirilmesinin zorunlu olduğu" şeklindeki düşünceler ile karşı oy kullanmışlardır.
    2- Sanık ve müdafisinin temyiz dilekçelerinin bir temyiz nedeni içerip içermedikleri, bu bağlamda; sanığın 18.03.2019 havale tarihli temyiz dilekçesinde “Hakkımda 12.03.2019 tarihinde mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu hükmü temyiz ediyorum.”, sanık müdafisinin 13.03.2019 havale tarihli temyiz dilekçesinde ise “Yerel Mahkemenin yukarıda numarası belirtili ilamı 12.03.2019 tarihinde karara çıkmış, fakat kararın gerekçesi henüz yazılmamıştır. Yerel Mahkemenin kararı usul ve yasaya aykırı olduğundan temyiz ediyoruz.” şeklinde yer alan ibarelerin CMK"nın 288 ve 294. maddeleri bakımından geçerli bir temyiz nedeni sayılıp sayılamayacağı, sayılması hâlinde de temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağının değerlendirilmesi:
    25.03.2016 tarihi itibarıyla iç hukukumuzun bir parçası hâline gelen İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi"nin (İHAS) Ek 7 No"lu Protokolü"nün "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı 2. maddesi;
    "1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.
    2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." şeklinde düzenlenmiştir.
    07.10.2004 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun"un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete"de ilan edildiği üzere 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte istinaf kanun yolu uygulamaya girmekle birlikte 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun"un 8. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1412 sayılı CMUK"nın, bu tarihten sonra verilen kararlar hakkında ise 5271 sayılı CMK"nın temyize ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
    Bu hükümlere göre, suç tarihinde Yargıtay Üyesi olan sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan yargılama sonucunda verilen 12.03.2019 tarihli ve 91-27 sayılı kararın temyiz edilmesi üzerine Ceza Genel Kurulunca incelenmesinde 5271 sayılı CMK"nın temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
    Ön sorun konusunda isabetli bir çözüme ulaşılabilmesi bakımından temyiz başvuru usulü ve başvuru üzerine yapılacak işlemlerin ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi, bu kapsamda 5271 sayılı CMK ile 1412 sayılı CMUK hükümlerinin kıyasen değerlendirilmesi ile temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağına da değinilmesi gerekmektedir.
    1412 sayılı CMUK’nın “Temyiz sebebi” başlığını taşıyan 307. maddesi;
    “Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur. Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi kanuna muhalefettir.”,
    5271 sayılı CMK"nın 288. maddesinde ise temyiz nedenleri;
    “1- Temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanır.
    2- Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır.” şeklinde belirtilmiştir.
    Mülga CMUK’da temyiz sebebi “kanuna aykırılık” olarak belirlenirken, 5271 sayılı CMK’da “hukuka aykırılık” olarak belirlenmiştir. Ancak her iki Kanun’a bakıldığında bu iki farklı kavramın aynı şekilde anlaşılmasının istendiği sonucuna varılmaktadır. Zira her iki Kanun"un ilgili hükümlerinde bu kavramlar, “bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması” şeklinde tanımlanmış olup öğretide de geçmişten bu yana kanuna aykırılık kavramı geniş yorumlanmış ve bu ifadenin yazılı hukukla sınırlı anlaşılmaması gerektiği, bu nedenle yazılı hukuka ek olarak; içtihada aykırılık, tecrübe ve mantık kurallarına aykırılık, öğretiye aykırılık, maruf ve meşhur olan şahsi bilgilerdeki hataların da kanuna aykırılık kapsamında denetlenebileceği, ayrıca uluslararası hukuka ve evrensel hukuki değerlere aykırılığın da temyiz nedeni olarak ileri sürülebileceği ifade edilmiştir.
    1412 sayılı CMUK’nın “Temyiz istidası ve ihtiva edeceği noktalar” başlığını taşıyan 313. maddesi;
    “Temyiz eden taraf hükmün hangi cihetine itiraz ve neden dolayı bozulmasını talep etmekte olduğunu temyiz istidasında veya beyanında veyahut layihasında gösterir.
    Temyiz için istinad edilen sebeplerde muhakeme usulüne müteallik hukuki bir kaideye mi yoksa kanuni diğer hükümlere mi, muhalefet etmiş olmasından dolayı itiraz olunduğu gösterilir. Birinci hâlde kanuna muhalif olan vak’alar izah olunur.”,
    5271 sayılı CMK’nın “Temyiz başvurusunun içeriği” başlığını taşıyan 294. maddesi;
    “1- Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır.
    2- Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir.”,
    "Temyiz gerekçesi" başlıklı 295. maddesinin 1. fıkrası ise;
    "Temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilir. Cumhuriyet savcısı temyiz dilekçesinde, temyiz isteğinin sanığın yararına veya aleyhine olduğunu açıkça belirtir.",
    Şeklinde düzenlenmiştir.
    1412 sayılı CMUK"nın 307 ve 5271 sayılı CMK"nın 288. maddeleri itibarıyla temyiz nedenleri bakımından iki Kanun arasındaki bir farklılık görülmemektedir. Zira her ikisinde de temyiz nedeni "hukuka aykırılık"tır. 1412 sayılı CMUK"nın 313. maddesi ile 5271 sayılı CMK"nın 294. maddesinin ilk fıkraları temyiz sebeplerinin gösterilmesi hususuna ilişkindir ve aralarında ciddi bir fark yoktur. Asıl farklılık 5271 sayılı CMK’da temyiz başvurusunda temyiz nedeninin gösterilmesinin zorunlu hâle getirilmesidir. Temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermediğinin saptanması durumunda CMK"nın 298. maddesi uyarınca temyiz istemi reddedilecektir.
    İstinaf mahkemelerinin Türk yargı sistemine dahil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucu, istinaf başvurusunda Cumhuriyet savcısı dışındaki diğer kişiler bakımından sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken, temyiz kanun yolunda, mülga 1412 sayılı CMUK’dan farklı şekilde resen temyiz tercihinden vazgeçerek, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini, temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğunu ve temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren ek bir dilekçe vermesini öngörmüştür. Gerekçeli temyiz dilekçesi, (ek dilekçe, temyiz layihası) temyiz nedenlerinin gösterildiği dilekçedir. Temyiz dilekçesinde ya da daha sonradan verilen ek temyiz dilekçesinde temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir şekilde gösterilmesi gerekir.
    Temyiz nedeni olan hukuka aykırılık, hâkimin olaya en uygun normu bulamaması veya bulsa da yanlış değerlendirip uygulama yapmasıdır. Hukuka aykırılığa yol açan norm muhakeme hukuku normu olabileceği gibi (Örneğin, tanıklıktan çekinme hakkı bulunan tanığa bu hakkının hatırlatılmaması, karar oturumunda hazır olan sanığa son söz hakkı verildikten sonra katılana da diyeceklerinin sorulması gibi.) maddi hukuk normu da olabilir (Örneğin, suç sanık tarafından işlenmediği hâlde mahkûmiyet hükmü kurulması, eksik araştırmaya dayalı olarak karar verilmesi gibi). Maddi hukuk normunun ihlali hâlinde temyiz edenin sıfatı da dikkate alınarak kararın bozulması gerekmekte ise de muhakeme hukukuna ilişkin ihlallerde, ihlalin hükmü etkileyip etkilemediği gözetilmelidir.
    1412 sayılı CMUK"nın “Temyiz Mahkemesince tetkik edilecek noktalar” başlıklı 320. maddesi;
    “Temyiz Mahkemesi, temyiz istida ve layihasında irat olunan hususlar ile temyiz talebi usule ait noksanlardan dolayı olmuş ise temyiz istidasında bu cihete dair beyan edilecek vakıalar hakkında tetkikler yapabileceği gibi hükme tesiri olacak derecede kanuna muhalefet edilmiş olduğunu görürse talepte mevcut olmasa dahi bu hususu tetkik eder.
    313 üncü maddenin ikinci fıkrasında gösterilen müstenidattan başka temyiz müddeasını teyit için yeniden müstenidat göstermeğe lüzum yoktur. Bununla beraber böyle müstenidat arz olunmuşsa kabul olunur.”,
    5271 sayılı CMK"nın “Temyizde incelenecek hususlar” başlıklı 301. maddesi ise;
    "1- Yargıtay, yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile temyiz istemi usule ilişkin noksanlardan kaynaklanmışsa, temyiz başvurusunda bunu belirten olaylar hakkında inceleme yapar.”,
    Şeklinde düzenlenmiştir.
    Yargıtayın yapacağı temyiz denetiminin kapsamını gösteren 1412 sayılı CMUK"nın 320. madesinin birinci fıkrası ile 5271 sayılı CMK"nın 301. maddesi benzer nitelikte düzenlemeler olmakla birlikte iki madde arasında önemli bir fark vardır. CMUK"nın 320. maddesinin birinci fıkrasına göre usule aykırı noksanlıklardan dolayı hükme tesiri olacak derecede kanuna muhalefet edilmesi hâlinin tespiti durumunda Yargıtay, bu hususta bir talep olmasa bile inceleme yapabilecekken, CMK"nın 301. maddesine göre yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile temyiz istemi usule ilişkin noksanlardan kaynaklanmışsa, temyiz başvurusunda bunu belirten olaylar hakkında inceleme yapabilmektedir. Bu durum, muhakeme hukukuna aykırılık hususunda temyiz incelemesinin kapsamı bakımından her iki yasa arasında önemli bir fark olduğunu göstermektedir.
    Doktrinde, temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından; “Yargıtay hukuksal incelemesine önündeki hüküm bakımından ispat konularının sübuta erdiği varsayımından başlar. Temyiz mahkemesi yalnızca hâkimin delilleri değerlendirmesinde hukuksal hata yapıp yapmadığını değerlendirebilir. Delillerin değerlendirilmesi ve ispat açısından vicdani kanıyı olay hâkiminin oluşturması gerekir. Ancak bunun için de Yerel Mahkeme kararının gerekçesi ve dayanaklarının, sanığın tüm sorgu tutanaklarının, temyiz mahkemesine sunulması gerekir” (Yener Ünver, Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 13. Baskı, Ankara 2017, s; 778 vd.). “Yargıtay, ilk derece mahkemesinin yerine geçerek eylemin varlığı veya yokluğu, kanıtların inandırıcılığı ya da kesinliği gibi yargılarda bulunamaz, ancak maddi olayların gerekçede yeterince yansıtılıp yansıtılmadığı, yansıtılan maddi olaylara ilişkin kanıtların tartışılıp tartışılmadığı, bu tartışma yapılırken doğa, mantık, deneyim ve hukuk kurallarına uyulup uyulmadığı yönlerinden hükmü inceleyerek olay yargılamasını sınırlı bir şekilde denetleyebilir” (Sami Selçuk, Temyiz Denetiminin Sınırları, Prof. Dr. Nur Centel"e Armağan, s; 336.). "Temyiz kanun yolunda maddi mesele incelenemez. Ancak kanun koyucu sanığa gerçekçi bir hukuki koruma sağlamayı amaçladığı için aradan geçmiş olan zamanın olumsuz etkilemediği oranda maddi mesele incelenebilmelidir. Burada esas mahkemesindeki hâkimin doğrudan doğruyalık ilkesinden kaynaklanan maddi meseleyi takdir etme yetkisi ortadan kaldırılmadan, dosyaya girdiği oranda maddi meseleyi inceleyen, bu istisna dışında sadece hukuki mesele ile ilgilenen bir temyiz incelemesi yapılmalıdır. Yargıtay maddi meseleyi sadece hükmün gerekçelerine dayanarak incelemelidir" (Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2014, s; 1234.). "Tamamen maddi soruna ilişkin olan aykırılıkların temyiz kanun yolunda denetlenmesi mümkün değildir. Ancak, mahkemenin, elindeki maddi olguları hukuk kurallarına uygun olarak değerlendirip değerlendirmediği ve hükme esas alırken hukuk kurallarına bağlı kalıp kalmadığı Yargıtay tarafından incelenmek zorundadır. Aynı şekilde hukuka aykırılığın, yargılama kurallarının doğru uygulanmaması nedeniyle ileri sürülmesi hâlinde de Yargıtay hem yargılama kuralarına uyulup uyulmadığına hem de bu kuralların uygulanmasına esas teşkil eden ve daha önce mahkemece tespit edilmiş olan maddi vakıaların doğru değerlendirilip değerlendirilmediğini inceleyebilecektir" (Taner, s; 57; Veli Özer Özbek, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9. Baskı, İzmir, 2017, s; 856.). “Temyiz kanun yolunda temyiz mahkemesi, sözlülük, yüz yüzelik ve doğrudan doğruyalık ilkelerini uygulayarak geçmişte olan bir olayın nasıl meydana geldiğini ortaya çıkaran olay hâkiminin tespitleriyle bağlıdır. Bununla birlikte olay mahkemesinin tespitleri belirsiz, eksik, çelişkili, mantık veya deneyim kurallarıyla çatışıyorsa olay mahkemesinin tespitleriyle bağlılık ortadan kalkar. Yargıtayın, bölge adliye mahkemesi incelemesinden geçmiş bir kararla ilgili yapacağı denetimin, verilen kararın hukuksal yönüyle sınırlı olması hâli, Yargıtayca hiçbir zaman maddi olay denetimi yapılamayacağı anlamına gelmez. İlk derece veya bölge adliye mahkemelerinin kararlarında bilimin yerleşmiş ilkelerine, genel yaşam deneyimlerine, mantık kurallarına aykırılıklar varsa, ulaşılan sonuç ve gerekçe arasında birbiriyle açıkça çelişen tespitler bulunuyorsa, maddi olay açık, kesin ve tam olarak belirlenememiş ise ve bu nedenlerle kararın hukuksal yönden denetimine olanak yoksa Yargıtay maddi olay denetimi yapabilir” (Erdem, Kavlak, s; 1424; 1460.). “Bir olayı tespit ederken ilk derece mahkemesi hâkimi delilleri serbestçe takdir eder. Ancak bu tespitin eksiksiz olması ve hâkimin kanaatinin objektif dayanaklarının hükümden anlaşılması gerekir. Bu nedenle maddi olaya ilişkin denetim, maddi vakıanın sübutuna ilişkin kanaatin yeterli delile dayanarak ve mantık kurallarına uygun bir şekilde oluşturulup oluşturulmadığı açısından yapılmaktadır" (Centel, Zafer, s; 840.).
    Şeklinde görüşler ileri sürülmüştür.
    Görüldüğü gibi doktrinde çoğunlukta olan bu anlayışa göre, Türk Ceza Muhakemesine istinaf kanun yolunun getirilmiş olması, temyiz mahkemesinin önceden olduğu gibi somut temyiz denetiminin elverdiği ölçüde maddi soruna girmesine engel oluşturmayacak, temyiz kanun yolunda somut dava üzerinden içtihatlarla birliği sağlayacak olan Yargıtay, ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin, sözlülük, doğrudan doğruyalık ve yüz yüzelik ilkeleri uyarınca elde edilen delilleri vicdani kanaatleri ile serbestçe takdir etme yetkilerini de dikkate alarak bu delillerle varılan sonucun hukuk kurallarına, akla, mantığa, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel görüşlere uygun olup olmadığının tespiti bakımından somut dosya üzerinden görebileceği ve inceleyebileceği maddi sorunla ilgili vaka değerlendirmelerindeki hukuka aykırılıklar üzerinden bozma kararı verebilecektir.
    Temyiz kanun yoluna başvuranın, hükmün hangi noktalardan incelenmesini istediğini bildirmesi, diğer bir anlatımla hükmün hangi noktalardan hukuka aykırı olduğunu göstermesi zorunluluğu ile Yargıtayın temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile sınırlı olarak inceleme yapmasına ilişkin hükümler "temyiz incelemesinin sınırlandırılması/temyiz incelemesinin kapsamının belirlenmesi" amacına yöneliktir.
    5271 sayılı CMK"nın 294 ve 301. maddelerinde yer alan hükümler uyarınca, ileri sürülen nedenlerle sınırlı olarak yapılacak inceleme sırasında temyizin kapsamının tespiti bakımından önem arz eden husus, kanun koyucunun "muhakeme hukukuna aykırılık" iddiası ve bunu belirten olayların temyiz nedeni olarak açıkça ileri sürülmesini aramasına karşın, "maddi hukuka aykırılık" iddiası yönünden böyle bir düzenlemeye yer vermemiş olmasıdır. Kanun koyucu, temyiz başvurusunda muhakeme hukukuna aykırılıkların ileri sürüldüğü durumlarda temyiz sebebinin somutlaştırılmasının zorunlu olduğunu düzenlemesine rağmen, bunun dışında kalan maddi hukuka aykırılıkların ileri sürüldüğü durumlar için temyiz nedeninin somutlaştırılmasına ilişkin herhangi bir yasal zorunluluk getirmemiştir. Bu nedenle hukuka aykırı olduğu savıyla hükmün bozulmasını isteme muhakeme hukukuna aykırılık yönünde bir temyiz nedeni olarak anlaşılamaz. Fakat maddi hukuka aykırılıkla ilgili olarak temyiz sebebinin somutlaştırılması zorunluluğu bulunmadığından, hukuka veya yasaya aykırı olduğu savıyla hükmün bozulmasını istemek, maddi hukuka aykırılık yönünden temyiz nedeni olarak yeterli kabul edilmelidir.
    Temyiz incelemesinin kapsamının belirlenebilir olmasının yeterli görülmesi ve bu konunun önemi karşısında, temyiz başvurusunda hükmün neden dolayı bozulmasının istenildiğinin gösterilip gösterilmediğinin tespiti, temyiz başvurusunun sebep gösterilmemesi nedeniyle ret edilip edilmeyeceği ve yapılacak olan temyiz incelemesinin kapsamı bakımından önem arz etmektedir. Örneğin; "Hükmü temyiz ediyorum.", "Resen dikkate alınacak nedenlerle temyiz ediyorum.", "Hükmün bozulmasını istiyorum." şeklindeki ibarelere yer vermesine rağmen incelemenin kapsamını (maddi hukuka veya muhakeme hukukuna aykırılık) göstermeyen dilekçelerdeki temyiz isteminin, herhangi bir temyiz sebebi içermemesi nedeniyle tıpkı başvurunun süresi içinde yapılmaması, hükmün temyiz edilemez olması ya da temyiz edenin buna hakkının bulunmaması hâllerinde olduğu gibi usulüne uygun açılmış bir temyiz davası bulunmadığından 5271 sayılı CMK"nın 298. maddesi uyarınca reddine karar verilecektir.
    Temyiz iradesinin varlığını gösteren ancak yapılacak temyiz incelemesinin kapsamına ilişkin herhangi bir neden belirtmeyen dilekçelerin hukuki sonuçları ise davanın üst mahkemeye aktarılması, hükmün kesinleşmesinin engellenmesi ve aleyhe başvuru bulunmadığı hâllerde cezanın ağırlaştırılması yasağından yararlanmanın ötesine geçemeyecek, bu durum temyiz isteminin reddi sonucunu değiştirmeyecektir.
    Buna karşın temyiz dilekçesinde, temyiz incelemesinin kapsamını gösteren "Hüküm kanuna ve usule aykırıdır.", "Karar yasaya aykırıdır." gibi ibarelere yer verilmiş olması durumunda sadece maddi hukuka aykırılığa ilişkin bir temyiz nedeninin gösterildiği kabul edilecek ve belirtilen kapsam doğrultusunda temyiz incelemesi yapılacaktır.
    Temyiz başvurusunda yer verilen ibarelerin bir temyiz nedeni kabul edilip edilmeyeceği bir yorum meselesidir. Anayasa"nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlanmaları mümkün ise de kanunlarla getirilen düzenlemelerin bir temel hak ve özgürlük olan mahkemeye erişim hakkını daraltıcı şekilde yorumlanamayacağı, kanuni düzenlemeler yorumlanırken Anayasa ve uluslararası sözleşmeler gibi üst normların da gözetilmesi gerektiği gözden kaçırılmamalıdır. Aksinin kabulü, Anayasamızın temel hak ve hürriyetler arasında yer verdiği "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı ile AİHS"in 6. maddesinde yer bulan adil yargılanma hakkının ihlaline yol açabilecektir. Ayrıca, kamu düzenine ilişkin olması ve ceza muhakemesine hakim olan resen araştırma ilkesi uyarınca istisnaları dar yorumlayıp temel hak ve özgürlükleri yorum yoluyla daraltmamak sistematik ve amaçsal yorum tarzına da uygundur.
    Bu kapsamda muhakeme hukukuna aykırılık iddiasına dayanan temyiz taleplerinde hiç uygulanmayan, eksik veya yanlış uygulanan usul kuralları ile buna dayanan maddi olgular ileri sürülecek, Yargıtay da hem muhakeme normunun doğru uygulanıp uygulanmadığını hem de ilk derece veya bölge adliye mahkemelerince muhakeme normunun uygulandığı olayın doğru tespit edilip edilmediğini denetleyecektir. Temyiz dilekçesinde bir temyiz nedenin var olmasına rağmen muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesi kapsamında hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda bu aykırılıklara işaret edilmekle yetinilecektir.
    Temyiz nedeninin, maddi hukuka aykırılık iddiasına dayanması hâlinde ise maddi hukuka aykırılık nedeniyle hükmün temyiz edilmesi yeterli olup cezaî yaptırımların kişiler üzerindeki telafisi mümkün olmayan ağır sonuçları da gözetilerek somut olayda adaleti gerçekleştirme ve doğru bir hüküm oluşturma ile yükümlü olan Yargıtayca dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar tespit edilip temyiz edenin sıfatı da dikkate alınmak suretiyle bozma nedeni yapılması gerekecektir.
    Öğretide de temyiz sebeplerinin muhakeme hukukuna ve maddi hukuka ilişkin olarak ileri sürülmesi bakımından; “Maddi hukuk normlarına ilişkin temyiz başvurularında sebep gösterilmesi zorunluluğunun Yargıtay incelemesinde önemli bir sınırlama içermediği, muhakeme hukukuna aykırılık nedeniyle hüküm temyiz ediliyorsa hükmü temyiz edenin, bu aykırılığa temel oluşturan maddi olguları göstermek zorunda iken maddi hukuka aykırılıkta, maddi hukuka aykırılıktan dolayı hükmün temyiz edildiğinin belirtilmesinin yeterli olduğu, Yargıtayın maddi hukuk normlarının tümünü göz önünde tutup inceleme yapması gerektiği” (Serap Keskin Kiziroğlu, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Temyiz Yasa Yoluna İlişkin Değişikliklere Bakış, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Kasım-Aralık, 2017, s; 182 vd.), "5271 sayılı CMK"nın 288. maddesi uyarınca temyiz sebebi olarak belirtilenler dışında kalan muhakeme hukukuna ilişkin diğer hukuka aykırılıklar bakımından Yargıtayın karar vermesine olanak bulunmadığı, buna karşılık, kararın hukuka aykırı olduğu ve bozulması gerektiği yönünde bir irade ortaya konulduğu sürece incelemenin maddi hukuka ilişkin tüm hukuka aykırılıklar yönünden yapılabileceği, bu bağlamda, Yargıtayın olayda meşru savunma koşullarının gerçekleştiği gerekçesiyle yapılan bir temyiz istemi karşısında bu istemi yerinde bulmasa bile haksız tahrikin koşullarının gerçekleştiği ve bu nedenle de cezanın indirilmesi gerektiği gerekçesiyle kararı bozabileceği” (Mustafa Ruhan Erdem, Cihan Kavlak, Ceza Muhakemesinde Temyiz İncelemesinin Kapsamı ve Sınırları, Yargıtay Dergisi, Ekim, 2018, Sayı; 4, s; 1434; 1472.), "Muhakeme hukukuna ilişkin aykırılıklardan farklı olarak, maddi hukuka ilişkin denetimin, hükmün tüm yönleriyle incelenmesini gerektirdiği, maddi hukukun yanlış uygulandığına ilişkin genel bir ifade içeren temyiz dilekçesinde açıkça ileri sürülmemiş olsa dahi, dosyaya yansıyan delillere göre suçun unsurlarının oluşmaması, sanığın suçu işlediğinin sabit olmaması, suçun vasfının yanlış belirlenmesi, suçun nitelikli hâllerinde yapılan hata sonucu cezanın yanlış belirlenmesi veya teşebbüs, iştirak, içtima, haksız tahrik ve şahsi cezasızlık sebepleri gibi maddi hukuka ilişkin hükümlerin yanlış uygulanması sonucu sanığın ceza alması veya almaması ya da hak ettiğinden az veya çok ceza alması durumlarında Yargıtayın bu hukuka aykırılığı bozma nedeni yapabileceği" (Ekrem Çetintürk, Ceza Muhakemesinde Temyiz Kanun Yolunda Maddi (Fiili) Sorunun İncelenmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Mart 2019, s; 466-489) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür.
    Öte yandan, 5271 sayılı CMK"nın 302. maddesi uyarınca hüküm, temyiz dilekçesinde gösterilen sebeplerle bozulduğunda dilekçede açıklanmış olmasa bile saptanan ve hükme etki edecek nitelikte bulunan diğer maddi hukuka aykırılıklar da bozma nedeni olarak ayrı ayrı gösterilecek; hükme etki edecek nitelikte bulunmayan hukuka aykırılıkların ise hükmün bozulmasında neden dikkate alınmadıkları açıklanmak suretiyle belirtilmesiyle yetinilecektir. Bu kapsamda, temyiz dilekçesinde maddi hukuka aykırılık iddiasının ileri sürüldüğü hâllerde, Yargıtayın ilgili Ceza Dairesi tarafından hüküm, dilekçede gösterilen maddi hukuka aykırılık nedeniyle bozulduğunda dilekçede açıklanmış olmasa bile temyiz incelemesi sırasında saptanacak olan tüm maddi hukuka aykırılıklar temyiz edenin sıfatı da dikkate alınmak suretiyle bozma nedeni olarak ayrı ayrı gösterilecektir. Temyiz dilekçesinde muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının ileri sürüldüğü hâllerde ise temyiz nedeni olarak gösterilen muhakeme hukukuna aykırılığın hükme etki edecek nitelikte bulunması durumunda, hüküm bu nedenle ve varsa mutlak hukuka aykırılıklar nedeniyle bozulacak; temyiz nedeni olarak gösterilen muhakeme hukukuna aykırılığın hükme etki edecek nitelikte bulunmaması ya da temyiz nedeni olarak ileri sürülmemekle birlikte inceleme sırasında saptanan ve mutlak hukuka aykırılıklar dışında kalan muhakeme kurallarına aykırılık bulunması durumunda ise bu hususun bozma nedeni yapılmayarak ilamda gösterilmesiyle yetinilecek, varsa inceleme sırasında tespit edilen veya dilekçede gösterilen 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinde yazılı hukuka kesin aykırılıklar nedeniyle kararın bozulması yoluna gidilecektir. Diğer taraftan, bozmaya neden olan maddi veya usul hukukuna aykırılık hükmün dayandırıldığı işlemlerden kaynaklanmışsa aynı zamanda bu işlemler de bozulacaktır.
    Mutlak temyiz nedenleri, sanığa hak tanıyan kurallar olmalarının yanı sıra aynı zamanda adil bir yargılamanın yapılabilmesi için öngörülmüş, kamusal menfaatleri gözeten kurallardır. Bu hâllerin varlığı durumunda hükmün bundan mutlak olarak etkilendiği kabul edilmiştir. Kanun bu noktada hukuka aykırılığa ilişkin nedensellik bağını kendisi kurduğundan hâkime takdir yetkisi bırakmamıştır (Nur Centel, Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, İstanbul, 2016, s; 834 vd.).
    1412 sayılı CMUK’nın “Kanuna muhalefet hâlleri” başlığını taşıyan 308. maddesi;
    “Aşağıdaki hâllerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır.
    1 - Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması,
    2 - Hâkimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hâkimin hükme iştirak etmesi,
    3 - Makul şüpheden dolayı hakkında ret talebi vakı olupta bu talep kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme iştirak etmesi yahut bu talebin kanuna mugayir olarak reddolunması suretiyle hâkimin hükme iştirak ettirilmesi,
    4 - Mahkemenin kanuna muhalif olarak davaya bakmaya kendini vazifeli veya salahiyetli görmesi,
    5 - Cumhuriyet Müddeiumumisi yahut kanunen vücudu lazım diğer şahsın gıyabında duruşma yapılması,
    6 - Şifahi bir duruşma neticesi olarak verilen hükümde aleni muhakeme kaidesinin ihlâl edilmesi,
    7 - Hükmün esbabı mucibeyi ihtiva etmemesi,
    8 - Hüküm için mühim olan noktalarda mahkeme kararıyla müdafaa hakkının tahdit edilmiş olması”,
    5271 sayılı CMK’nın “Hukuka kesin aykırılık hâlleri” başlıklı 289. maddesi ise;
    “1- Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır:
    a) Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması,
    b) Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması,
    c) Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması,
    d) Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi,
    e) Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması,
    f) Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi,
    g) Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi,
    h) Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması,
    i) Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması”,
    Şeklindedir.
    Görüldüğü üzere, mutlak hukuka aykırılık hâlleri, 1412 sayılı CMUK’nın 308. maddesinde, 5271 sayılı CMK’da ise 289. maddede sayılmış olup her iki hüküm karşılaştırıldığında ilk dikkat çeken husus hükümlerin başlıklarının farklı olmasıdır. Belirtmek gerekir ki, iki hükmün başlığının farklı olması içerikte bir değişikliğe yol açmamaktadır. 1412 sayılı CMUK’da seçilen terim “kanuna muhalefet hâlleri” iken, 5271 sayılı CMK’da “hukuka kesin aykırılık hâlleri” ibaresidir. 5271 sayılı CMK’nın hukuka kesin aykırılık hâlleri olarak adlandırdığı nedenleri ifade etmek için öğretide geçmişten bu yana “mutlak temyiz nedenleri” terimi de kullanılmaktadır. Temyiz nedenleri bağlamında iki Kanun arasındaki en önemli fark ise 5271 sayılı CMK’nın 289. maddesinin (i) bendine eklenen hükümle “hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanmasının” bir mutlak hukuka aykırılık hâli olarak kabul edilmesidir.
    Doktrinde bir kısım yazarlarca, kanun koyucu tarafından hükme etkili oldukları açıkça kanuni düzenlenmeye bağlanmamış hukuka aykırılıkların nispî temyiz sebebi olarak ileri sürülebileceği, temyiz dilekçesinin gerekçeli olması kuralının hem nispî hem de mutlak temyiz sebepleri bakımından geçerli olduğu yani hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetilemeyeceği savunulmaktadır. Bu anlayışa göre 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinde yer alan kabul edilebilirlik denetimine ilişkin kural, bünyesinde en az bir temyiz sebebi bulunan dilekçeler yönünden geçerlidir.
    Nitekim CMK"nın 289. maddesinde yazılı olan “Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır.” kuralı, hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetileceği şeklinde anlaşılamaz. Gerekçesiz bir dilekçe Yargıtayın ön incelemesinden geçemeyeceği için hükümde var olan ancak gösterilmeyen nedenin mutlak mı yoksa nispî bir temyiz nedenine mi ilişkin olduğunu denetlemek mümkün olmayacaktır. Bu noktada dilekçe yalnızca bir veya birden fazla nispî temyiz nedeni içeriyorsa, Yargıtayın bu nedenleri kabul etmemesine karşın 5271 sayılı CMK’nın 289. maddesinde yer alan mutlak hukuka aykırılık hâllerinden birine dayanarak hükmü bozması mümkündür (Hakan Karakehya, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2. Baskı, Ankara, 2016, s; 635 vd.; Fahri Gökçen Taner, 5271 sayılı CMK"nın Temyiz Kanun Yoluna İlişkin Hükümlerinin Yürürlüğe Girmesiyle Ortaya Çıkan Farklılıklar, Ankara Barosu Dergisi, Nisan, 2017, s; 66.).
    Diğer taraftan, 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinin (g) bendinde hükmün, aynı Kanun"un 230. madde gereğince gerekçe içermemesi hukuka kesin aykırılık hâlleri içinde düzenlenerek, bu eksiklik Yargıtay tarafından dikkate alınacak bir hukuka aykırılık nedeni olarak kabul edilmiştir.
    Bilindiği üzere, Anayasa"nın 141, 5271 sayılı CMK"nın 34 ve 230. maddeleri uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli olarak yazılması zorunludur. Hükmün gerekçesinde ise 5271 sayılı CMK"nın 230. maddesi uyarınca suç oluşturduğu kabul edilen eylemin gösterilmesi, ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirmesinin yapılması, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan veya reddedilen delillerin belirlenmesi ile mantıksal ve hukuksal bütünlük sağlanarak herkesi tatmin edecek ve anlaşılır kararın, bu hâli ile Yargıtay denetimine olanak verecek biçimde gerekçeli olması gerekmektedir. Beraat hükmünün gerekçesinde de ayrıca 5271 sayılı CMK"nın 223. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen hâllerden hangisine dayanıldığı gösterilmelidir. 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinin (g) bendinde hükmün, aynı Kanun"un 230. maddesi gereğince gerekçe içermemesi muhakeme hukukuna ilişkin bir hukuka aykırılık hâli olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu denetimin gerçek manada yapılabilmesi için Yargıtayın, gerekçede yazılı olan hususlar ile maddi soruna ilişkin tespitlerin uyumlu olup olmadıkları yönünden inceleme yapması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır. Doktrinde de ifade edildiği üzere, Yargıtayın gerekçeyi denetlemesi, ilk derece mahkemesinin yerine geçerek olay hakkında hüküm kurması, kanıya ulaşması, vakalarla ilgili saptamalarda bulunması anlamına gelmez (Centel, Zafer, s; 841).
    Nitekim Ceza Genel Kurulunun 14.05.2020 tarihli ve 395-199 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmıştır.
    Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;
    Temyiz başvurusunda yer verilen ibarelerin bir temyiz nedeni kabul edilip edilmeyeceğinin bir yorum meselesi olup Anayasa"nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlanmaları mümkün ise de bir temel hak ve özgürlük olan mahkemeye erişim hakkının yorum yoluyla daraltılamayacağı, istisnaların dar yorumlanıp temel hak ve özgürlüklerin yorum yoluyla daraltılmasının mümkün olamayacağı, ceza muhakemesi hukukunda temel ilkenin resen araştırma yaparak gerçeğe ve adalete ulaşma ilkesi olup amaca ve yasanın sistemine uygun şekilde yorum yapmanın gerekli olduğu gözetilmelidir.
    Sanığın “Hakkımda 12.03.2019 tarihinde mahkûmiyet kararı verilmiştir. Bu hükmü temyiz ediyorum.” şeklindeki temyiz başvurusuna ilişkin dilekçesinin, yalnızca ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen mahkûmiyet hükmünü “temyiz ettiği” beyanlarını içermesi, hiçbirisinin 5271 sayılı CMK"nın 294 ve 301. maddelerinde yer alan hükümler de gözetildiğinde, gerek "muhakeme hukukuna aykırılık" iddiası ve bunu belirten olayların temyiz nedeni olarak somutlaştırılması zorunluluğu, gerekse "maddi hukuka aykırılık" iddiasının varlığı bakımından bir temyiz nedeni bulunduğunun kabulüne yeterli olmaması nedeniyle sanığın temyiz dilekçesinde bir temyiz nedeninin bulunmadığı kabul edilmelidir.
    Ancak; 5271 sayılı CMK"nın 294 ve 301. maddelerinde yer alan hükümler uyarınca, ileri sürülen nedenlerle sınırlı olarak yapılacak inceleme sırasında temyizin kapsamının tespiti bakımından, kanun koyucunun "muhakeme hukukuna aykırılık" iddiası ve bunu belirten olayların temyiz nedeni olarak somutlaştırılması zorunluluğunu getirmesine rağmen, "maddi hukuka aykırılık" iddiası yönünden böyle bir düzenlemeye yer vermemiş olması nedeniyle hukuka veya yasaya aykırı olduğu savıyla hükmün bozulması talebinin, Yargıtay tarafından yapılacak olan temyiz incelemesinin kapsamının belirlenmesi ve temyiz başvurusunda maddi hukuka aykırılık yönünden bir temyiz nedeni bulunduğunun kabulü bakımından yeterli olup sanık müdafisinin temyiz dilekçesinde yer verdiği kararın usul ve yasaya aykırı olduğuna dair ibarenin, hükmün sadece maddi hukuka aykırılık iddiasını taşıdığı ve bu yönüyle temyiz başvurusunda bir temyiz nedeni bulunduğunun kabulü gerekmektedir.
    Temyiz dilekçesinde maddi hukuka aykırılık iddiasının ileri sürüldüğü hâllerde temyiz mercisince, temyiz nedeni olarak gösterilen maddi hukuka aykırılıklar yanında dilekçede açıklanmış olmasa dahi dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıkların temyiz denetiminde incelenmesi, ileri sürülen maddi hukuka aykırılık nedeniyle hüküm bozulduğunda dilekçede gösterilmeyen ancak temyiz incelemesi sırasında saptanacak olan tüm maddi hukuka aykırılıklar nedeniyle de temyiz edenin sıfatı dikkate alınmak suretiyle bozma kararı verilmesi gerektiği; temyiz dilekçesinde muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının ileri sürüldüğü hâllerde ise temyiz nedeni olarak gösterilen muhakeme hukukuna aykırılığın hükme etki edecek nitelikte bulunması durumunda, hükmün bu nedenle ve varsa mutlak hukuka aykırılıklar nedeniyle bozulacağı; temyiz nedeni olarak gösterilen muhakeme hukukuna aykırılığın hükme etki edecek nitelikte bulunmaması ya da temyiz nedeni olarak ileri sürülmemekle birlikte inceleme sırasında saptanan ve mutlak hukuka aykırılıklar dışında kalan muhakeme kurallarına aykırılık bulunması durumunda ise bu hususun bozma nedeni yapılmayarak ilamda gösterilmesiyle yetinilmesi, varsa inceleme sırasında tespit edilen veya dilekçede gösterilen 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinde yazılı hukuka kesin aykırılıklar nedeniyle kararın bozulması yoluna gidileceği hususları dikkate alınarak, temyiz mercisince, dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar ile muhakeme hukukuna aykırılık bulunup bulunmadığı yönlerinden hükmün temyizen incelenmesi, inceleme sırasında tespit edilecek maddi hukuka aykırılıklar ile hukuka kesin aykırılıkların bozma nedeni yapılması, diğer muhakeme hukukuna aykırılıklara ise kararda işaret edilmesinin gerektiği benimsenmelidir.
    Ceza Genel Kurulu Üyesi ... "Süresi içerisinde verilen temyiz dilekçelerinde yer alan ibarelerin CMK"nın 288 ve 294. maddeleri bakımından geçerli bir temyiz nedeni sayılamayacağı ve temyiz incelemesini gerektirir bir neden bulunmadığı" şeklindeki düşünce ile karşı oy kullanmıştır.
    Sanık tarafından verilen 18.03.2019 tarihli temyiz dilekçesinde bir temyiz nedeni bildirilmediği; sanığın 29.05.2019 tarihli ve müdafisinin 10.07.2019 havale tarihli temyiz nedenlerini bildirdikleri ek dilekçelerinin CMK"nın 295. maddesinde öngörülen (7) günlük süreden sonra verildiği anlaşılmış ise de sanık müdafisinin 13.03.2019 havale tarihli temyiz dilekçesinde yer alan “Yerel Mahkemenin yukarıda numarası belirtili ilamı 12.03.2019 tarihinde karara çıkmış, fakat kararın gerekçesi henüz yazılmamıştır. Yerel Mahkemenin kararı usul ve yasaya aykırı olduğundan temyiz ediyoruz.” şeklindeki ibarelerin CMK"nın 288 ve 294. maddeleri bakımından maddi hukuka ilişkin bir temyiz nedeni niteliğini taşıdığının, buna göre sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün; sanığın fiilinin suç oluşturup oluşturmadığı, fiilin hangi suçu oluşturduğu, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığı, hükmün doğru tesis edilip edilmediği, gerekçenin dosya kapsamına uygun olup olmadığı, dosyaya yansıyan ve hükme etki edebilecek delillerin karar yerinde tartılışıp tartışılmadığı, bu bağlamda maddi sorunun isabetli bir şekilde tespit edilip edilmediği gibi dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar ile usul hükümlerine uygunluk bakımından da 5271 sayılı CMK"nın 289. maddesinde yazılı bulunan hukuka kesin aykırılık hâllerinin mevcut olup olmadığı yönlerinden sanık müdafisinin dilekçesine hasren temyiz denetimine geçilmiştir.
    İncelenen dosya kapsamından;
    Sanık ...’ın sırasıyla Kalkandere/Rize, Ovacık/Karabük, Nallıhan/Ankara, Batman, Bursa Adliyelerinde Cumhuriyet savcılığı, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğünde Tetkik Hâkimliği ve Daire Başkanlığı ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü görevlerinde bulunduktan sonra 26.12.2011 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçildiği, Yargıtay 20 ve 18. Hukuk Daireleri ile 15. Ceza Dairesinde üye olarak görev yaptığı,
    15.07.2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirilen darbe girişimi sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle bağlantılı olduğu değerlendirilen çok sayıda kişi hakkında Türkiye genelinde soruşturma başlatıldığı,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca ağır cezalık suçüstü hâli doğrultusunda ve 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak genel hükümlere göre yürütülen soruşturma kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan 16.07.2016 tarihli yazıda; Türkiye genelinde hükûmeti devirmeye ve Anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs etmek suçunun hâlen işlenmeye devam edildiği, bu suçu işleyen FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyelerinin yurt dışına kaçıp saklanma ihtimallerinin bulunduğu ve ülke genelinde bu örgüte mensup Yargıtay, Danıştay ve HSYK Üyeleri hakkında soruşturma yürütüldüğü belirtilerek aralarında sanığın da bulunduğu listede adları geçen yüksek mahkeme üyelerinin gözaltına alınmaları, ikametlerinde, çalışma odalarında ve araçlarında CMK"nın 116. maddesi uyarınca arama yapılması talimatı verildiği,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 17.07.2016 tarihli ve 2016/103566 soruşturma sayılı yazısı ile; sanık hakkında FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla soruşturma başlatıldığının Yargıtay Birinci Başkanlığına bildirilmesi üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 17.07.2016 tarihli ve 244/a sayılı kararıyla; aralarında sanığın da bulunduğu bazı Yargıtay eski Üyelerinin göreve devam etmelerinin soruşturmanın selameti ve yargı erkinin nüfuz ve itibarına zarar vereceği gerekçesiyle Yargıtay Kanunu"nun 18. maddesinin birinci, ikinci ve dördüncü fıkraları ile 46. maddesi gereğince mevcut yetkilerinin kaldırılmasına karar verilerek Yüksek Disiplin Kuruluna sevk edildikleri,
    23.07.2016 tarihli ve 29779 sayılı ikinci mükerrer Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6723 sayılı Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 22. maddesi ile 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’na eklenen geçici 15. madde uyarınca Yargıtay üyeliği sona eren sanığın Yargıtay tetkik hâkimi olarak görevlendirilmesinin ardından, HSYK Genel Kurulunca 24.08.2016 tarih ve 426 sayı ile; FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle iltisak ve irtibatının sabit görüldüğünden bahisle meslekten çıkarılmasına karar verildiği,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, sanığa atılı ağır cezalık suç niteliğindeki silahlı terör örgütüne üye olma suçunun suçüstü hâlinde işlendiği değerlendirilerek genel hükümlere göre ve 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak başlatılıp yürütülen soruşturma sırasında düzenlenen fezlekenin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianame üzerine sanık hakkında aynı suçtan cezalandırılması istemiyle Yargıtay 9. Ceza Dairesine kamu davası açıldığı,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma ve Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan kovuşturma sırasında elde edilen delillerin incelenmesinde;
    Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 16.07.2016 tarihli ve 3939 değişik iş sayılı kararı ile sanığa ait ev ve iş yerinde yapılacak aramalarda bulunacak bilgisayar kütüklerinde, cep telefonlarında, CD, DVD, taşınabilir bellekler vb tüm sayısal materyal üzerinde inceleme yapılması, kopya çıkarılması hususunda CMK’nın 134. maddesi uyarınca izin verildiği,
    18.07.2016 tarihli yakalama, arama ve el koyma tutanağına göre; sanığın Ankara ili, Yenimahalle ilçesi, Mehmet Akif Ersoy Mahallesi, 269. Cadde, 9/B-20 numaralı evinde yakalandığı, arabasında herhangi bir suç unsuruna rastlanılmadığı, evinde; 1 adet siyah renkli SP ibareli 1 TB Portable USB 3.0 hard disk, 1 adet Samsung marka Galaxy S6 SM-6920FQ model ... imei numaralı telefon ve 0506 204 02 82 numaralı sim kart, 1 adet Glock 19 marka VTX115 seri numaralı tabanca ve bu tabancaya ait 3 adet şarjör, 1 adet tabanca kılıfı, 1 adet hzılı mermi doldurucu ile 211445 seri numaralı silah ruhsatı, 1 adet Parabellum marka 9 mm çaplı E-18905 seri numaralı tabanca ve bu tabancaya ait 2 adet şarjör ile 121709 seri numaralı silah ruhsatı, yine bu tabancalara ait 316 adet 9x19 mm fişeğin ele geçirildiği, incelenmek üzere el konulduğu,
    Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 19.07.2016 tarihli ve 3656 değişik iş sayılı kararı ile yakalama yapılacak kişi sayısının ve bu kişilere ait aranacak mahal ve araç sayısının çok fazla sayıda olması, aramayı yapacak personel sayısının azlığı, arama işleminin uzmanlık ve hususi teknik cihazlarla yapılması zorunluluğu (imaj alma), bu aramayı yapabilecek personel sayısının yetersiz olması, yine ülkenin içerisinde bulunduğu sıkıntılı ve olağanüstü durum nedeniyle sanığın da aralarında bulunduğu şahıslarla ilgili olarak belirtilen tüm dijital materyallere, belirtilen nedenlerle bu materyallerin mühürlü çuval, delil poşeti, koli vb. eşyaların içerisinde muhafaza altına alınarak el konulması, bu muhafaza kaplarının mühürlenmesi, akabinde dijital materyallerin incelenmesi hususuyla ilgili olarak arama, el koyma ve inceleme işlemlerinin karar tarihinden itibaren 27.07.2016 tarihine kadar uzatılmasına karar verildiği,
    19.07.2016 tarihli iş yeri arama tutanağına göre; Vekaletler Caddesinde bulunan Yargıtay Başkanlığı Ceza Daireleri Ek Binası 13. katındaki sanığın kullandığı 5 numaralı odada yapılan aramada, çalışma masası üzerinde bulunan 1 adet Lenovo Think Pad marka TYPE 20BF-S1T800S/NR9-0BE06N14/11 seri numaralı bilgisayar ile bu bilgisayara ait şarj aleti ve kablosu, 1 adet Lenovo Think Pad marka TYPE 2716-AL1S/NR8-GYYKR09/11 seri numaralı bilgisayar, üzerinde “Yabancı Mahkeme Kararlarının Gerekçe İhtiva Etmemesinin Tenfize Engel Olup Olmayacağı” ibaresi bulunan 1 adet CD, üzerinde “Başkan+Milli Takım Eğitmen Adayı Dr. .....TFF Başkanlık Seçimi” ibaresi bulunan 1 adet CD, üzerinde “Adalet Bakanlığı” yazılı 1 adet CD, Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü logolu lacivert kaplı ilk 3 sayfasının ön yüzünde el yazısı ile yazılmış notlar bulunan 1 adet not defteri, bilgi paylaşım sayfası başlıklı çeşitli haberlerin bulunduğu internet çıktıları, ... isimli şahsın Yargıtay Kanunu ile ilgili olan Yargıtay 1. Başkanı... adına yazılmış mektuba ait internet çıktısı, “furkanhaber.com” isimli internet sitesinden gündeme ilişkin isimlerin bulunduğu 6 sayfa internet dökümanı, “facebook.com” internet sitesinden “Yeni Dünya Lideri – ...” isimli sayfaya ait 3 nüsha doküman, 1 adet gri renkli 4 GB kapasiteli flash bellek, 1 adet “Vehukuk.org” ibareli flash bellek, “ö.borazan” ibareli e-imza sirküleri, Yargıtay Başkanlığı logolu 1 adet flash bellek, Kamu Sertifikasyon Merkezi e-imza sirküleri, Tubitak UEKAF Kamu Sertifikasyon Merkezi yeşil renkli sirküler, bu kartlara ait seri ve şifre yazan 2 sayfa evrakın ele geçirildiği, incelenmek üzere muhafaza altına alındığı,
    Sanığın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında 19.07.2016 tarihinde ifadesinin alınmasından sonra tutuklanması talebiyle sevk edildiği Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliğince 20.07.2016 tarihinde 2016/90 sorgu sayılı kararı ile tutuklandığı,
    Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 01.08.2016 tarihli ve 2016/4136 değişik iş sayılı kararıyla sanığın mal varlığına tedbir konulduğu, Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğinin 21.11.2016 tarihli ve 2016/6195 değişik iş sayılı kararıyla bu tedbirin kaldırıldığı,
    Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliğinin 22.09.2016 tarihli ve 2016/2262 değişik iş sayılı kararı ile FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne üye olma suçundan sanığın kullanmış olduğu cep telefonlarının 01.06.2014 ile 20.07.2016 tarihleri arasındaki gelen-giden arama, SMS, baz istasyonları ve kullanıcı bilgilerini içerir HTS raporlarının temini için CMK’nın 135/6. maddesi gereğince izin verilmesine karar verildiği ve CD ortamında istenilen bilgilerin dosyaya konulduğu,
    Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 23.08.2017 tarihli ve 2017/6572 değişik iş sayılı kararı ile, sanığa ait cep telefonunda, bilgisayarında, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama yapılmasına, kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine, işlemlerin tamamlanması üzerine el konulan cihazların gecikme olmaksızın iade edilmesine CMK’nın 134. maddesi; sanıktan ele geçirilen telefonlarda ve telefonlarla yaptığı her türlü görüşme bilgileri, SMS alma, gönderme bilgileri, her türlü sosyal medya aracılığıyla mesaj alma, gönderme bilgilerine ilişkin tespitin yapılmasına CMK’nın 135. maddesi uyarınca izin verildiği,
    Sanığa ait ...numaralı cep telefonu hattıyla yapılan görüşmelere ilişkin 01.11.2016 tarihli HTS analiz raporuna göre; sanığın belirtilen GSM hattı ile 01.06.2014-21.07.2016 tarihleri arasında “Turgut Özal Üniversitesi” isimli FETÖ/PDY ile iltisaklı kurum ile 6, “Kimse Yok mu” isimli iltisaklı kurum ile 65, yüksek yargı eski mensuplarından Ali Akın ile 84, Hüseyin Güngör Babacan ile 375, ... ile 86 defa görüşme kaydının bulunduğu, aynı numaradan belirtilen tarihler arasında uluslararası numaralarla arama/mesaj alma şeklinde toplam 12 adet görüşme kaydının olduğu,
    10.02.2017 tarihli rapora göre; sanığın, ......, ... isimli şahıslarla birlikte 09.08.2014 tarihinde İstanbul il sınırları içerisinde; ...... isimli şahıslarla birlikte 16.08.2014 tarihinde Konya il sınırları içerisinde baz hareketliliğinin bulunduğu, yine sanığın, ......isimli şahıslarla birlikte 2014, 2015 ve 2016 yıllarında Ankara il sınırları içinde farklı tarihlerde ve yerlerde ortak baz hareketliliği görüldüğü,
    17.10.2017 tarihli açık kaynak araştırma raporuna göre; facebook.com ve twitter.com sitelerinde sanığın Pol Net Bilgi Sisteminde yer alan fotoğrafıyla büyük benzerlik gösteren, kendi isim ve soyadının bulunduğu, kendisinin kullandığı değerlendirilen herkese açık bir hesabın tespit edilemediği,
    12.09.2017 ve 15.09.2017 tarihli imaj alma (adli kopya) tutanaklarına göre; Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.08.2017 tarihli, 2017/6304 değişik iş sayılı ve 23.08.2017 tarihli, 2017/6572 sayılı kararları uyarınca sanığa ait 2 adet dizüstü bilgisayarda bulunan 2 adet sabit disk, 3 adet flash bellek, 1 adet taşınabilir bellek ve Samsung marka ... imei numaralı telefon ile bu telefon içerisinden çıkan sim kart üzerinde imaj alma işleminin yapıldığı,
    15.09.2017 tarihli teknik inceleme ve export (veri çıkarım) raporuna göre; dijital materyallerin teknik inceleme ve export (çıkarım) işlemleri, veri bütünlüğü korunmak suretiyle yazma korumalı olarak adli bilişim uygulamaları çerçevesinde ve uluslararası standartlara uygun olarak adli kopyalar üzerinden gerçekleştirilerek soruşturmacı birim tarafından incelenip değerlendirilmek üzere html formatında düzenlediği, “Yargıtay Başkanlığı” ibareli kartvizit şeklindeki 16 GB flash bellekte sistem dosyaları dışında anlamlı herhangi bir veri tespit edilemediği, rapor içerisinde detaylı ekran görüntüleri verilen 3 adet CD ve 1 adet DVD’nin de rapor ekinde gönderildiği,
    08.11.2017 tarihli mühür kapatma ve teslim tesellüm tutanağında; sanığa ait dijital materyaller üzerinde gerekli işlemlerin tamamlanarak mühürlü delil torbalarına konulup mühür kapatma işlemi yapıldığının belirtildiği,
    01.12.2017 tarihli Bilirkişi Kurulu Raporuna göre; sanığın ev ve iş yerinde yapılan aramalar sonucunda elkonulan dijital materyallerde, şahsi nitelikte belgeler, fotoğraflar ve videolar bulunduğunun tespit edildiği, suç unsuru oluşturacak herhangi bir bulguya rastlanılmadığı,
    Yargıtay Birinci Başkanlığının 20.12.2017 yazısından; sanığın 26.12.2011 tarihinde Yargıtay üyeliğine atandığı, 11.04.2012 tarihine kadar Yargıtay 20. Hukuk Dairesinde, 11.04.2012-09.02.2015 tarihleri arasında 18. Hukuk Dairesinde çalıştığı, 03.02.2015 tarih ve 19 sayılı Birinci Başkanlık Kurulu kararıyla 15. Ceza Dairesinde görevlendirilerek 09.02.2015 tarihinde bu Dairede görevine başladığı, 17.07.2016 tarihinde mevcut yetkilerinin kaldırıldığı, 23.07.2016 tarihinde de Yargıtay üyeliğinin sona erdiği,
    Müflis Asya Katılım Bankası AŞ İflas İdaresinin 28.12.2017 tarihli ve 30594188 sayılı yazısına göre; sanığın Asya Katılım Bankası nezdinde açılmış herhangi bir hesabının bulunmadığı,
    Krea İçerik Hizmetleri ve Prodüksiyon Anonim Şirketi (Digitürk) tarafından gönderilen 19.02.2018 tarihli yazıya göre; sanık ... adına abonelik bulunmadığı,
    Türk Telekom AŞ’den gönderilen 24.03.2018 tarihli yazıya göre; sanık ...’ın aktif veya pasif TİVİBU aboneliğine rastlanılmadığı,
    Demirören TV Digital Platform İşletmeciliği AŞ (D-Smart) tarafından gönderilen 09.08.2019 tarihli yazıya göre; sanık adına abonelik kaydının bulunmadığı,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca Kara Kuvvetleri Komutanlığında görev yapan ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün mahrem yapılanması içerisinde oldukları değerlendirilen örgüt üyelerinin tespiti amacıyla, Ankara ili genelinde 477 adet ankesörlü sabit telefon hattı sahiplerinin soruşturulması sırasında mahkeme kararı doğrultusunda bu hatların HTS kayıtlarının temin edildiği, bu hatlarla, haklarında aynı örgüte üye oldukları iddiasıyla ayrı soruşturma yürütülen yüksek yargı eski üyelerince kullanılan telefon hatlarına ait HTS kayıtlarının karşılaştırılarak sabit hatlarla bu kişilerin hatlarının ardışık, sistematik veya periyodik olarak aranıp aranmadığı hususunda yapılan araştırma sonucunda düzenlenen rapor ve ek rapora göre; sanığın abonesi olduğu/kullandığı tespit edilen GSM numaraları ile HTS listesi alınan 4 adet ankesör/ücretli sabit telefon arasında 17 adet irtibat tespit edildiği; yüksek yargı eski üyelerince kullanılan numaraların, HTS listesi alınan ankesör/sabit ücretli numaralar ile irtibat kurduğu zaman dilimi dikkate alınarak, bu saatten 10 dakika öncesi/sonrasında yapılan ardışık arama çalışmalarında herhangi bir kayda rastlanılmadığı; 28.06.2011, 10.07.2011, 18.11.2011, 19.11.2011, 21.11.2011 ve 26.11.2011 tarihlerinde Süleyman Cebin’e ait 312 335 80 82 numaralı hat ile sanığa ait 506 806 43 52 numaralı hat arasında toplam 12 kez irtibat kurulduğu, aynı numaradan yüksek yargı eski mensuplarından Halit Kıvrıl ile 02.06.2011 tarihinde 1 kez, .... ile 09.05.2012 tarihinde 1 kez, .... ile 04.07.2014 ve 05.07.2014 tarihlerinde toplam 2 kez irtibat kurulduğu; bu numaradan sanıkla 28.06.2011 tarihinde saat 20.25.41’de 44 saniye, saat 20.26.50’de 16 saniye, 10.07.2011 tarihinde saat 19.02.54’te 44 saniye, saat 19.03.47’de 44 saniye, 18.11.2011 tarihinde saat 20.41.22’de 4 saniye, saat 20.48.44’te 4 saniye, saat 22.50.46’da 4 saniye, saat 22.50.58’de 3 saniye, 19.11.2011 tarihinde saat 12.56.05’te 44 saniye, saat 12.57.01’de 35 saniye, 21.11.2011 tarihinde saat 19.58.48’de 45 saniye, 26.11.2011 tarihinde saat 14.20.47’de 36 saniye görüşme yapıldığı; 09.06.2012 tarihinde .... adına kayıtlı 312 384 67 25 numaralı hat ile sanığa ait 506 806 43 52 numaralı hat arasında toplam 2 kez irtibat kurulduğu, aynı numaradan yüksek yargı eski mensuplarından.... ile 30.08.2014 tarihinde 1 kez,..... ile 14.12.2014, 31.12.2015, 18.01.2016, 23.03.2016 tarihlerinde toplam 6 kez irtibat kurulduğu; bu numaradan sanıkla 09.06.2012 tarihinde saat 14.43.12’de 0 saniye, saat 14.43.31’de 0 saniye görüşme yapıldığı; 19.03.2012 tarihinde Türk Telekom adına kayıtlı 312 955 01 17 numaralı hat ile sanığa ait... numaralı hat arasında toplam 2 kez irtibat kurulduğu, aynı numaradan yüksek yargı eski mensuplarından.... ile 15.12.2011, 18.03.2012, 08.09.2015, 30.12.2015, tarihlerinde toplam 8 kez,..... ile 20.05.2012 tarihinde 1 kez, ......ile 04.09.2012, 22.06.2015 tarihlerinde toplam 4 kez, le 24.11.2012 tarihinde 1 kez, e 25.12.2012 tarihinde toplam 4 kez, .... ile 09.04.2013, 29.01.2014 tarihlerinde toplam 2 kez, .... ile 21.09.2013 tarihinde toplam 2 kez,.... ile 09.10.2013, 30.05.2014 tarihlerinde toplam 10 kez, ....ile 01.11.2013, 21.02.2014 tarihlerinde toplam 4 kez, ..... ile 19.01.2014, 08.11.2017 tarihlerinde toplam 23 kez,..... ile 26.02.2014 tarihinde 1 kez, ... ile 28.05.2014 tarihinde toplam 2 kez, ..... ile 02.07.2014 tarihinde toplam 12 kez, .... ile 31.08.2014 tarihinde toplam 2 kez, .....ile 20.09.2014 tarihinde toplam 2 kez, .... ile 23.09.2014, 23.02.2015, 18.06.2015, 20.06.2016 tarihlerinde toplam 6 kez, ..... ile 14.03.2015 tarihinde 5 kez irtibat kurulduğu; bu numaradan sanıkla 19.03.2012 tarihinde saat 17.02.22’de 33 saniye, saat 17.02.23’te 33 saniye görüşme yapıldığı; 22.09.2012 tarihinde Türk Telekom adına kayıtlı 312 955 01 32 numaralı hat ile sanığın kullandığı 533 212 64 73 numaralı hat arasında saat 11.57.42’de 182 saniyelik bir görüşme yapıldığı, aynı numaradan yüksek yargı eski mensuplarından ..... ile 28.01.2014 tarihinde toplam 2 kez, ... ile 15.06.2014 tarihinde 1 kez, ..... ile 09.04.2015 tarihinde toplam 4 kez irtibat kurulduğu,
    Hazine ve Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığınca düzenlenen 03.08.2018 tarihli rapora göre; sanık ...’ın ortağı veya yöneticisi olduğu herhangi bir şirkete, üyesi/kurucusu/yöneticisi olduğu herhangi bir dernek ya da vakfa rastlanılmadığı, adına kayıtlı taşıt bulunmazken 10 adet gayrimenkulü bulunduğu, sanık tarafından 16.11.2011 ve 21.12.2012 tarihlerinde 10.000’er TL tutarında İş Bankasından, 14.12.2011 tarihinde de 20.000 TL tutarında Vakıfbanktan bireysel ihtiyaç kredileri kullanıldığı, Bank Asya nezdinde adına açılmış herhangi bir hesaba rastlanılmadığı, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan aranan Mustafa Bilgili isimli kişiye 19.12.2011 tarihinde 45.000 TL havale gönderdiği, hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan dava açılan ... isimli kişiden 15.07.2016 tarihinde 150 TL EFT aldığı,
    UYAP sisteminden temin edilen sanığa ait nüfus kayıt örneğine göre; sanığın, İzmir ili Menemen ilçesi Türkeli Köyü nüfusuna kayıtlı olduğu, 1994 doğumlu ... isminde bir kızı ile 1997 doğumlu Ömer Faruk Borazan adında bir oğlunun olduğu,
    Ankara 27. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.01.2019 tarihli ve 27 esas sayılı yazısı ve ekine göre; sanığın kızı olan ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan açılan kamu davasında yargılamanın devam ettiği,
    Aynı yazı ekinde gönderilen ...’ın soruşturma evresinde alınan ifadesine göre; 506 160 72 77 numaralı GSM hattını kendisinin kullandığını, ByLock isimli programı yükleyip kullanmadığını, babası sanık ...’ın ByLock kullanıp kullanmadığını bilmediğini, zaman zaman bu telefonu babasının da kullandığını, ByLock isimli programın telefonu üzerinde kullanılmış olması hâlinde babasının kullanmış olabileceğini, kovuşturma evresinde farklı olarak; babası sanık ...’ın bu telefonu kullanıp kullanmadığını bilmediğini, ancak ders çalıştığı sırada telefonunu evin girişine bıraktığını, ByLock isimli programı indirmediğini kullanmadığını savunduğu,
    İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 30.05.2018 tarihinde yapılan ikinci oturuma tanık sıfatıyla katılan sanığın kızı ...’ın, tanıklıktan çekildiği, bu suretle sanık olan babasının dosyasında tanık sıfatıyla beyanda bulunmadığı,
    Soruşturma evresinde dosyaya sunulan Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığınca düzenlenen 12.02.2017 tarihli “Yeni ByLock CBS Sorgu Sonucu” başlıklı raporda; sanığın "..." IMEI numaralı cihazda "....." numaralı GSM hattını kullandığının ve ByLock kullanımına dair ilk tespit tarihinin 21.08.2014 olduğunun, “.....” IMEI numaralı cihazda “.....” numaralı GSM hattını kullandığının ve ByLock kullanımına dair ilk tespit tarihinin 11.08.2014 olduğunun belirtildiği,
    11.05.2017 tarihli ByLock tespit tutanağına göre; sanığın 129.862 satırlık ByLock abone listesinin 23063 ve 23070’inci satırlarında kaydının olduğu, 23063. satırında tespit edilen GSM aboneliğinin 0506 204 02 82, tespit edilen cihaza ait IMEI numarasının ... ve tespit edilen ilk tarihin 21.08.2014 olduğu, 23070. satırındaki kayıtta tespit edilen GSM aboneliğinin ..... tespit edilen cihaza ait IMEI numarasının ...ve tespit edilen ilk tarihin 11.08.2014 olduğu görülmüş, tutanağın düzenlendiği tarihe kadar yapılan çalışmalarda mesaj, mail vs. içeriklerine rastlanılmadığı, ID eşleştirme çalışmalarına ise devam edildiği, şahsın ailesine yönelik çalışmalarda ise sanığın kızı ...’ın 87718 ID numaralı bylock kullanıcı hesabının olduğu,
    Ankara Valiliği İl Emniyet Müdürlüğünün 21.09.2017 havale tarihli yazısı ile ekindeki aynı tarihli Bylock tespit tutanağına göre; “28735” ID nolu kullanıcıya ait verilerde, “28735” numaralı Bylock ID"sinin kullanıcı isminin ""mesut35"" olarak belirlendiği, aynı programı kullanan diğer şahısların bu kişiyi ""mesut35"" şeklinde kaydettikleri, İncelenen ve raporda alıntılanan bazı Bylock görüşmelerinde 59344 ID numaralı ByLock kullanıcısı Ali Akın ile 396841 ID numaralı ByLock kullanıcısı Ahmet KÜTÜK arasında "Arkadaş gelince B20 deki (mesut35) ile sizin bloktaki yakuta da aynılarını yüklesin"" şeklinde konuşma yapıldığı, Nüfus vatandaşlık sistemi üzerinde yapılan adres kaydı incelemesinde belirtilen tarihte ..."ın "... Yenimahalle/Ankara" adresinde B Blok 20 numarada ikamet ettiğinin anlaşıldığı, 57171 ID numaralı ByLock kullanıcısı Celil Kalyoncu ve 464688 ID Numaralı ByLock kullanıcısı arasında "3.ömür a: mesut35" şeklinde yazışma yapıldığı, ayrıca 57171 ID numaralı ByLock kullanıcısı Celil Kalyoncu ve 59344 ID numaralı ByLock kullanıcısı Ali Akın arasında "AMA BULUŞMALARIMIZDA DİKKAT ETMEMİZ GEREKTİÂzİNİ HATIRLATMAMA GEREK YOK HERHALDE..ÖMÜR A İLE DOÂzAL BULUŞMA YOLUNUZ VARSA,YOKSA PT SALI YA BIRAKABİLİRİZ.TOP SİZDE ABİ" şeklinde görüşme yapıldığı anlaşılmış, incelenen ByLock görüşmelerinden 28735 ID numaralı ByLock kullanıcısının "mesut35" şeklinde ad ve şifre belirlediğinin tespit edildiği, nüfus vatandaşlık sistemi üzerinde yapılan incelemelerde şahısın İzmir ili Menemen İlçesi Türkelli Köyü nüfusuna kayıtlı olduğu ve İzmir"in Plakası olan "35" i kullandığı analiz edilmiş ve bahse konu 28735 ID numaralı Bylock hesabının kullanıcısının eski Yargıtay Üyesi ... olduğu kanaatine varıldığının belirtildiği,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 16.04.2018 tarihli yazısında; 28735 ID numaralı bylock hesabının dışında, kullanıcı adı “ank094ara”, ID numarası 183176 olan bylock hesabının da sanığa ait olduğunun değerlendirildiği bilgilerine yer verildiği,
    Hâkimler ve Savcılar Kurulu Müfettişliğinin 12.03.2018 tarihli ve (104888)-2016/282-03/12-01 sayılı yazısı ile ekinde bulunan listede sanığın 183176 ID numaralı ByLock hesabını kullandığının belirtildiği,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 25.05.2018 tarihli yazısı ekinde bulunan İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün 03.05.2018 tarihli yazısıyla dosya içerisine giren;
    1- 28735 ID numaralı hesap yönünden düzenlenen 26.04.2018 tarihli Bylock tespit ve değerlendirme tutanağına göre;
    a) "28735 ID"yi Kullanan Kullanıcılar" başlığı altında sanık ...’a yer verildikten sonra "Kullanıcı Profil Bilgileri" alt başlığında; ID"nin “28735”, kullanıcı adının “mesut35”, şifresinin “@mesut35”, son online (sisteme giriş) tarihinin: “18.02.2016, 19.15.27” olduğu,
    b) "Abone Tespit Kayıtları" başlığı altında herhangi bir tespite yer verilmediği,
    c) "28735 ID"ye bağlı istatistik" başlığı altında; yazışma/mail durumu “Aktif/Aktif”, giriş sayısı “Log: 230”, alınan mesaj sayısı “Veri: 111, Log: 158”, gönderilen mesaj sayısı “Veri: 93, Log: 182”, gönderilen mail sayısı “Veri: 72, Log: 254”, alınan mail sayısı: “Veri: 109, Log: 347”, okunan mail sayısı “Log: 464”, toplam mail sayısı “Veri: 638”, toplam gönderilen mail sayısı “Veri:112”, toplam alınan mail sayısı “Veri: 526”, gelen arama sayısı “Veri: 5”, giden arama sayısı “Veri: 3”, eklediği arkadaş sayısı “Log:2” şeklinde olduğu,
    d) "28735 ID"yi Ekleyenlerin Verdikleri İsimler (Roster)" başlığı altında “28735” ID numaralı kullanıcı, "....(59344 – Hakim Yargıtay Başkanlığı)", "... (343337)", "... (382087 – Hakim)", "....ı (61335 –Üye – Yargıtay Başkanlığı-Yargıtay Ü.)", “..... (399977 – Hakim – Yargıtay)”,.... (396841 -Hakim – Yargıtay)”, “... (98356)”, “.... (12656 – Müdür Öğrenci Yurdu – T.C. SıfaÜniversitesi)” ve ismi belirlenemeyen 464688, 491134, 505885 ile 516154 ID numaralı Bylock kullanıcıları tarafından ByLock’a eklendiği, bu kişilerden “59344” ID numaralı ......’ın sanığı “C2-0mesut35” adıyla, “343337” ID numaralı ...’in sanığı “Ortak” adıyla, ismi belirlenemeyen “464688” ve “491134” ID numaralı Bylock kullanıcılarının ise sanığı sırasıyla “mesut35” ve “1555” adıyla ekledikleri,
    e) “28735 ID"nin Eklediklerine Verdikleri İsimler (Roster)" başlığı altında ise“28735” ID numaralı kullanıcı, ".....(59344)", "... (343337)", "... (382087)", "..... (61335)", “...... (399977)”, ... (396841)”, “....(98356)” ve ismi belirlenemeyen 464688 ile 491134 ID numaralı Bylock kullanıcılarını eklediği,
    f) “28735 ID"ye Bağlı Kişi Listesi” başlığı altında toplam kişi sayısının 15 olduğu, bu kişiler arasında “61335 ID" numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ..... “382087 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ..., “399977 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi..... “343337 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ..., “59344 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi...., “396841 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ....., “348860 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi....., “25182 ID” numaralı ByLock kullanıcısı olan .....ile “57171 ID” numaralı ByLock kullanıcısı olan ....’nun bulunduğu,
    g) "28735 ID"ye bağlı yazışmalar" başlığı altında, ismi belirlenemeyen “464688” ID numaralı ByLock kullanıcısı ile 49 yazışma, “343337” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... ile 40 yazışma, “399977” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi..... ile 27 yazışma, “59344” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi.... ile 34 yazışma, ismi belirlenemeyen “491134” ID numaralı ByLock kullanıcısı ile toplam 12 yazışma, “396841” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi .... ile 15 yazışma, “57171” ID numaralı ByLock kullanıcısı Celil Kalyoncu ile 7 yazışma, “382087” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... ile 5 yazışma, “61335” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ..... ile 8 yazışma, “98356” ID numaralı ByLock kullanıcısı ..... ile 7 yazışma tespit edildiği,
    h) "28735 ID"ye bağlı mailler" başlığı altında, “343337” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... ile 30 adet, ismi belirlenemeyen “491134” ID numaralı ByLock kullanıcısı ile 19 adet, “382087” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... ile 21 adet, “61335” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi .... ile 9 adet, “399977” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi .... ile 8 adet, “57171” ID numaralı ByLock kullanıcısı .....ile 12 adet, “59344” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi..... ile 71 adet, “396841” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi .... ile 10 adet, ismi belirlenemeyen “464688” ID numaralı ByLock kullanıcısı ile 1 adet mail tespit edildiği,
    ı) "28735 ID"nin arama kayıtları" başlığı altında, 8 adet arama kaydının tespit edldiği, bu aramaların, “52025” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi .... ile 2 adet giden arama, “25182” ID numaralı ByLock kullanıcısı... ile 3 adet gelen arama, “57171” ID numaralı ByLock kullanıcısı .... ile 1 adet giden arama, “343337” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... ile 1 adet gelen arama, “382087” ID numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... ile 1 adet gelen arama şeklinde olduğu,
    “28735 ID” ile ilgili genel değerlendirme” başlığı altında; “28735” ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısına yönelik yapılan çalışmalarda, kullanıcı isminin “mesut35” olarak belirlendiği, 28735 ID nolu hesap kullanıcısını aynı programı kullanan diğer şahıslar tarafından “mesut35” şeklinde kaydedildiğinin görüldüğü, diğer Bylock dökümlerinin incelenmesinde “57171” ID nolu kullanıcı ile “464888” ID nolu kullanıcı arasında “3.ömür a: mesut35” şeklinde bir konuşmanın geçtiğinin, “57171” ID nolu kullanıcı ile “59344” ID nolu kullanıcı arasında “ama buluşmalarımızda dikkat etmemiz gerektiğini hatırlatmama yok herhalde......ile doğal buluşma yolunuz varsa, yoksa pt Salı ya bırakabiliriz, top sizde abi” şeklinde bir konuşmanın geçtiğinin, “59344” ID nolu kullanıcı ile “396841” ID nolu kullanıcı arasında “arkadaş gelince B-20 deki (mesut35) ile dizin bloktaki yakuta da aynılarını yüklesin”, “abi cezadan bir abimiz memlekete gitti. Bu yüzden size Njt abiden 30/31 Aralik ve ½ ocakta gelen notları mesut35 e (sizde B blok 20 deki arkadaş) de yönlendirebilir misiniz. Ve de bundan sonra gelecekleri.” şeklinde bir konuşmanın geçtiğinin görüldüğü, ... (T.C. Kimlik No: 44932450236) isimli şahsın yapılan adres kaydı sorgulamasında belirtilen tarihte ... Yenimahalle/Ankara adresinde ikamet ettiğinin görüldüğü, kullanıcı adı “mesut35” te yer alan 35 rakamının, şahsın nüfus kaydı olan İzmir ilinin plakasından dolayı seçildiği ve yukarıdaki bilgiler ışığında 28735 ID nolu ByLock hesabının kullanıcısının eski Yargıtay üyesi olduğu değerlendirilen ... (T.C. Kimlik No: 44932450236) isimli şahıs olduğu kanaatine varıldığı değerlendirmelerine yer verildiği,
    “28735” ID numaralı ByLock kullanıcısı olduğu tespit edilen sanığın, “ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı”na göre iletişim içerisinde bulunduğu 464688 ID, 343337 ID(...), 399977 ID (...., 59344 ID (Ali Akın), 491134 ID, 396841 ID (Ahmet Kütük), 57171 ID (....), 382087 ID (...), 61335 ID ...., 98356 ID (..... numaralı ByLock hesabı kullanıcıları ile yazışma ve mesaj dökümlerinin dosya arasına konulduğu,
    “28735” ID numaralı ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı içerisinde geçen bir kısım yazışma ve mesajların incelenmesinde;
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ....arasındaki 27.11.2015 tarihindeki yazışma: saat 01.32.33’te “mh09 bilgisayarını kurdu mu”, saat 01:32:53"te “Eagle ı var mıydı” saat 21:36:15"te “m09 döndü mü.” saat 21:38:33"te “Trq açmıyor galiba. Eagle ı kaçtı.”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın arasındaki 15.12.2015 tarihindeki yazışma: saat 00:16:44"te “Aşağıdaki abimiz ....mi, sorup dönebilir misiniz? (Asya için)”, saat 00:16:47"de “Nejat 11011 (14.12.2015 20:43): abi birlikte oturan ve 2000 tl ve 10 çeyrek ile 15 yarım veren abi kim”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ..... arasındaki 25.01.2016 tarihli yazışma: saat 22:36:06"da “evet trcrp siz”, saat 22:36:29"da “ama yine özel bilgisayardan açın”, saat 22:39:31"de “Tabletten deneyin”, 28.01.2016 tarihli yazışmada: saat 23:14:37"de “Onu birde, USB yuvasına takarak dene abi.” saat 23:15:34"te “Takılı verdiğim SD adaptörleri geneldr çalışmıyor. Gebe çalışmazsa yenisini ayarlayalım”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi .... .... arasındaki 02.01.2016 tarihli ve 22:36:24 saatli yazışma: “6 CD ile ilgili ... desteklenebilir”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın arasındaki 15.01.2016 tarihli ve 01:35:14 saatli yazışma: “889098 e seçim konusunda sizinle görüşmesini yazdım”,
    26.12.2015 tarihli ve 05.37.02 saatli: “Konu:Asya Asya hakkında bize emanet edilenler için isim ve miktarları salıya kadar bildirebilir misiniz. (Yakınları vasıtasıyla yatıranları sormuyoruz.) Sormadığımız arkadaş kalmanalı.”,
    30.12.2015 tarihli ve 18.32.31 saatli: “Konu:Fw: Hakimin takdir hakkı yargılamada verdiği kararlar suç oluştururmu? 29.12.2015 20:51, 11011 yazd?: Konu: Hakimin takdir hakkı yargılamada verdiği kararlar suç oluştururmu? Bir araştırma, rapor tarzında, hukuki düzenlemeler, AİHM kararları, içtihadlar, görüşler ve kişisel kanaat abi bu çalışmayı ... abi yapabilir mi?”,
    02.01.2016 tarihli ve 19.38.23 saatli mesaj: “Konu:Seçim Abiler malum 18 Ocakta YSK seçimi var. Duyulan adaylar: ... Seçim hakkinda arkadaslarin fikir, gorus, teklif ve tavsiyelerini toplayip ivedilikle donebilirmisiniz”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın arasındaki 24.01.2016 tarihli ve 00.50.54 saatli mesaj: “Abiler, keyfiyet için 8 micro sd kartım var. Sami beye 4, M33 abiye 4 sd kart ihtiyacı biliyorum. Pztsi inşaallah teslim edebilirim. Başka ihtiyaci olan varsa yazsın, cogaltalim inş. DIKKAT: SD kartlar, Hususi tablet veya bilgisayarların dışında asla kullanılmamalı. SD kartlara, not mahiyetinde bir veri ve bilgi asla yazılmamalı, kopyalanmamalı, kaydedilmemeli”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın arasındaki 12.02.2016 tarihli ve 01.38.08 saatli mesaj: “11.02.2016 15:46, M33 yazd?: Bu gun 12.hd. baskani hsyk ya gitti, bir tanidiginin meslektas olan cocugunun cemeatten oldugu şayiasi cikmis, sorusturma gecirme ihtimali varmis yardimci olmaya calismis aslinda cemaatle ilgisi yok diyor, tam net sonuc alamamis Kurulun istinaf icin martta cikacak kanunu bekledigini soyledi ayrintiya girmedi Ali colak ise daha onceki gunlerde birkac defa kurulun uyeleri istinafa baskan veya uye olarak atamayacagini soylemisti, hayirlisi Allah (c.c.)"tan”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 396841 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ahmet Kütük arasındaki 13.01.2016 tarihli ve 23.19.27 saatli yazışma: “cuma günü tablatine vs yükleme yapılacak , müsait misin?”, 14.01.2016 tarihinde: saat 19.56.48’de “müsaitim olur”, saat 20.37.59"da “cuma akşamı saat 19.00 da tablet,bilgisayar ve teçhizatlarla bana bekliyorum”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 396841 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ahmet Kütük arasındaki 18.01.2016 tarihli ve 20.02.10 saatli yazışma: “seçimde yarın nasıl davranalım? Görüşürüz?”
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 61335 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Mesut Kundakçı arasındaki 16.01.2016 tarihli yazışma: saat 12.56.43’te “abi telegram da adım Corpara eklerseniz. Bende eklerim.” saat 12.58.25"te “twetter 637770 ekleyip şifreyi bildirirseniz eklerim.” saat 13.08.11"de “twetter ekledim şifre1234 numaram 637770” saat 20.43.30"da “abi telegramdaki adınıda mesut35 yapabilirsin”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasındaki 23.12.2015 tarihli ve 19.16.12 saatli mesaj: “Konu:Fw: Fw: UYMAMIZ GEREKEN TEDBİR DAVRANIŞLARI 23.12.2015 06:45, a06 yazd?: 23.12.2015 04:10, UYMAMIZ GEREKEN TEDBİR DAVRANIŞLARI EV-GİRİŞ ÇIKIŞ 1-Evlere giriş ve çıkışlarımıza daha da önem vermeliyiz. Her akşam”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasındaki 01.01.2016 tarihli ve 19.37.37 saatli mesaj: ""Konu:Fw: Fw: BÜYÜĞÜMÜZE DAİR, 01.01.2016 14:32, Sami (ss0650) yazd?: 01.01.2016 12:46, 11011 yazd?: Hocaefendi? nin kalbinin durduğu an!....... Hocaefendi hakkında akla hayale gelmeyecek senaryolar yazmaktan geri durmayanların paranoyaları artık”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasındaki 05.01.2016 tarihli ve 21.31.09 saatli mesaj: “Konu:Fw: Fw: İllgilisi Olanlara Duyuralım 05.01.2016 18:32, Ak19 yazd?: 05.01.2016 12:45, 11011 yazd?: Kiymetli Abiler Boyle bir konu var. Duyuralması isteniyor... .....vakfından kendisi yada çocuğu burs alanlardır... Muhterem abiler; Kayseri Kılıçarslan eğitim Vakfı soruşturmasında geçmişe dönük 850 kişilik burs listesinde ki çocukları arayıp burs aldın mı almadın mı diye tek tek emniyete çağrılıp soruluyor. Tabi burda sıkıntı bir kısım arkadaşlar burs yattığından haberi yok diyebilir. Bazen bizim arkadarlar bile almadım diyebiliyor. Burda aranan arkadaş aldım okurken heryere başvuru yaptım çıktı orası necidir bilmem ben aldığım paraya bakarım vs cümleler sarf etmeliler yoksa 2. bir Çanakkale vakası olur Allah muhafaza ifade ye gidip almadım diyenler varsa düzeltme yapabiliyorlar hatırlamamıştım geçen gün sonra aklıma geldi bir sene almışım adamların parasını yedik vs deyip duzeltebiliyorlar bütün renklere ünitelere ve bölgelere bu mesaj ulaşmalı bu şekilde ifade verilmeli”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasındaki 16.01.2016 tarihli ve 20.34.29 saatli mesaj: “Konu:Fw: Fw: CGK BUHAFTA DAĞITIM 15.01.2016 00:01, a06 yazd?: 14.01.2016 23:53, 1-MESELE : Aydın Doğan: aydın doğan dosyası genel kurula daha önce gelmişti, genel kuruldan 24-23 sanık hakkında usuülüne uygun dava açılmadığından bozulmuştu, genel kurulun bu kararına karşı kanun ve uygulamada olmamasına rağmen y başsavcılığı itiraza geliyor, Görüş:Konu daha önce görüşülmüştü.bu hususta masa görüşü; Yargıtay başsavcılığı kanunda olmayan bir hakkı kullanmaya çalışıyor. İtiraz metninde de kanunda olmadığını dile getiriyorlar. Yani açıkca kanuna aykırı davranıyorlar. Genel strateji olarak genel kurul sırasında açıktan görüş beyan etmek konusunda ısrarcı olmayalım. Mümkünse öncesinde sosyal demokrat, ehlibeyt ve ülkücü üyelerin konuşmasına fırsat verelim. Eğer hiç konuşan olmazsa hukuki görüşümüzü ortaya koyan birkaç cümle edilebiliriz. Daha önceki tecrübelerimizden edindiğimiz kadarıyla ..., ....gibi şahıslarda açıkça oylarının renklerini belli edeceklerdir. Muhtemelen salona psikolojik olarak hakim olmaya çalışacaklardır. Biz açıkça taraf olmadan hukuki görüşlerimizi açıklayıp, hukukun gereği neyi gerektiyorsa o yönde tavır ortaya koyabiliriz. En nihayetinde biz ne yaparsak yapalım, camia Aydın Doğan"a sahip çıkıyor denecektir. 2-MESELE VE GÖRÜŞ : Ali can Kerimoğlu; 1. ceza daireinin itiraz yoluyla gelen dosyası sanık hakkında öldürmeye teşebbüse azmetirkeden kurulan hükmü 1. cd 2010 yılında onamış, onamadan sonra y. başsavcılığına itiraza yoluna başvurması için iki kez müracat edilmiş ama başsavcılık bu talepleri red etmiş, itiraza gitmemiş, bunun üzerine yeniden yargılama talep edilmiş, yerel mahkeme kabul etmemiş ,itirazı mercii red etmiş, bakanlık aracılığıyla merciin kararına karşı kyb yoluna başvurulmuş, daire kabul etmemiş, bakanlık dairenin karrarına karşı itiraz yoluna başvurulmasını talip etmiş, başsavcılık başvurmamış, bakanlık tekrar talep etmiş bir daha değerlendirilmesini istemiş, bakanlığın bu ikinci yazısını ycbaşsavcılığı kyb formatında daireye göndermiş, daire itiraz olarak kabul etmiş ve cgk göndermiş, ancak sözkonusu talep itiraz mahiyetinde değil, bakanlığın itiraz yoluna başvurulması talebini olduğu gibi itiraz metnine alınmış, itiraz olarak kabulü mümkün değil ortada yasal bir itİraz olmadan karar verilmesine yer olmadığına, daireye gönderilmesine karar verilmesi gerekmekte, bu dosyanın özelliği sanık ali can kerimoğlu set yayıncılık yani kanal 7 adına Bolu"dan arsa alıyormuş, mağdur la bu nedenle aralarında husumet olmuş, istanbul bşb mütahitlerinden,uzunun eski arkadaşlarından, uzunu bir kaç kez evinde misafir etmiş, dosyayı uzun takip ediyormuş,bu arada ayrıca ycbaşsavcılığı asıl dosyal ile ilgili olarak ta daireye itİraz da etmişler,""
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasındaki 14.02.2016 tarihli ve 23.27.06 saatli mesaj: “Konu:Fw Kitap, 14.02.2016 20:22, a06 yazd?: Saygıdeğer Abiler; Veysel Ayhan tarafından yazılan Darbe Oyunu kitabın alınmasını ve okunmasınıda fayda var. Bu kitapta, 17 Aralık 2013?ten bu yana Türkiye?de yaşanan olayların bilinmeyen yönlerine ışık tutuluyor. Dershanelerin kapatılmasında ki asıl amaç neydi? 17 Aralık, bir yolsuzluk operasyonu muydu? yoksa bir darbe miydi? Dışişleri dinlemelerini cemaat mi yaptı? Tahşiye operasyonunun aslı nedir? Birilerinin üniversite diploması sahte mi? Söz konusu Kitap Dost Kitapevinden temin edilebiliyor. Tedbir amacıyla internetten alınmaması, kitapçılardan nakit olarak alınması, kredi kartı kullanılmamasına dikkat edilmelidir...:""
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasındaki 17.02.2016 tarihli ve 21.04.13 saatli mesaj: “Konu:Fw: Fw: Re: cgk, 17.02.2016 18:28, mk9512 yazd?: 17.02.2016 00:04, a06 yazd?: Bu gün geçmedi mi? Haftaya kaldıysa herkese mutlaka duyuralım 16.02.2016 20:55, mk9512 yazd?: abi cgk gündemindeki akademi genel sekreteri mustafa can ankara hukuk mezunu bizim arkadaş,konyada bizimle kalırdı. çizgisi değişmez bu nedenle haftaya gidecek olanlar itiraz ret demeli”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasındaki 19.02.2016 tarihli ve 07.08.06 saatli mesaj: “Konu:ek teslim döküm, Komşum, daha önce m ali bey adına size ulaştırdığım bir miktar para vardı dökümünü sanırım size atmadım(attıysam dikkate almayın) ; 1035 ai+200 HIM+15 sdk=1250 TL toplam"",
    Şeklinde mesaj ve yazışmaların bulunduğu,
    2- 183176 ID numaralı hesap yönünden düzenlenen 25.04.2018 tarihli Bylock tespit ve değerlendirme tutanağına göre;
    a) "183176 ID"yi Kullanan Kullanıcılar" başlığı altında sanık ...’a yer verildikten sonra "Kullanıcı Profil Bilgileri" alt başlığında; ID"nin “183176”, kullanıcı adının “ank094ara”, şifresinin “270073436”, son online (sisteme giriş) tarihinin: “25.01.1970, 08.11.19” olduğu,
    b) "Abone Tespit Kayıtları" başlığı altında herhangi bir tespite yer verilmediği,
    c) "183176 ID"ye bağlı istatistik" başlığı altında; yazışma/mail durumu “Aktif/Aktif”, giriş sayısı “Log: 27”, alınan mesaj sayısı “Veri: 0, Log: 3”, gönderilen mesaj sayısı “Veri: 0”, gönderilen mail sayısı “Veri: 0, Log: 40”, alınan mail sayısı: “Veri: 0, Log: 17”, okunan mail sayısı “Log: 29”, toplam mail sayısı “Veri: 0”, toplam gönderilen mail sayısı “Veri:0”, toplam alınan mail sayısı “Veri: 0”, katıldığı grup sayısı “Veri: 0”, gelen arama sayısı “Veri: 0”, giden arama sayısı “Veri: 0”, alınan dosya sayısı “Veri: 0”, gönderilen dosya sayısı “Veri:0”, sildiği arkadaş sayısı “Log:1” şeklinde olduğu
    d) "183176 ID"yi Ekleyenlerin Verdikleri İsimler (Roster)" başlığı altında “183176” ID numaralı kullanıcı, ".... (183184 – Yargıtay Üyesi)", .... (183169 - Yargıtay Başkanlığı-Yargıtay Ü.)", “.... (183178)”, “....(183186 – Yargıtay Üyesi)” ve ismi belirlenemeyen 183205, 183179 ile 183182 ID numaralı Bylock kullanıcıları tarafından ByLock’a eklendiği, bu kişilerden ismi belirlenemeyen “183205” ID numaralı ByLock kullanıcısının sanığı “ömür abi” adıyla, “183184” ID numaralı ByLock kullanıcısı ...’ın ise sanığı “18ö” adıyla ekledikleri,
    e) “183176 ID"nin Eklediklerine Verdikleri İsimler (Roster)" başlığı altında ise“183176” ID numaralı kullanıcı, "...(183184)", "... (183342)", "... (183180)", "...(183169)", “... (183186)”, ... (183178)” ve ismi belirlenemeyen 183205, 183182 ile 183179 ID numaralı Bylock kullanıcılarını eklediği,
    f) “183176 ID’nin Katıldığı Gruplar ve Grupların Kişi Listesi” başlığı altında “183176” ID numaralı kullanıcının 1 gruba dahil olduğu, “183176” ID numaralı kullanıcı dışında grup üyelerinin; 183168 ID numaralı ByLock kullanıcısı... 183169 ID numaralı ByLock kullanıcısı M... 183178 ID numaralı ByLock kullanıcısı ... 183180 ID numaralı ByLock kullanıcısı ...., 183184 ID numaralı ByLock kullanıcısı... 183186 ID numaralı ByLock kullanıcısı .... 183187 ID numaralı ByLock kullanıcısı.... 183188 ID numaralı ByLock kullanıcısı Oktay Acu, 183190 ID numaralı ByLock kullanıcısı ..., 188374 ID numaralı ByLock kullanıcısı İbrahim Zengin’den oluştuğu, grup kurucusunun ise ismi belirlenemeyen 183205 ID numaralı ByLock kullanıcısı olduğu,
    g) “183176 ID"ye Bağlı Kişi Listesi” başlığı altında toplam kişi sayısının 9 olduğu, bu kişiler arasında “183177 ID" numaralı ByLock kullanıcısı .... “183184 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ..., “183178 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi A... “183180 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi....., “183186 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi .... ve ismi belirlenemeyen “183179”, “183182”, “183205”, “183183” ID numaralı ByLock kullanıcılarının bulunduğu,
    h) "183176 ID"ye Bağlı Mail Listesi" başlığı altında, “183177 ID" numaralı ByLock kullanıcısı..., “183184 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ...., “183178 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ...., “183180 ID” numaralı ByLock kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Hüseyin Güngör Babacan ve ismi belirlenemeyen “183179 ID” ile “183182 ID” numaralı ByLock kullanıcılarının yer aldığı,
    ı) “183176 ID"ye bağlı yazışma, mail ve arama kayıtları tespit edilemediği,
    i) "183176 ID"ye Bağlı Tüm Log Tablosu" başlığı altında log kayıtlarına yer verildiği, buna göre 10.02.2015 tarihi saat 13.40 ila 08.11.2014 tarihi saat 00.02 arasında toplam 124 adet bağlantı kaydının olduğu,
    “183176 ID ile ilgili genel değerlendirme” başlığı altında; “183176” ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısına yönelik yapılan çalışmalarda, kullanıcı adının (ank094ara) olduğu, bu ID"de kayıtlı kullanıcıların yargı eski mensuplarından oluştuğu, bu şahsa (ömür abi, 18ö) adını verdikleri, (18ö)"nün sanığın çalıştığı daireyi ifade ettiği, bu şahsa ait daha önce tespit edilmiş bulunan 28735 ID"de de kayıtlı kullanıcıların bu şahsa (mesut35, C20mesut35, Ortak, 1555) adını verdiği bu bilgilerden hareketle 183176 ID numaralı ByLock kullanıcısının Yargıtay eski Üyesi ... (T.C. Kimlik No: 44932450236) isimli şahıs olduğu değerlendirmelerine yer verildiği,
    İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün 16.02.2018 tarihli ve 40580 sayılı yazısıyla dosyaya giren başka ByLock kullanıcılarının yazışmalarına göre;
    “57171” ID (Celil Kalyoncu) ile “59344” ID (Yargıtay eski üyesi Ali Akın) arasında geçen 06.09.2015 tarihli ve 01.07.17 saatli mesajın; “AMA BULUŞMALARIMIZDA DİKKAT ETMEMİZ GEREKTİÂzİNİ HATIRLATMAMA GEREK YOK HERHALDE..ÖMÜR A İLE DOÂzAL BULUŞMA YOLUNUZ VARSA,YOKSA PT SALI YA BIRAKABİLİRİZ.TOP SİZDE ABİ:)”,
    “57171” ID (Celil Kalyoncu) ile “464688” ID arasında geçen 03.11.2015 tarihli ve 21.03.22 saatli mesajın; "3.ömür a: mesut35",
    “59344” ID (Yargıtay eski üyesi Ali Akın) ile “396841” ID (Yargıtay eski üyesi Ahmet Kütük) arasında geçen 13.01.2016 tarihli ve 23.09.58 saatli mesaj"; "Arkadaş gelince B20 deki (mesut35) ile sizin bloktaki yakuta da aynılarını yüklesin"",
    “59344” ID (Yargıtay eski üyesi.... ile “396841” ID (Yargıtay eski üyesi .... arasında geçen 02.01.2016 tarihli ve 19.51.06 saatli mesaj: "Abi cezadan bir abimiz memlekete gitti. Bu yüzden size Njt abiden 30/31 Aralık 1/2 ocakta gelen notları mesut35 e (sizde B blok 20 deki arkadaş de yönlendirebilir misiniz. ve de bundan sonra gelecekleri.”,
    Şeklinde olduğu,
    Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun 02.03.2018 tarihli ve 857534 sayılı yazısına ekli CD içeriği ile HTS ve CGNAT kayıtlarına göre; ...ve... numaralı hatların sanık adına kayıtlı olduğu, ByLock sunucusuna ait olduğu bildirilen hedef IP’lere ...numaralı GSM hattı üzerinden 401 kez, ... numaralı GSM hattı üzerinden ise 1915 kez bağlanıldığı,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.10.2018 tarihli ve 2087 muhabere numaralı yazı ekinde dosya arasına konulan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun cevap yazısında; ses ve veri şebekelerinin benzerlik gösterseler dahi kullandıkları teknolojiler farklı olduğundan CDR ve CGNAT loglarının oluşturulma sürecinin de birbirinden bağımsız ve farklı olmaları sebebiyle CDR ve CGNAT logları arasında bulunan lokasyon bilgilerinin farklı olmasının teknik anlamda bir problem oluşturmadığının belirtildiği,
    Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı"nın 09.05.2018 tarihli ve 2018/825 muhabere sayılı evrakı ile bu evrak ekinde gönderilen Ankara Valiliği Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 03.05.2018 tarihli rapor ve eklerinde; 59344 ID numaralı ByLock kullancısı Ali Akın’ın Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri genel sorumlusu olduğu, Ali Akın"ın 59344 ID numaralı ByLock hesabının detaylı incelenmesinde, eklediği diğer ByLock kullanıcılarından bir kısmını sistematik olarak kodladığı sonucuna varıldığı, “H” harfi ile kodlanan kişilerin Yargıtay Hukuk Dairelerinde, “C” harfi ile kodlanan kişilerin ise Yargıtay Ceza Dairelerinde görev aldıkları, Hukuk Dairelerinde görev alan kişilerin H1, H2, H3 şeklinde üç grup halinde, Ceza Dairelerinde görev alan kişilerin ise C1, C2, C3, C4 şeklinde dört grup hâlinde kodlandıkları, Ali Akın’ın diğer ByLock kullanıcılarını ByLock hesabına eklerken bu grup numarasını belirtir harf ve rakamdan sonra “0, 1, 2, 3” rakamlarından birisini ve o kişinin ByLock hesabındaki kullanıcı adının yazıldığı, bu hususun hiyerarşik bir sıralamayı ifade ettiğinin değerlendirildiği, C1, C2, H1, H2 gibi kodlamalardan sonra 0 rakamı gelen kişilerin o grubun sorumlusu olduğu kanaatine varıldığı belirtilmiş olup aynı raporda sanığın kullandığı belirtilen 28735 ID numaralı ByLock kullanıcısının Ali Akın tarafından ""C2-0mesut35"" şeklinde kodlanarak kaydedildiği, bu şekilde sanığın Yargıtay Ceza Dairelerinde oluşturulan grup sorumlularından biri olduğu sonucuna varıldığı,
    Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosunun 31.10.2018 tarihli üst yazısı ekinde dosya içerisine giren Yargıtay eski üyesi Mehmet Aydoğdu’nun yaptığı fotoğraftan teşhis tutanağına göre; kendisine gönderilen (17) numaralı fotoğraftaki şahsın sanık ... olduğunu, kendisi ile ByLock üzerinden görüşmeler yaptıklarını, örgüt üyesi olduğunu, sanığı hiçbir yanılgıya mahal kalmaksızın kendi özgür iradesi ile kesin ve net olarak teşhis ettiğini, aynı yazı ekinde bulunan 30.10.2018 tarihli kolluk ifadesinde de; sanıkla (28735 ID) yaptıkları görüşmenin amiyane tabirle geyik muhabbeti olduğunu, sanığın Beşiktaşlı olması üzerine sohbet edip birbirlerine takıldıklarını, sanığın örgüt üyesi olduğunu, fakat birlikte örgütsel bir faaliyet içerisinde bulunmadıklarını beyan ettiği,
    Anlaşılmaktadır.
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne mensup oldukları iddiasıyla haklarında ayrı soruşturma yürütülen bazı kişilerin kendi dosyalarında alınan savunmaları, ilgileri nedeniyle sanık hakkındaki dosyaya da gönderildiği gibi, kovuşturma aşamasında bu kişilerin bazılarının tanık sıfatıyla ifadelerinin de alındığı, bu kişilerden;
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; 2010 yılında HSYK Üyesi seçildikten sonra bir akşam HSYK eski Genel Sekreteri Mehmet Kaya"nın kendilerini evine çağırdığını, ... ve ..."yle birlikte Mehmet Kaya"nın evine gittiklerini, yemekten sonra Yargıtay Üyelerinin seçimiyle ilgili ön çalışma yapılacağını önceden bildiğini, eve gittiklerinde HSYK eski Üyeleri Teoman Gökçe, Ahmet Berberoğlu, Resul Yıldırım, Hüseyin Serter, Nesibe Özer, Bülent Çiçekli, Ahmet Kaya, Ömer Köroğlu"yla birlikte HSYK eski Genel Sekreter Yardımcıları Muzaffer Bayram ile Engin Durnagöl ve o dönemde Yargıtay Cumhuriyet Savcısı olan Aydın Boşgelmez ile Yargıtay Tetkik Hâkimleri olan Önder Aytaç ve Nazmi Dere"nin de evde olduklarını gördüğünü, kendileri dışında Yargıtaydan da bu kişilerin gelmesinden hoşlanmadığını, bu hususu dile getirdiğinde oradakilerin Yargıtayı en iyi bu kişilerin bildiğini, bu nedenle Yargıtaydan seçecekleri kişiler için bilgi vermeleri amacıyla çağırdıklarını dile getirdiklerini, yemekten sonra eve projektör kurulduğunu gördüğünü, Mehmet Kaya"nın kendisine "Arkadaşlar 350-400 isim belirlemişler." dediğini, bu isimlerin Kurul Üyelerinin belirlediği isimler olduğunu zannettiğini, ama ilerleyen aşamada ... cemaati mensuplarının çıkardığı isimler olduğunu anladığını, konuşmalar sırasında Mahmut Acar"ın başını çektiği Yargıtay Üyelerinin meydana getirdiği Yargıtaydaki yapıyı kırmak için bir seçim yapılacağını, bu seçim nedeniyle seçilecek kişilerin birlikte hareket etmesi gerektiğinden bahisle mümkünse seçilecek 160 kişinin kendi belirledikleri kişiler arasından seçilmesini söylediklerini, ancak onlara bunun mümkün olmadığını, diğer Kurul Üyeleriyle birlikte Bakan ve Müsteşar ile kendilerinin de taleplerinin olacağını belirttiklerini, hatta "Burada belirlenecek isimleri saymayalım, bu nedenle sayı pazarlığı yapmayalım." dediğini, evde bulunan dönemin HSYK üyeleri ......cemaati mensubu olduklarını, dönemin Yargıtay Cumhuriyet Savcısı .....ile Tetkik Hâkimleri ....."nin de o günkü sunum ve tavırlarından aynı cemaatin mensubu olduklarını anladığını, hazırlanan isimler arasında kürsüde görev yapan hâkim ve Cumhuriyet savcılarıyla birlikte, ağırlığının Yargıtayda görev yapan Cumhuriyet savcıları ile Tetkik Hâkimleri olduklarını gördüğünü, bu isimler duvara yansıtıldığında, istedikleri kişiler konusunda yoğun bir övgü geldiğini, istemedikleri kişiler için de herhangi bir övgüden söz edilmediğini, sadece bir kaç kişinin bu kişiler için konuştuklarını, bu yansı sırasında seçilmelerini istedikleri ve övdükleri kişilerin ... cemaati mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcıları olduklarını anlamaya başladıklarını, çünkü tüm listenin bu kişilerden oluşmadığını, ancak seçilmesini istediklerinin kendi cemaatlerinden olduklarını anladıklarını, isim belirlemede ... cemaati mensubu olduğunu belirttiği Kurul Üyelerinin de sürece dahil olup onların da görüşlerini belirttiklerini, isimler belirlendikten sonra ... cemaati mensubu olan üyelerin, bu isimlerin sayısını belirlemek istediklerini, ancak onlara sayı konuşulmayacağını söyleyip "Bu nereden çıktı?" diye sorduğunu, belirlenen isimleri sayınca rakamın 80 civarında olduğunu, bu sırada Ahmet Berberoğlu ile birlikte Nazmi Dere ve Mehmet Kaya"nın salonun dışına çıkıp bir kaç dakika sonra geri geldiklerini, Ahmet Berberoğlu"nun orada bulunan kişilere hitaben "Bu konu hoca efendiyle konuşulmuş ve 140 denmiş, benim açımdan konu kapanmıştır, bu listede en az 140 kişi olacak." diye söz sarf ettiğini, bu toplantının ertesi günü ..., ... ve kendisinin, Müsteşar ..."la görüşmek için Hakimevi"ne gidip ona durumu anlattıklarını, bu görüşmenin sonunda Müsteşarın gidip uzlaşmalarını kendilerine söylediğini, bunun üzerine yeniden görüşmelere başladıklarını, iki kez daha aynı üyelerle Hakimevi’nde ve Bülent Çiçekli"nin evinde toplandıklarını, Bülent Çiçekli"nin evindeki toplantıya ... cemaati mensupları olan dönemin HSYK Üyeleri Teoman Gökçe, Nesibe Özer, Hüseyin Serter, Ahmet Kaya, Ahmet Berberoğlu, Resul Yıldırım, Bülent Çiçekli, ... ile birlikte ... ve kendisinin de katıldıklarını, o dönemde HSYK Genel Sekreteri olan Mehmet Kaya ile Genel Sekreter Yardımcıları olan Muzaffer Bayram ve Engin Durnagöl ile Yargıtaydan gelen Aydın Boşgelmez, Önder Aytaç, ... ve Nazmi Dere"nin de evde olduklarını, bu evde toplanmalarının amacının; Yargıtaya seçilecek ... cemaati mensuplarının isimlerinin belirlenmesi olduğunu, buradaki toplantıda 140 sayısı konusunda diretilmediğini, ancak en az 120 kişi olmasının istendiğini, daha önce belirledikleri 80"e yakın isim dışında bazı isimlerin de dile getirilmeye başlandığını, seçilmeleri hâlinde yaşanacak sıkıntıları dile getirdiğini, buna rağmen bu kişilerde ısrar edilerek isimlerin listeye yazılmasının istenildiğini, bu konuşmalardan sonra kendilerinin ve yüksek yargı üyeleri dışında Kurul Üyelerince verilen isimlerin görüşülmesini istediğini, bu görüşme esnasında bazı isimlere ... cemaati mensuplarınca itirazlar gelmeye başladığını, bu kişileri üçüncü seçimde çok ısrar ettiği için seçtirebildiğini, kendilerinin de belirledikleri isimlerle sayının 180"in üzerine çıktığını, bu sayı ortaya çıkınca ... cemaati mensuplarının kendi sayılarını 108"e kadar indirdiklerini, ardından kendilerinin de belli bir sayıya kadar indiklerini, dönemin HSYK Üyesi Ali Aydın"ın ..."u ısrarla Yargıtay Üyesi yaptırmak istemesi üzerine onu da listeye eklediklerini ve başka bir kişiyle birlikte ... cemaati mensuplarının sayısının 110"a çıktığını, sanık ...’ı ...’ın Adalet Bakanlığı İşyurtları Daire Başkanlığına getirdiğini, bilahare Ceza İşleri Genel Müdürlüğü yaptığını, daha sonra Yargıtay Üyeliğine seçildiğini, Fethullah Gülen cemaati mensuplarının desteklemiş olabileceğini, Bakanlık kontenjanından seçilmesi istenilen ..., ... ve Salih Çelik’in isimlerinin de ... cemaat mensuplarının cemaat adına girmesini istedikleri hâkim ve savcılar arasında olduğunu, ancak ...’ın da sanığın Yargıtay Üyesi olmasını istediğini, ... cemaatine yakın kişilerden olduğunu düşündüğünü,
    Kovuşturma aşamasında tanık olarak alınan ifadesinde; sanığın ... döneminde ... tarafından bakanlığa getirilen bir kişi olduğunu, ..."ın Yargıtay Üyeliğine seçilmesini istediği kişilerden biri olduğunu, cemaat mensubu denilen arkadaşların da Yargıtay Üyeliğine seçilmesi için önerdiklerini, ... cemaatine yakın kişilerden olduğunu düşündüğünü, somut bilgiye sahip olmadığını,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında şüpheli olarak verdiği ifade ve ek ifadelerinde; ifade tarihi itibarıyla Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri ve Başbakanlık Danışmanı olarak görev yaptığını, 2010 yılında HSYK Üyesi seçildiğini ve bir yıl görev yaptıktan sonra Adalet Bakanlığı Müsteşarlığına atandığını, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile mücadelesinin de bu aşamada başladığını, 7 Şubat 2012 tarihinde MİT Müsteşarının ifadeye çağrılması üzerine ortaya çıkan krizden sonra Adalet Bakanlığı ile Yargıtay ve Danıştay Üyeleri içerisinde bu yapıya mensup olduğuna inandığı kişileri tespit ederek hazırlamış olduğu listeleri HSYK, Adalet Bakanı, MİT Müsteşarı ve Başbakan’a bildirdiğini,
    ...2010 HSYK üyeliği seçimlerinde bu cemaat mensuplarının hile yapmak suretiyle beklenenin üzerinde bir sayıyla Kurulda temsil edildikleri görüldükten sonra daha o tarihte en azından Genel Sekreterlikte etkili olmamaları için Genel Sekreterin bu yapıdan olmaması gerektiğini düşündüğünü ve Kurul Genel Sekreterliğine Mustafa Erol’u önerdiğini, bu konuda ısrarcı olmasına rağmen sonuç alamadığını, Genel Sekreterlik için Mehmet Kaya’yı kimin önerdiğini bilmediğini ama Galip Tuncay Tutar, ... ve ... kanalından bu önerinin geldiğini düşündüğünü, Mehmet Kaya Genel Sekreter olunca işin daha çok cemaat kontrolüne girdiğini,
    Tanık ... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2016/104109 sayılı soruşturma kapsamında tanık olarak verdiği ifadesinde; 2010 yılında HSYK Genel Sekreterliği için Mehmet Kaya’nın önerildiğini, bu yönde özellikle ...’ın yakın hemşehrileri Galip Tuncay Tutar, ... ve ... devreye girerek Müsteşar bey nezdinde yoğun kulis yaptıklarını, HSYK 2. Dairesinde üye olarak görev yapmaktayken Yargıtayda 160, Danıştayda 50 civarında yeni Üye seçilmesi gündeme geldiğinde dönemin HSYK Genel Sekreteri olan Mehmet Kaya"nın kendisini arayarak seçimlerle ilgili bir ön görüşme yapmak için akşama kendi evinde yapılacak olan yemekli toplantıya davet ettiğini, bu toplantıya geç bir saatte katıldığını, geldiğinde evde bulunanların bir yansıtma cihazıyla duvara yansıttıkları isimleri değerlendirdiklerini, hatırladığı kadarıyla evde dönemin HSYK Üyeleri ..., Mehmet Kaya ve ..."nin, dönemin Genel Sekreteri Mehmet Kaya ile Genel Sekreter Yardımcısı Muzaffer Bayram ve genel sekreterlikten bir iki kişinin daha olduğunu, Mehmet Kaya"nın “Üyelik için düşündüğümüz arkadaşlara geçelim mi?” diye sorduğunu, ..."un önce itiraz ettiğini, ancak daha sonra tahminen kimleri öne süreceklerini öğrenmek istediğinden “Geçelim ama her hangi bir sayı vs. konuşmayalım.” dediğini, bunun üzerine daha önceden hazırlamış oldukları anlaşılan listeyi yansıtmaya başladıklarını, ..."un notlar aldığını, adli yargı için hazırladıkları liste bitince listede kaç kişinin olduğu üzerine konuşma yapıldığını, ..."un listeyi saydıktan sonra “Bu gösterdiğiniz isimlerin içinden benim olabileceğini düşündüğüm 80 kişi var. Bunları da daha sonra birlikte değerlendiririz.” dediğini, bunun üzerine orada bulunanların bundan rahatsız olduklarını, sonradan onların niyetinin farklı olduğunu ve örgüt lideri ..."den örgüt mensubu olan en az 140 kişinin seçilmesi gerektiği yönünde talimat aldıklarını anladığını, orada bulunanlara “İdari yargıya da çalıştınız mı?” diye sorup listeyi görmek istediğini, önce 32000 ve 33000 sicillilerden başladıklarını, 32000 ve 33000 sicilli çok fazla örgüt mensubu olmadığını, o yüzden idari yargıda kolay uzlaşılacağını, sıkıntı çıkacağını düşünmediğini, fakat 32000 ve 33000 sicilliler bitince birden 37000 sicilli kişilere geçtiklerini, böyle olunca “37000"liler nereden çıktı?” diye itiraz ettiğini, bunun üzerine sunum yapanların Ahmet Berberoğlu ve Resul Yıldırım"a dönüp ikisinin de mutlaka 37000 sicillilerin de olması gerektiğini söylediklerini belirttiklerini, bunun üzerine Ahmet Berberoğlu"nun idari yargıdan cemaati temsilen seçilen iki kişinin de 37000 sicilli olduğunu, kendilerine destek veren 37000 sicilli kişilerin büyük bir beklenti içinde olduklarını, bu seçimde mutlaka 37000 sicilli kişilerin de seçilmesini istediklerini söylediklerini, bu duruma itiraz etmesine rağmen Resul Yıldırım ve Ahmet Berberoğlu"nun çok ısrarcı olduklarını görünce zaman kazanmak için “Bu hususu biz idari yargıdan olan arkadaşlar ve genel sekreterlikteki arkadaşlarla ayrıca bir daha tartışalım.” dediğini, ancak daha sonra görüştüğü Resul Yıldırım’ın bu konunun tartışma dışı olduğunu, “Eğer 37000 sicilliler olmayacaksa biz bu işte yokuz, konu beni aşıyor, arkadaşlar gelmeyecekler.” dediğini, durumu önce ... ve ..."a söylediğini, hafta içi dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı ile bir araya gelerek bu kişilerin tavırlarını ve yaşadıklarını kendisine anlattığını, Müsteşarın da çok şaşırıp kızdığını, sonra da kendilerine “Bu kurulda yalnızca bu arkadaşlar yok, mutlaka herkesin seçtirmek istediği adaylar olacak, gidin diğer arkadaşlarla da konuşun, herkes önereceği isimleri belirlesin, sonra da gidin bu arkadaşları ikna edin. Bu işi kırıp dökmeden halletmemiz gerekir.” dediğini, bu tablo üzerine kurulda epey bir süre hem diğer kişilerle hem de örgüt mensupları olan bu kişilerle görüşmeler yaptıklarını, herkesin kendi adaylarını belirleme meselesi ortaya çıkınca tahminine göre seçtirmek istedikleri adayları aralarında paylaştıklarını, HSYK"ya yeni gelen bu yapıya mensup kişiler dışındakilerin onlar gibi geniş bir listesinin olmadığını, her birinin öncelikle seçilmesini istediği üçer beşer isim olduğunu, bu sefer yoğun bir şekilde özellikle onların da makul bildiği isimleri kendilerinden olmayan kişilere de pazarlamaya başladıklarını, dışarıdan etkileyebildikleri siyasilere, bürokratlara, Yargıtay ve Danıştay Üyelerine, bu kişilerin tanıdığı kendi arkadaşlarını refere ettirmeye başladıklarını, bu şekilde sayı üzerinden yapılan tartışmanın sona erdiğini, bütün Kurul Üyelerinin bu şekilde oluşturulmuş listeye kendi önerilerini kısmen aktarmış olduklarını ve zımni bir uzlaşmayla seçimleri yaptıklarını, sonradan saydıklarında adli yargıda ilk etapta 100 - 110 arası cemaat mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcısının seçilmiş olduğunu gördüklerini, rakamı o zaman için çok net olarak vermemesinin nedeninin, sonradan örgütle beraber hareket ettiğini gördükleri 10-15 hâkim ve Cumhuriyet savcısı üzerinde kendi aralarında da bu kişilerin örgütten olup olmadıkları hususunda ihtilaf olduğunu, çünkü bazı kişilerin örgüt mensuplarıyla çok kısmi ve sınırlı ilişkileri olduğunu, ancak Yargıtay"a geldikten sonra özellikle “Sizi biz seçtirdik.” kozunu kullanarak bu ilişkilerini sıklaştırdıklarını ve onlarla beraber hareket etmelerini sağladıklarını anladıklarını, Yargıtay Üyeleri içerisinde yer alan cemaat mensuplarının organize şekilde hareket etmek suretiyle mevcut sayılarının üzerinde sonuçlar elde ettiklerini, bu durumun 2012 yılı sonu ve 2013 yılı Ocak aylarında Yargıtayda yapılan Yüksek Seçim Kurulu Üyelikleri seçimlerinden de açıkça ortaya çıktığını, Yargıtay ve Danıştayda bulunan ve cemaat mensubu olmayan yüksek yargı üyelerinin, cemaate mensup üyeler hakkında bilgilendirilmesi ve bu kurumlardaki yönetim işlerine müdahale edebilmelerini sağlamak adına ... ile çalışma yapmaya karar verdiklerini, bu amaçla Yargıtay ve Danıştayda görev yapan cemaat mensuplarının ve diğer üyelerin sayılarının, görev yaptıkları dairelerin belirlenmesi amacıyla çalışma yaptığını, 2013 yılı itibarıyla Yargıtayda eskiden kalan kıdemli üyelerin sayısının 131, cemaat mensuplarının sayısının 133, birlikte hareket edebileceklerini değerlendirdiği milliyetçi-muhafazakar ve demokrat üyelerin sayısının ise 123 kişi olduğunu, cemaat mensuplarının diğer gruplar arasındaki iletişim kopukluğundan da faydalanarak birlikte hareket edip etki altına aldıkları diğer üyeler vasıtasıyla Yüksek Seçim Kurulu Üyeliği ve Yargıtay Daire Başkanlığı seçimlerinde salt çoğunluğu sağladıklarını, ... ile birlikte cemaate mensup olmayan üyeler ile görüşüp birbirleri ile iletişim kurmalarını sağlamak suretiyle Yargıtay’ın yönetim ve seçim işlerine müdahale edebilmelerinin yolunu açtıklarını, özellikle 2011 yılında yapılan Yargıtay ve Danıştay Üyeliği seçimleri kapsamında tanıdığı veya bu seçimler nedeniyle kendi ifadeleriyle örgüte üye olduğunu öğrendiği kişilerden birinin de sanık ... olduğunu,
    Kovuşturma aşamasında tanık olarak alınan ifadesinde; sanığı ..."ın isteği üzerine Yargıtay üyeliğine seçtiklerini, sanık hakkında o zamanki adıyla cemaat diye bilinen yapıya mensuptur şeklinde bir duyumu ve kanaati olduğunu, kendisiyle alakalı böyle bir kanaatinin olması ayrıca Yargıtay içindeki algının da öyle olması nedeniyle cemaat mensubu üyelerin karşısında oluşturmaya çalıştıkları toplantılara sanığı da çağırmadıklarını, HSYK Genel Sekreterliğine bu yapıdan olmayan Mustafa Erol"u önerdiğini, ısrarcı da olduğunu ancak değişik kanallardan Mehmet Kaya"nın refere edildiğini ve Mehmet Kaya"nın Genel Sekreter olduğunu, egeli olan Galip Tuncay Tutar, ... ve ..."ın ... ile aralarının çok iyi olduğunu, sanığın Mehmet Kaya"nın seçilmesi için böyle bir girişim yapıp yapmadığını somut olarak bilmediğini, ancak hemşehrileri kanalıyla biraz Mehmet Kaya lehine seçimin çevrildiğini düşündüğünü, soruşturma aşamasındaki bu yöndeki beyanlarının tahmine dayandığını,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; 18. Hukuk Dairesinde üye olarak göreve başladıktan sonra sohbet grubunda Yargıtay Üyeleri Osman Yurdakul, ..., Hüseyin Güngör Babacan ve kendisinin olduğunu, sohbet abiliğini Osman Yurdakul"un yaptığını, ayda toplanan parayı da Osman Yurdakul"un topladığını, Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlük yaptığı dönemde ... mensupları ile yapmış olduğu sohbetlere ilişkin sohbet grubunda olan kişileri belirttiğini, ancak bu şahıslar dışında Genel Müdürlük yaptığı dönemde sohbete Hukuk İşleri Genel Müdür Yardımcısı Nazım Kara"nın da katıldığını, Genel Müdür olduğu dönemde ise belirttiği isimler dışında ..., Ali Bilen, Akın Çakın"ın da katıldıklarını,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında alınan ifadesinde ve sanık hakkında görülen davada tanık olarak alınan beyanında; 2012 Ekim ayında Yargıtay Üyesi seçildiğini, 2014 Ekim ayında HSYK"ya üye seçilmesi nedeniyle Yargıtaydan fiilen ayrıldığını, Yargıtayda 18. Hukuk Dairesinde çalıştığını, bu dairede çalışırkenki grubunu da soruşturma aşamasında söylediğini, ancak bu ifadesinde yanlış geçen bir hususu düzeltmek istediğini, grup sorumluluğunu ve toplantılardaki para toplama işlerini Osman Yurdakul"un yaptığı yönündeki beyanının yanlış anlaşıldığını, orada grup abisinin ... olduğunu ve paraları da ...’ın topladığını, bu yanlışlığı da Yargıtay 9. Ceza Dairesinde Hüseyin Güngör Babacan"ın duruşmasındaki tanıklığı sırasında düzelttiğini, Yargıtaydaki genel yapılanmada üst heyetin kimlerden oluştuğunu bilmediğini, ama İlyas Şahin"in yargı imamı olduğunu bildiğini, ayrıca Yargıtay Ceza ve Hukuk bölümlerinin de imamları olduğunun söylendiğini, hukuk bölümünün sorumlusunun 4. Hukuk Dairesi Üyesi Ali Akın olduğunu bildiğini, hatta 18. Hukuk Dairesinin cemaat üyelerinin kendi aralarında yaptığı bir toplantıya Ali Akın"ın da geldiğini, gruplarında ..., Osman Yurdakul, Hüseyin Güngör Babacan ve kendisinin olduğunu, genel olarak Yargıtay içerisindeki seçimler öncesinde kimi destekleyecekleri konusunda kendilerine bilgi geldiğini, bazen de kimseye oy vermeyin seçim kitlensin şeklinde bildirimler iletildiğini, bu bildirimlerin çoğunlukla ... tarafından geitirilirdiğini, ancak kendisine bu hususlarda kimin bilgi verdiğini bilmediğini, ..."a da Ali Akın tarafından bu bildirimlerin iletildiğini zannettiğini,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; sanığı Bakanlıkta çalışmasından dolayı tanıdığını, cemaate yakın bir kişi olduğunu duyduğunu, Bakanlığın teklifi üzerine Kurul üyelerinin seçtiğini,
    Kovuşturma aşamasında tanık olarak alınan ifadesinde; sanığın ..."ın hemşehrisi olduğunu, Adalet Bakanlığına da onun getirdiğini, 2011"de ki 160 kişilik seçimde değil de bir sonraki seçimde ... Bey"in isteğiyle sanığı Yargıtay Üyeliğine seçtiklerini, Mehmet Kaya"nın evinde yaptıkları görüşmede 160 ya da 350 kişilik listede sanığın isminin olmadığını, fakat ..."ın cemaatçi olduğunu duyduğunu, bunu ..."ın ağzından da duyduğunu, ..."ın ""Galip Tuncay Tutar, ... ve ... cemaatçi ama bunlar iyi çocuklar."" diye konuştuğunu duyduğunu,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde ve sanık hakkında görülen davada tanık olarak alınan beyanında; sanığın ... cemaati mensubu olduğunu zannettiğini, bunu da etraftan duyduğunu, fazla bir bilgisinin olmadığını,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; 1994 yılı sonunda tayininin Siirt’ten, Rize’nin İkizdere ilçesine çıktığını, İkizdere"ye gittiğinde o dönem orada Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan Şadan Sakınan"ın kendisini karşıladığını, Şadan"ın söylemesi üzerine Şadan"ın da bu yapıya mensup olduğunu öğrendiğini, Şadan ile birlikte yakın ilçelerde görev yapan yine bu yapıya mensup olan, sanık ... ve Süleyman Kul"u tanıdığını, İkizdere"de adı geçen bu şahıslarla genellikle cemaatin bir okulunun binasında toplanıp sohbet yaptıklarını, o dönem bu yapıya verdiği aidatları toplu olarak ya sanığa ya da Şadan Sakınan"a verdiğini, bu yapının Yargıtay’daki grup sorumlularından hatırladıkları arasında sanık ...’ın da olduğunu,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında alınan ifadesinde; 1994 yılı sonunda tayininin İkizdere ilçesine çıktığını, İkizdere"ye gittiğinde o dönem orada Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan Şadan Sakınan"ın kendisini karşıladığını, Şadan Sakınan’ı daha önceden tanımadığını, Kalkandere’de görev yapan yargı mensupları sanık ... ve Süleyman Kul ile tanıştığını, her üç veya beş kişiden grup oluşturduklarını, Rize ili merkezindeki cemaate ait bir okulda sohbet yaptıklarını, sohbetler sırasında kitaplar okunduğunu, namazlar kılındığını, maaşlar alındıktan sonra yardım adı altında para toplandığını, sanığın üstündeki kişilerle görüşmek amacıyla birkaç kez Ankara"ya gidip geldiğini bildiğini, 1996 ya da 1997 yılında Hoca Efendi"ye İstanbul"da ziyaret yapılacağının söylendiğini, herkes gitsin denildiğini, kendisini tam onlardan hissetmediği için gitme ihtiyacı duymadığını, ancak Süleyman Kul ve sanığın daha sonradan gidip geldiklerini farkettiğini,
    Kovuşturma aşamasında talimat Mahkemesince tanık olarak alınan ifadesinde; 1994-1997 yılları arasında İkizdere hâkimi iken sanığın da Kalkandere Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığını, o dönemde sanıkla birlikte sohbet toplantılarına katıldığını, o dönem bir sohbet toplantısında sanık ... ve Süleyman Kul’un ...’in ziyaret edileceğini söylediklerini, bu konuşma üzerine sanığın da ziyarete gitmiş olabileceğini tahmin ettiğini, 2011 yılında Yargıtay Üyeliğine seçildiğini, Yargıtay üyelerine yönelik yapılan sohbet toplantılarında kendi grubunda sanığın bulunmadığını, ancak sanık aktif yapıda bir insan olduğu için o dönemdeki sohbet gruplarından birisinin grup sorumlusunun sanık olduğunu tahmin ettiğini,
    Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde ve kovuşturma aşamasında tanık olarak alınan beyanında; daha önce Bakanlıkta Ceza Tevkif Evleri Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yaptığını, sanığın da o dönemde İşyurtları Daire Başkanlığı görevi yaptığını, o nedenle kendisini tanıdığını, sanığın daha sonradan Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne atandığını, o süre zarfında aynı zamanda da Urankent Lojmanlarında aynı blokta oturduklarını, İzmirli olması sebebiyle de tanıdığını, sanığın Bakanlıktaki örgüt mensuplarıyla beraber hareket ettiğini, sanığın o örgütten o yapıdan olduğunu bildiğini, Ceza Tevkif Evlerinde Genel Müdür Yardımcısı iken Gazeteci ..."ın İstanbul"da bir yargılamaya getirilmediğini, o dönemde ..."ın bağımsız Bakan olduğunu, ..."ın Bakan olarak kendisini aradığını ve ""... bana araç yok diyorlar, bu işin esasını bir araştır."" dediğini, kendisinin de direkt telefonu açıp ayrıntılı şekilde araştırıp o gün cezaevinde araç olduğunu, şoförde temin edilebileceğini ama ..."ın cezaevinden alınıp duruşmaya götürülmediğini öğrendiğini, bunun üzerine de ..."a bu şekilde bilgi vereceğini o zamanki Genel Müdür olan Sefa Mermerci’ye söylediğini, onun da ""... biz Bakan Beye araç yok diye cevap verdik."" dediğini kendisinin de ""Ben araştırdım, bu şekilde bilgi vereceğim, Bakan Beye ileteceğim."" dediğini, ..."a bilgi verdiğini, ..."ın ""Ceza işlerine suç duyurusunda bulun ...."" dediğini, kendisinin de suç duyurusunda bulunduğunu, bu olaydan kısa bir süre sonra o zaman Genel Müdür olan ..."ın kendisini aradığını ve kendisine ""... bu işi fazla karıştırma ben Bakan beye gerekli izahatı yapıyorum, bu olay kapandı, sen de Bakan Beye bu konuda bir şey söylemeyeceksin."" dediğini, kendisinin de bu olayın bir cemaat operasyonu olduğunu, bunun çerçevesinde yapıldığını düşündüğünü, o dönemde ... cezaevinden duruşmaya götürülseydi muhtemelen tahliye olacağı konusunda bir beklenti olduğunu, Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürü olduğu dönemde kısa olarak sohbetlere katıldığı için sanıkla beraber aynı toplantıya katılmadığını ama sanığın, ..."le ve diğer arkadaşların hepsiyle samimi olduğunu onlarla ayrı bir hukukunun olduğunu bildiğini ve gözlediğini, cemaatten olmayanlara karşı daha mesafeli ve daha resmî davrandığını, onlara karşı hatta mobing uygular tarzda davrandığını bildiğini,
    Tanık ...’un kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde ve kovuşturma aşamasında talimat Mahkemesince tanık olarak alınan beyanında; 1998-2002 yıllarında Ankara’nın Ayaş ilçesinde görev yaptığını, komşu ilçelerde görev yapması dolayısıyla sanığı tanıdığını, yakın ilçelerde görev yapan..., ... ve ... ile toplantılar yaptıklarını, toplantılarda formatın hep aynı olduğunu, Fethullah Gülen -CD-leri ya da kasetlerinin dinlendiğini, Risale-i Nur ve Fethullah Gülen"in kitaplarının okunduğunu, namaz kılındığını, gündemin konuşulduğunu, burada yapılan sohbetlerin grup sorumlusunun ... olduğunu, beşinci görev yeri olan Bursa"ya 2007 yılında gittiğini, 2011 yılına kadar Bursa’da görev yaptığını, o dönemde sanığında Bursa’da Cumhuriyet savcısı olduğunu, burada yapılan sohbetlerde sanık ..."ın grup sorumlusu olduğunu, aynı sohbetlere ..., Yavuz Temizel"in de katıldıklarını,
    Tanık ...’ın kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde ve kovuşturma aşamasında talimat Mahkemesince tanık olarak alınan beyanında; sanığı köylüsü olması sebebiyle tanıdığını, sanığın lise çağlarında, daha sonradan FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile irtibatlı olduğunu öğrendiği İzmir Bozyaka"da bulunan Bozyaka Öğrenci Yurdunda kaldığını duyduğunu, bunun dışında bu silahlı terör örgütüyle başkaca bir irtibatı olup olmadığını bilmediğini,
    Tanık ...’ın kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Kollukta alınan ifadesinde; Yargıtayda hâkim olan ve Türkelli Mahallesi nüfusuna kayıtlı olan sanığın örgütle iltisaklı olduğunu bildiğini,
    Kovuşturma aşamasında talimat Mahkemesince tanık olarak alınan beyanında; sanığı Türkelli Köyünden tanıdığını, yılda bir kez gördüğünü veya görmediğini, sanığın Fetö ile ilgisinin olup olmadığını bilmediğini, çelişki üzerine sorulduğunda; kollukta verdiği ifadesinin yanlış anlaşıldığını, kollukta sanığı aynı mahalleden olmaları nedeniyle tanıdığını söylediğini, ancak bunun dışında sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile iltisaklı olduğunu beyan etmediğini, neden ifadesinde böyle geçtiğini bilemediğini,
    Tanık ...’nun kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; sanığın 18. Hukuk Dairesinde üye olduğunu, ... Cemaati üyesi olduğunu düşündüğünü,
    Kovuşturma aşamasında talimat Mahkemesince tanık olarak alınan beyanında; 2007 - 2014 yılları arasında Yargıtay 18. Hukuk Dairesinde tetkik hâkimi olarak görev yaptığını, sanığı bu dairede 2012-2014 yılları arasında üye olarak görev yapması nedeniyle tanıdığını, FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle münasebeti veya irtibatı yönünden somut görgüye dayalı bir bilgisi olmadığını, "Kuşçubaşı Eşref", "örgütü ihbar et", "adalet.org" gibi internet sitelerinde sanığın cemaatçi olduğu yönünde isimler ve listeler yayınlandığını, bu sebeple etrafta ve daire çevresinde dedikodu ve konuşmaların da bu yönde olduğunu, bunlardan dolayı sanığın örgüt üyesi olduğu şeklinde bir kanaatinin oluştuğunu,
    Tanık ...’nın kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Kollukta alınan ifadesinde; eşinin kuzeni olan sanık ...’ın örgütle irtibatlı olduğunu bildiğini,
    Kovuşturma aşamasında talimat Mahkemesince tanık olarak alınan beyanında; sanığı köylerinden bir savcı olarak ve eşinin amca çocuğu olması sebebiyle tanıdığını, tutuklandıktan sonra örgüt ile bağlantısı olduğunu öğrendiğini, tutuklanmadan önce örgütle bağlatısı olduğunu bilmediğini,
    Beyan etmişlerdir.
    Sanık aşamalarda; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca bu davaya ilişkin soruşturmanın başladığı 16.07.2016 tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesine göre Ceza Genel Kurulunda görülmesi gerektiğini, zira anılan Kanun hükmünde, kişisel suçlarda yargılama makamının Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğunun açıkça ifade edildiğini, 02.01.2017 tarihli ve 680 sayılı Kanun Hükmünde Kararname"nin 5. maddesi ile 2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesinin 5. fıkrasında yer alan "Yargıtay Ceza Genel Kuruluna" ibaresinin "Yargıtay ilgili Ceza Dairesine" olarak değiştirilmesi ile davanın Yargıtay 9. Ceza Dairesine açıldığını, bu durumun Anayasa’nın 142 ve 37. maddelerinde belirtilen ""doğal hâkim"" ilkesine ve ""kanuni hâkim"" güvencesine aykırı olduğunu, Kanun Hükmünde Kararname ile mahkemelerin görev ve yetkilerinin düzenlenemeyeceğini, bu durumun adil yargılanma hakkının açıkça ihlali olduğu gibi doğal hâkim ilkesine de aykırı olduğunu, ayrıca bu suçlara bakma görevi terör örgütü üyeliği suçları da dahil olmak üzere Yargıtay 16. Ceza Dairesine ait iken bu suçları yargılamak amacıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevlendirilmesinin de doğal hâkim ilkesine aykırı olduğunu, bu nedenle 680 sayılı Kanun Hükmünde Kararname tabi hâkim ilkesine aykırı olup Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevli ve yetkili yargı mercisi olmadığını, dosyanın görevsizlik kararı verilerek Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi gerektiğini,
    Soruşturmanın başladığı tarihte yürürlükte bulunan Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesinin 6. fıkrası uyarınca son soruşturmanın açılmasına karar verme yetkisi Yargıtay Birinci Başkanlık Kuruluna ait iken 29.04.2017 tarihli ve 690 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iddianame düzenleme yetkisi verildiğini, bu durumun da tabi hâkim ilkesine aykırı olduğunu, daha önce Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Yargıtay Kanunu’nun 27 ve 28. maddelerine göre ilgili ceza dairesine iddianame düzenleme yetkisi bulunmadığını,
    Soruşturma başladığı tarihte Yargıtay Üyesi olarak görev yapmakta olduğunu, Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesinin ""Yargıtay üyelerinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir."" demek suretiyle soruşturma usulünü gösterdiğini, Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesine göre genel hükümler doğrultusunda ceza soruşturması yapılabilmesi için ağır cezalık ve suçüstü hâllerinin birlikte gerçekleşmesi gerektiğini, örgüt üyeliği suçunda suçüstü hâlinin oluşmayacağını, Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen silahlı örgüt üyeliği suçunun doğrudan kasıtla işlenen, temadi eden, şekli soyut ve bir tehlike suçu olduğunu, örgüt üyeliği suçunun temadi eden suç olmasının onu her zaman ve her şartta işlenmekte olan suç kavramı içine almayacağını, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2-j maddesinde suçüstü hâlinin; ""işlenmekte olan bir suçu, suç işlenirken şüphelinin yakalanması veya az önce işlendiğini gösteren delillerle birlikte şüphelinin yakalanması olarak"" tanımlandığını, suçüstü hâlinden bahsedebilmek için somut eylemlerin bulunması gerektiğini, soyut bir suç olan örgüt üyeliği suçunda bu özellikleri bulmanın mümkün olmadığını, Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrasında suçüstü hükümlerinin uygulanamayacağını, suçüstü hâli ile temadi eden suçun karıştırıldığını, suçüstü hâlinin varlığını ancak Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesi gereğince Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun belirleyebileceğini, netice itibarıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca başlangıçta Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 161/8. maddesine göre hakkında soruşturma başlatılması ve delil toplanması usule aykırı olup toplanan delillerin de hukuka aykırı olduğunu, soruşturma da usul hükümlerine aykırı başlatıldığından tutukluluk dahil uygulanan tüm tedbirler, arama, el koyma tedbirlerinin usule aykırı hale geldiğini, bu sebeplerle bu davanın reddine karar verilerek, Yargıtay Birinci Başkanlık Kuruluna gönderilmesi gerektiğini, Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu tarafından Yargıtay eski Üyesi Hamza Yaman hakkında verilen 21 Kasım 2018 tarihli 2018/78 sayılı raporundan da kısaca söz etmek istediğini, Birleşmiş Milletler Çalışma Grubunun bu raporunda suçüstü kavramının yanlış uygulandığının, örgüt suçlarıyla mevcut evinde gözaltına alınan kimseler için suçüstü hâlinin oluşmayacağının belirtildiğini, suçüstü hâli söz konusu olmadığı ve suçun işlendiği iddia edilen tarihte Yargıtay Üyesi olduğundan genel hükümlere göre soruşturma yapılması mümkün olmadığı için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının ve Ankara Sulh Ceza Hakimliklerinin herhangi bir görev ve yetkileri bulunmadığını, Yargıtay Kanunu’nun 46. maddesi gereğince soruşturma izninin ve son soruşturmanın açılmasına ilişkin Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu Kararının kovuşturma şartı olması nedeniyle bunun gerçekleşmesini beklemek üzere Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/8. maddesi gereğince durma kararı verilmesini talep ettiğini,
    Arama kararı ve tutanakların verilmemesinin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 120. maddesinin ihlali niteliğinde olduğunu, hukuka aykırı olarak kelepçe takıldığını, hakkındaki arama ve elkoyma talep yazısında tutaklanmasının sağlanması şeklinde bir ifadenin olduğunu, bu talimatın yasal olmadığını, tutuklanmasından çok sonra hakkındaki delillerin dosyaya girdiğini, bu nedenle tutuklama kararının hukuka aykırı olduğunu, bilgisayar statüsünde olan cep telefonuna 18.07.2016 tarihinde el konulduğu sırada CMK 134/1. maddesine göre karar almak için olması gereken somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığının bulunmadığını, CMK"nın 134/3 ve 134/4. fıkralarına göre, cep telefonuna el konulması sırasında sistemdeki bütün verilerin yedeklenmesinin yapılması ve yedekten bir kopyanın tarafına verilmesi gerekirken bunların yapılmadığını, bu nedenle cep telefonu ve iş yerinden elde edilen bilgisayarlar ve içindeki programların yasal delil niteliğinde olmadıklarını ve hükme esas alınamayacaklarını, sonradan CMK 134/3. fıkrasının KHK ile kaldırılmasının bu durumu değiştirmeyeceğini,
    Soruşturma aşamasında gizlilik kararıyla savunma hakkının kısıtlanarak soruşturma makamlarının Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 160. maddesine aykırı hareket ettiklerini, tutuklama ve devamına ilişkin kararlarda yasal tabirlerin tekrarıyla yetinildiğini, son döneme kadar avukatıyla rahat bir ortamda görüşme, bilgi ve belge alışverişi imkanlarının kısıtlandığını, görüşmelerin memur nezareti yanında sesli olarak kayda alındığını, tutukluluk incelemelerinin kovuşturma evresinde de dosya üzerinden yapılarak Anayasa ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na aykırı davranıldığını,
    Atılı suçlamaları kabul etmediğini, bugüne kadar silahlı terör örgütü üyesi olmadığını, bundan sonrada ölünceye kadar olmayacağını, İddianamede adına kayıtlı ...ile... numaralı telefonlara 2014 yılında ByLock haberleşme programını yüklediğinin belirtildiğini, bu tespitin öncelikle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134 ve 135. maddelerindeki usul hükümlerine aykırı olarak elde edilmiş, yasal olmayan bir delil niteliğinde olduğunu, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135/1. maddesi bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, suçun işlendiğine ilişkin somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka surette delil elde edilmesi imkanının bulunmaması durumunda şüphelinin telekominikasyon yoluyla iletişimi dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. 135/6. maddesinde ise şüphelinin telekomünikasyon yoluyla iletişimin tespiti hâkim kararına istinaden yapılabilir denildiğini, velev ki adı geçen programı yüklediği ve kullandığı kabul edilse bile, 2014 yılında hakkında herhangi bir soruşturma olmadığından ve o tarih itibarıyla verilmiş bir iletişimin denetlenmesi kararı bulunmadığından ve Bylock programı da bir iletişim programı kabul edildiğinden elde edilen delilin yasal delil olmaktan çıktığını, hükme esas alınamayacağını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 4. Dairesinin 2014/62357 başvuru nolu ve 24/04/2018 tarihli Venedik Slovenya kararında Slovenya polisinin İsviçre polisinden elde ettiği dinamik IP adreslerine dayanarak ISB adlı internet sağlayıcı şirketten bir mahkeme kararı olmadan elde edilmesi neticesi ulaşılan bilgilerin kişi aleyhine kullanılmasında, bu bilgilere ulaşmanın da yargılamada kullanılmasının da delilin hukuka uygun elde edilme ilkesine uygun olmadığını ve sözleşmenin 8. maddesinin ihlal edildiğine karar verdiğini, aynı şekilde ByLock haberleşme programına ait dijital verilerin de ilk olarak Litvanya"dan elde edilirken öncesinde ne ulusal ne de uluslararası mahkemelerden izin alınmadan elde edildiğinden hukuka aykırı olduklarını,
    16.07.2016 tarihinde yasal olmayan şekilde internet sitelerinde yayınlanan listeler ve MİT"ten gelen raporlar doğrultusunda hakkında soruşturma başlatıldığını, MİT raporlarının Devlet sırlarına karşı suçlar ile casusluk suçları hariç istihbari nitelikte bilgi içerip, soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılamayacaklarını, istihbari bilgilerin hiçbir şekilde delil olarak kullanılamayacağının Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile MİT Kanunu’nda ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.05.2011 tarih ve 2011/9-53 esas 2011/95 karar sayılı kararı ile Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 28.07.2007 tarihli ve 2007/155 – 2007/190 sayılı, Anayasa Mahkemesinin 09.01.2014 tarihli ve 2013/533 sayılı kararlarında belirtildiğini, Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliğinin 09.12.2016 tarihli ve 2016/6774 değişik iş sayılı kararıyla Ankara 5. Sulh Ceza Hakimliğinin 24.03.2017 tarihli ve 2017/2056 değişik iş sayılı kararları ile MİT’ten gönderilen flash diskler üzerinde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. maddesi uyarınca karar alınmışsa da bu alınan kararların hem suç tarihinden çok sonra alındığını, hem de MİT tarafından gönderilmiş olmasının elde edilen Bylock veri tabanını hukuka uygun bir delil hâline getirmeyeceğini, adının ve GSM numaralarının bu listede yer aldığına dair yapılan tespit tutanağının yasal delil niteliğinde olmadığını, bir kimsenin isminin, MİT"in Bylock listesinde olmasının o kişinin kesinlikle o programı kullandığı anlamına gelmeyeceğini, MİT’ten gelen bilgilerin de hatalı olabileceğini, listelere ekleme veya çıkarma yapılabileceğini, neticede adı geçen veri zaten hackerlık yöntemiyle mahkeme kararı olmadan temin edildiğinden ve server üstündeki bilgilerin imajı alınmadığından listeler üzerinde oynama yapılabileceğini, şüpheden sanık yararlanır ilkesi uyarınca söz konusu delilin mahkûmiyet için yeterli, kesin ve inandırıcı delil olarak kabul edilemeyeceğini, sonuç olarak cep telefonuna ByLock programını indirmediğini ve kullanmadığını, dosyada bulunan haberleşme bilgilerini kabul etmediğini, velev ki adı geçen programı kullandığı kabul edilse bile hukuka aykırı elde edilen deliller yasal delil olmadıklarından duruşmada tartışılamayıp hükümde kullanılamayacaklarını,
    Kullandığı iddia edilen 183176 nolu ID"ye ait ilk log tarihinin 8 Kasım 2014, son online tarihinin ise 25 Ocak 1970 olarak görüldüğünü, tek başına bu verinin dahi bu bilgilerin güvenilmez olduğunu gösterdiğini, ayrıca yine aynı ID"yle ilgili olarak şifrenin de 270073436 olduğu iddiasında bulunulduğunu, kullanıldığı iddia edilen tarihlerde sadece rakamlardan oluşan bir şifreyle uygulamaya kayıt olmanın mümkün olmadığını bilirkişilerin ifade ettiklerini, bu derece tutarsız olan bilgilerin delil niteliğinden bahsedilmesinin mümkün olmadığını, ayrıca yine 28735 User ID ile 183176 nolu ID"ye ait istatistik bilgileri içerisinde yer alan hiçbir log kaydının, adına kayıtlı bulunan ...ve... nolu hatlara ait CGNAT kayıtlarının hiçbir satırıyla uyumlu olmadığını, dolayısıyla ID ile operatör kayıtlarının eşleştirilmesinin söz konusu olmadığını, bu sebeple bu kayıtların delil niteliğinden bahsedilemeyeceğini, 183176 ve 28735 nolu ID"lere bağlı istatistik bölümünde yer alan veri ve log bilgilerinin kendi içerisinde tutarsız olduklarını,
    Bylock haberleşme programını kullandığını kabul etmemekle beraber velev ki böyle olsa bile 15 Temmuz 2016 öncesi aralarında dua, sohbet, paylaşmak yahut belirli buluşma organizasyonları yapmak gibi başlı başına suç olmadığı kesin olan faaliyetleri yapmak amacıyla iletişim programının telefona yüklenip kullanılmasının ve bunun üzerinden iletişimin sağlanmasının bizatihi suç teşkil etmediğinin açık olduğunu, içeriğinde bir suç içeren bulgu tespit edilemediği müddetçe bir kimsenin söz konusu programı indirip kullanmış olmasının örgüt üyeliğine yetmeyeceğini, olsa olsa 2017 yılında Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından FETÖ/PDY terör örgütü kabul edildikten sonra işlenen suçlar açısından terör örgütü üyeliği suçunu oluşturabileceğini,
    MASAK raporunda 02.01.2011 yılında Mustafa Bilgili"ye 45.000 TL havale gönderdiğinin görüldüğünü, Mustafa Bilgili"yle aynı lojmanda oturduklarını, meslektaşı olduğunu, aynı dönem beraber kura çektiklerini, 2011 yılında kendisinden bir araç satın aldığını, bu havalenin onun için gönderildiğini, ayrıca avukatının bununla ilgili olarak da noter satış sözleşmesini ibraz edeceğini, ayrıca tutuklandıktan sonra Avrupa Hâkimler Birliği tarafından ailesine gönderilmiş bir miktar EURO"nun nasıl bir örgüt bağlantısı oluşturduğunu anlayamadığını,
    HTS verilerindeki baz istasyonu lokasyon bilgilerine göre, Ankara’daki çeşitli adreslerde haklarında soruşturma yapılan yargı imamlarıyla yakın yerlerde ve yakın zaman aralıklarında bulunduğunun belirtildiğini, bu adreslerden bazılarının lojmanın bulunduğu, servis güzergahı ve iş yeri adresi yakınları olduklarını, Baran Tesisleri Kulu adresinin ise hergün yüzlerce aracın gelip geçtiği dinlenme tesisi olduğunu, buradan geçmiş olabileceğini, ancak tam hatırlayamadığını, 2014, 2015, 2016 tarihli bu sinyal bilgilerinin hangi mahkeme kararına istinaden çıkarılıp incelendiğinin belli olmadığını, 5 milyonu aşan bir şehirde baz çakışmalarının olabileceğini, ayrıca belirtilen Selçuk Ayhan, Mehmet Özçelik, Hakan Ceylan, Cumali Şahin, Hasan Murat Küçüközdemir isimli şahısları tanımadığını, Selçuk Ayhan ve Sibel Acar ile 2014 yılında HTS verilerinde baz çakışması sebebiyle irtibatı bulunduğu iddiasını kabul etmediğini, bu şahısları tanımadığını, gerekirse tanık olarak dinlenebileceklerini, Muharrem Çetin isimli şahısla irtibatının olduğu iddiasını da kabul etmediğini,
    ...nolu telefon hattının Telli Tel İletişimin yetkilisi Atilla Dalkıran"ın satmış olduğu 535 828 17 14 nolu telefon hattından 27.04.2013 tarihinde bir kez arandığına ilişkin iddia ile ilgili olarak; BTK"dan gönderilen HTS trafik sorgulamasında o tarihte 535 828 17 14 nolu telefon hattından aranması bulunmadığını, bunun bir yanlışlık, karıştırma olduğunu düşündüğünü, belgeleri incelediğinde böyle bir aramanın olmadığını gördüğünü, ne Atilla Dalkıran"ı, ne bayisini bildiğini, ne de Yaşar Acar isimli şahısla görüştüğünü, incelendiğinde böyle bir aramanın olmadığının görüleceğini,
    Tanıkların hepsinin ortak özelliklerinin aynı suçtan haklarında soruşturma açılmış olması olduğunu, soruşturma sürecinde gözaltına alınan ve tutuklanan bazı kişilerin itirafçı oldukları gerekçesiyle serbest bırakıldıklarını, bu tanıkların biran önce tahliye olmak, TCK’nın 221. maddesi kapsamında etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak ve mesleğe geri dönmek için itiraf adı altında beyanda bulunduklarını, dönemin HSYK Başkan Vekilinin “Örgütü çökertmede çok samimi itirafta bulunanları meslekte tutmayı tartışacağız.” şeklinde beyanda bulunduğunu, daha sonra ise “Bu açıklamayı tamamen teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum.” dediğini, bu ifadeler de elde edilen delillerin yasal olmadığını gösterdiğini, çünkü CMK’nın 148. maddesine göre ifade alma ve sorgu sırasında şüpheli veya sanığın beyanı özgür iradesine dayanması gerektiğini, hangi hâllerde özgür iradenin ortadan kalkacağının sayıldığını, bunlardan birisinin de aldatma hâli olduğunu, hâkim, savcı olan sanık tanıkların ifade ve sorgularından yaklaşık 4-5 ay sonra HSYK Başkan Vekilinin açıklamasından sonra mesleğe geri dönme, tahliye edilme düşüncesiyle yapmış oldukları itiraf niteliğinde kabul edilen beyanlarının özgür iradelerini ortadan kaldıran aldatma hâlinin bir örneği olduğunu, kanuna aykırı elde edilen delil hükmünde olduklarını ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 206. maddesine göre kanuna aykırı olarak elde edilen delillerin ret olunup ve yargılamada kullanılamayacaklarını,
    2009 yılında Adalet Bakanlığına atanması yapıldıktan sonra ... ile tanıştığını, resmî olanlar hariç herhangi bir görüşmesi olmadığını, kesin ve somut olmayan beyanlarını kabul etmediğini,
    2009 yılında Adalet Bakanlığına atanması yapıldıktan sonra ... ile tanıştığını, resmî olanlar hariç herhangi bir görüşmesi olmadığını, soyut ve genel nitelikteki bu beyanlarını kabul etmediğini,
    ... ile de Bakanlığa geldiğinde tanıştığını, aynı lojmanda kalmalarına rağmen pek görüşmediklerini, niçin bu şekilde ifade verdiğini bilemediğini, resmî görüşmeleri dışında herhangi bir görüşme ve irtibatının olmadığını, genel ve soyut beyanlarını kabul etmediğini,
    1999-2002 yılları arasında Nallıhan Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığını, ..."u Ayaşta tanıdığını, Ankara’ya gelip giderken bir kaç kez uğradığını, tanığın bir kez bile Nallıhan"a gelmediğinden kendisini Beypazarı Cumhuriyet Savcısı olduğunu zannettiğini, 2004 ve 2009 yılları arasında Bursa Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığını, buradayken ... kendisinden sonra geldiğinden kendisine ailecek hoşgeldin ziyaretine gittiklerini, onun da iadeyi ziyarete geldiğini, ancak iddia edildiği gibi bir program çerçevesinde değil aile ziyareti şeklinde görüştüklerini, bu nedenle tanığın 15-16 sene öncesine ait gerçekleştiğini söylediği olaylar ve anlatımlarını somut bilgilere dayanmadığından kabul etmediğini,
    1994 yılında kura çekerek Rize/Kalkandere ilçesinde Cumhuriyet savcısı olarak göreve başladığını, aynı kura ile Şadan Sakınan"ın da İkizdere ilçesinde göreve başladığını, aynı dönem olduklarından görev yaptıkları sırada hafta sonları ailecek görüştüklerini, ancak bu görüşmelerin çok seyrek olduğunu, ... ile İkizdere’de tanıştıklarını, ailecek görüştüklerini, ancak iddia edildiği gibi kendisi ile sohbet toplantısı yapmadığını, kaldı ki İkizdere ilçesi 1500-2000 nüfuslu küçük bir ilçe olduğundan burada herhangi bir özel okul olduğunu da zannetmediğini, kesinlikle böyle bir okulda bir araya gelip sohbet yapmadığını, ...’dan aidat adı altında parada almadığını, Kalkandere’den tayini çıktıktan sonra kendisi ile uzun süre görüşmesi olmadığını, ... ile Yargıtay Üyesi seçildikten sonra dahi görüşmediğini, grup sorumlusu olduğunu nereden çıkardığını bilemediğini, ..."ın hem kendisini tutuklanmaktan kurtarmak hem de subay olan oğlu ve damadını kurtarmak maksadıyla böyle bir beyanda bulunduğunu zannettiğini, ifadelerini kabul etmediğini,
    ..."i Bakanlığa geldiğinde tanıdığını, aynı lojmanda oturduklarını, ailecek tanıştıklarını, zaman zaman aile ziyaretleri şeklinde görüşmeleri olduğunu, ancak tanığın iddia ettiği gibi Bakanlıkta bulunan diğer Genel Müdür ya da Genel Müdür Yardımcılığınca resmî görüşmeler dışında bir araya gelmediklerini, kaldı ki yaklaşık 9 ay gibi kısa bir süre Ceza İşleri Genel Müdürlüğü yaptıktan sonra Yargıtay Üyeliğine seçildiğini, 18. Hukuk Dairesinde çalıştığı sırada da ... ile aile ziyareti şeklinde görüşmeleri olduğunu, ayrıca aynı dairede birlikte çalıştığı Hüseyin Güngör Babacan ile de hem aynı lojmanda altlı üstlü oturmaları hem de İzmirli olmaları sebebiyle eşlerinin de iyi görüştüklerini, Osman Yurdakul Çankaya lojmanlarında oturduğundan onunla hiç evine gidip gelmesi olmadığını, tanığın iddia ettiği gibi sohbet toplantısı değil ..., Hüseyin Güngör Babacan ile aile ziyareti şeklinde görüşmeleri olduğunu, hatta bir iki kez de ailecek Gölbaşı’nda bulunan Sayıştay Tesisleri’ne kahvaltıya gittiklerini hatırladığını, iddialarını kabul etmediğini,
    Tanıklar, ..., ... ve ..."ı tanıdığını, bu şahısların İzmir/Menemen Türkelli Mahallesinde ikamet ettiklerini, ... ile ..."nın çiftçilik yaptıklarını, yaklaşık 30-35 yıl önce üniversite eğitimi ve meslek icabı buradan ayrıldığını, yılda birkaç kez gitmişliği olduğunu, görev sebebi ile uzun yıllar ayrı kaldığından bu tanıklarla birlikte herhangi bir yere gitmişliği olmadığını, kahvede karşılaşırsa selamlaşıp sohbet ettiğini, sadece ... bakkal işlettiğinden tatillerde alışveriş amacıyla dükkanına gittiğini, bu tanıklarla herhangi bir akrabalığı da olmadığını, ..."ın “Lise çağlarında İzmir"de öğrenci yurdunda kaldığını biliyorum.” şeklindeki ifadesini de kabul etmediğini, İzmir İmam Hatip Lisesi"ni bitirdiğini, ortaokula giderken İzmir Kilimcitepe’de bulunan Kilimcitepe Camisi"nin arkasında ikamet eden babasının arkadaşı olan Mustafa Onkardeşler isimli şahsın evinde kaldığını, lise yıllarında da günü birlik gidiş geliş yaptığını, her üç tanığın da beyanlarını kabul etmediğini,
    ..."nun beyanlarının tahmine dayalı olduğunu, somut bilgiler içermediğini ve kabul etmediğini,
    Başka dosyalarda Mehmet Aydoğdu"nun soruşturma aşamasındaki ifadelerinden döndüğünü, kendisinin de bu şahsın beyanlarını kabul etmediğini,
    0506 204 02 82 nolu telefon ile 0554 450 44 18 nolu cep telefonların kendi adına kayıtlı olduğunu, 0506 160 72 77 nolu cep telefonunun ise kızı adına kayıtlı olduğunu, ... nolu cep telefonu kendi adına kayıtlı olmasına rağmen kızı ..."ın kullandığını, daha sonra iptal ettiğini, bu iptalden sonrada kızının 506 160 72 77 nolu telefon hattını kendi adına kullandığını, dolayısıyla daha önce bahsettiği 0506 204 02 82, ... ve kızının diğer telefonu olan 506 160 72 77 numaralı cep telefonlarına ByLock haberleşme programını yüklemediğini ve kullanmadığını,
    Kızı ..."ın hazırlık ve savcılık beyanında ByLock çıkan telefonla ilgili olarak söylediği ""Bu telefonu ben kullanıyorum, bana ait ama zaman zaman babam da kullanıyor o Bylock yüklemiş olabilir."" gibi bir ifadesi ile ilgili olarak; telefonu kullanmış olabileceğini ama Bylock programı yüklemediğini,
    Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, (1) TCK"nın 4. kısmının 4 ve 5. bölümlerinde sayılan suçlardan birini işleme amacının olması, (2) Bu amaçla Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesi anlamında örgüt kurulması, (3) Örgütün silahlı olması, (4) Örgütün amacını ve silahlı olduğunu bilerek yani kasten örgüte üye olunması gerektiğini, 15 Temmuz öncesinde ve sonrasında bu örgütle hiç bir ilişki ve bağlantısı olmadığını, herhangi bir somut suça veya terör olayına karışmadığını, adı geçen örgütün Türk Ceza Kanunu’nun 302 ile 316. maddelerindeki suçları işlemek amacıyla kurulduğunu bilmesinin mümkün olmadığını, 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen hain darbe teşebbüsüne iştirak etmediğini, suçun hazırlık ve icra aşamalarında da bulunmadığını, hiçbir aşamasından haberi olmadığını, ancak bütün bunlara rağmen Türk Ceza Kanunu’nun 302 ile 316. maddelerindeki suçları işlemek amacıyla kurulan silahlı örgüte üye olduğu ve Türk Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesindeki suçu işlediği iddiasının evrensel hukuk kurallarına, suçun kanuniliği, suç kasıtla işlenir, ceza sorumluluğunun şahsiliği ve hukuk devleti ilkelerine açıkça aykırı olduğunu,
    Türk hukukunda bir suç örgütünün ya da silahlı terör örgütünün varlığının kesinleşmiş bir yargı kararıyla tespit edildiğini, FETÖ/PDY örgütünün terörist niteliğine dair kararın Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 26.09.2017 tarihinde verildiğini, dolayısıyla bu tarihten önce FETÖ/PDY diye bir terör örgütü olmadığını, bu tarihe kadar hukuken sadece Gülen cemaatinin varlığından bahsedilebileceğini,
    Kendisine ait telefonların bazı kontörlü telefonlar tarafından aranmasının örgüt bağlantısı sebebiyle yapıldığının varsayıldığını, örneğin 2011 yılında arandığı tarihten 6 ay sonra Yargıtay eski Üyesi Hüseyin Sarıömeroğlu"nun yine 2012 yılında 2 kez sıfır saniye arama olan ve görüşme olmayan aramadan tam 2 yıl sonra aynı bayiden 2014 yılında Yargıtay eski Üyesi İbrahim Zengin"in aranmasının ardışık arama kabul edildiğini, yine 2012 yılında arandıktan sonra, 2014 yılından bir buçuk yıl sonra bir Danıştay Üyesinin aynı telefondan aranmasının da ardışık arama kabul edildiğini, yine 19.03.2012 tarihinde saat 17.02.22"de 33 saniye görüşme yaptıktan sonra yine 17.02.23"te yani bir saniye sonra 33 saniye daha görüşme yaptığının belirtildiğini, bunun da teknik olarak mümkün olmadığını, bir varsayımdan hareket edilerek bu şekilde davrandıklarını, Yargıtay Üyelerince de aynı şekilde yapılmıştır anlayışının niyet okumaktan başka bir şey olmadığını, örgüt üyeliğine delili olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını, suçlamaları kabul etmediğini,
    Sonuç olarak öncelikle beraatine karar verilmesini, heyet aksi kanaatteyse cezanın alt sınırdan tayiniyle lehe olan kanun maddelerinin uygulanmasını istediğini,
    Savunmuştur.
    I- SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇU
    1- Terör Kavramı, Suç Örgütü, Terör Örgütü ve Silahlı Terör Örgütü Kurma, Yönetme ve Üye Olma Suçları
    Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu"nun 1. maddesinde terörü; “Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”; aynı Kanun"un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu, "Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi..." şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır.
    Bu genel terör ve terör suçlusu tanımları dışında; 3713 sayılı Kanun"un 3. maddesinde doğrudan terör suçları, 4. maddesinde de dolaylı terör suçları düzenlenmiştir.
    18.07.2006 tarihli ve 26232 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 5532 sayılı Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 17. maddesiyle, terör örgütünün tanımını yapan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu"nun birinci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış; madde gerekçesinde, Türkiye"nin de taraf olduğu Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"nin 2. maddesinin (a) bendine uygun olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nun 220. maddesinde suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüt tanımlaması yapıldığı için, Terörle Mücadele Kanunu"nda ayrıca örgüt tanımlaması yapılmasına gerek görülmediği belirtilmiştir.
    TCK"nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendine göre örgüt mensubu suçlu; suç işlemek için örgüt kuran, yöneten, bu örgüte katılan veya örgüt adına suç işleyen kişidir.
    TCK"nın “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı 220. maddesinde;
    “(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.
    (2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    (3) Örgütün silâhlı olması hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.
    (4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur...” hükmüne yer verilmiştir.
    Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuyla korunan hukuki yarar kamu güvenliği ve barışıdır. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye soktuğu ve araç niteliğindeki suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede büyük bir kolaylık sağladığından, bu suç nedeniyle kamu güvenliği ve barışın bozulması bireyin güvenli, barış içinde yaşamak hakkını da zedeleyeceğinden, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller ayrı ve bağımsız suçlar olarak tanımlanmıştır. Böylece bu düzenlemeyle aynı zamanda bireyin, Anayasa"da güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmıştır. Bu amaçla henüz suç işlenmese dahi, sadece suç işlemek amacıyla örgüt oluşturmuş olmaları nedeniyle örgüt mensubu faillerin cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Bunun asıl nedeni suç işlemek için örgüt kurmanın, kamu barışı yönünden ciddi bir tehlike oluşturmasıdır. Kanun koyucu bu düzenleme ile öncelikle gelecekte işlenebilecek suçları engellemek istemiştir.
    Bu suçun mağduru ise öncelikle kamu güvenliği ve barışını sağlamakla yükümlü olan devlet ve toplumu oluşturan bireylerdir.
    TCK"nın 220. maddesi kapsamında bir örgütün varlığından söz edebilmek için; en az üç kişinin, suç işlemek amacıyla hiyerarşik bir ilişki içerisinde, devamlı olarak amaç suçları işlemeye elverişli araç ve gerece sahip bir şekilde bir araya gelmesi gerekmektedir.
    Örgüt, soyut bir birleşme olmayıp bünyesinde hiyerarşik bir ilişki barındırmaktadır. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Oluşturulan bu ilişki sayesinde örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır. Bu nedenle niteliği itibarıyla devamlılık arz eden örgütün varlığı için ileride ihtimal dahilindeki suç/suçları işlemek amacı etrafındaki fiilî birleşme yeterlidir. Buna karşın, kişilerin belirli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi hâlinde ise örgüt değil, iştirak ilişkisi mevcuttur.
    Ceza Genel Kurulunun istikrar bulunan ve süregelen kararlarında da belirtildiği üzere, TCK"nın 220. maddesi anlamında bir örgütten bahsedilebilmesi için,
    a) Üye sayısının en az üç veya daha fazla kişi olması gerekmektedir.
    b) Üyeler arasında gevşek de olsa hiyerarşik bir bağ bulunmalıdır. Örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek veya sıkı bir hiyerarşik ilişki olmalıdır.
    c) Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme yeterli olup örgütün varlığının kabulü için suç işlenmesine gerek bulunmadığı gibi işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibarıyla somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunluluk arz etmemektedir. Örgütün faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, fail, örgütteki konumuna göre, üye veya yönetici sıfatıyla cezalandırılmasının yanında, ayrıca işlenen suçtan da cezalandırılacaktır.
    d) Örgüt niteliği itibarıyla devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi hâlinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir.
    e) Amaçlanan suçları işlemeye elverişli, üye, araç ve gerece sahip olunması gerekmektedir.
    Yukarıda belirtildiği üzere kanunların suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli yapılara suç örgütü denmektedir. Terör örgütleri ise ideolojik amaçları olan suç örgütleridir. Terör örgütlerini, suç örgütlerinden ayıran bu ideolojik amaç; 3713 sayılı Kanun"un 1. maddesinde gösterilen Cumhuriyetin Anayasa"da belirtilen niteliklerine karşı olabileceği gibi, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Türk Devleti ve Cumhuriyetin varlığına, Devlet otoritesini zaafa uğratmaya veya yıkmaya ya da ele geçirmeye, Devletin iç ve dış güvenliğine, kamu düzeni veya genel sağlığa ya da temel hak ve hürriyetlere yönelik de olabilmektedir.
    Bununla birlikte, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu tamamlayıcı bir suçtur. Bu nedenle bazı suçları işlemek için örgüt kurmanın başka ceza normları tarafından ayrıca özel olarak düzenlenmesi durumunda, ilgili suç tipinde öngörülen hükümlerin uygulanması gerekir. Buna göre soykırım ve insanlığa karşı suç için kurulmuş örgütleri kuran, yöneten ve üye olanlar TCK"nın 78. maddesi, Anayasal düzen ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek amacıyla terör örgütü kuranlar, yöneten ve üye olanlar 3713 sayılı Kanun"un 7. maddesi ve bu amaca matuf silahlı terör örgütlerini kuran, yönetin ve üye olanlar hakkında ise TCK"nın 314. maddesi uygulanacaktır.
    3713 sayılı Kanun"un "Terör örgütleri" başlıklı 7. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.” hükmü ile TCK"nın 314. maddesine atıf yapılmıştır.
    TCK"nın 314. maddesinde tanımlanan "Silâhlı örgüt" suçu ise;
    "(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
    (2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
    (3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir.
    Örgütlü suçluluğun özel bir türü olarak öngörülen, TCK"nın "Silahlı Örgüt" başlıklı 314. maddesinde; TCK"nın İkinci Kitabının, Dördüncü Kısmının Dördüncü Bölümünde yer alan devletin güvenliğine karşı suçlar ile Beşinci Bölümünde yer alan Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran, yöneten ve örgüte üye olanların cezalandırılmaları öngörülmüş ve maddenin son fıkrasında; suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümlerin, bu suç açısından aynen uygulanacağı düzenlenmiştir.
    3713 sayılı Kanun kapsamına giren suçları işlemek için örgüt kurulması hâlinde ortada bir terör örgütünün varlığı söz konusudur. TCK"nın 314. maddesinde hüküm bulunmayan hâllerde, TCK"nın 220. maddesindeki koşullar göz önünde bulundurulacaktır (Feridun Yenisey Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü, s. 46).
    Buna göre TCK"nın 314. maddesi bakımından bir oluşumun veya yapılanmanın, silahlı terör örgütü sayılabilmesi için TCK"nın 220. maddesinde düzenlenen suç işlemek için örgüt kurma suçunda gerekli koşulların yanında aşağıda gösterilen şartlar da aranmaktadır:
    a) Yöntem: Terör örgütü, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket eden bir örgüt tipidir. Buradaki cebir ve şiddet kullanma tabirini doğrudan kullanma şeklinde anlamlandırmak doğru olmayacaktır. Bu kavramın içine cebir veya şiddet kullanılacağına ilişkin güncel tehdidin bulunması da dahildir.
    b) Amaç-Saik: Silahlı terör örgütü, siyasi maksatla faaliyet gösteren örgütleri ifade eder. Bu bakımdan 3713 sayılı Kanun"un birinci maddesinde sayılan amaca yönelik ve devletin Anayasal düzeni veya devletin güvenliğine karşı bir suç işlemek amacıyla faaliyet gösterir.
    c) Elverişlilik: Silahlı terör örgütünün, TCK"nın İkinci Kitabının, Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci Bölümlerinde yer alan suçları amaç suç olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silahlı olması ya da bu silahları kullanabilme imkânına sahip bulunması gerekir. Amaca matuf kavramı ise silahlı terör örgütünün yapısının, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olmasını ifade eder.
    Belirsiz sayıda suç işleme hedefi doğrultusunda kurulan silahlı terör örgütünün, 3713 sayılı Kanun"un birinci maddesinde belirtilen amaca yönelik faaliyet göstermesi örgütün varlığı için yeterli olup ayrıca amaçlanan suçları işlemesi gerekmez.
    d) Araç-gereç: Örgüt mensuplarının tamamı olmasa bile bir kısmının silahlı olması, silahlı terör örgütünün oluşması için yeterlidir. Örgüt, bu silahları gerektiğinde kullanma imkan ve olanağına sahip ise silahlı olduğu kabul edilmelidir. Silahlı terör örgütünün elinde bulunan silahın devlete ait olması ya da bu silahların hukuka aykırı yollardan elde edilmesi bu suçun oluşması açısından önem taşımaz.

    2- FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü
    Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı, 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı ile 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütü, paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı hâline getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde büyüyüp güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp mensuplarını motive eden; "Altın Nesil" adını verdiği kadrolarla sistemle çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden; böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de bünyesinde barındıran atipik/suigeneris bir terör örgütüdür.
    İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe, semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan FETÖ/PDY silahlı terör örgütü “gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu söylememek, gerçeği inkâr etmek” üzerine kuruludur.
    Talimatlar yoluyla kollektif bir şekilde mobilize olan, kamu erkinin kritik bürokratik alanları başta olmak üzere, kamusal alanı ele geçirme refleksiyle hareket eden, mülkiye, adliye, emniyet, eğitim, istihbarat ve ordu içerisinde kendi özel hiyerarşisiyle illegal şekilde kadrolaşan, devletin tüm kurumlarına yerleştirdiği örgüt mensuplarıyla devlet teşkilatını kendisine hizmet eder hale getiren ve adeta devlet içinde ayrı bir devlet yapısı oluşturan örgütün lideri Fethullah Gülen tarafından;
    "Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın!; bütün güç merkezlerine ulaşıncaya kadar hiç kimse varlığınızı fark etmeden sistemin ana damarlarında ilerleyin!”
    “Adliye, mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.”
    “Zaman henüz uygun değil. Bütün dünyayı omuzlayıp taşıyabileceğimiz zamana dek, tamam olacağınız ve koşulların uygun olacağı zamana dek beklemelisiniz! Bilhassa, haber alma hususunda her zaman hasım cephenin çok önünde olunmalıdır.”
    “Yani siz hâkim değilsiniz başka kuvvetler var. Bu ülkede değişik kuvvetleri hesap edecek dengeli, dikkatli, tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım…”
    “Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana kadar her adım erken sayılır. (…) bunca kalabalık içinde ben bu dünyayı ve düşüncemi sözde mahremiyet içinde anlattım. (…) sırrınız sizin sırrınızdır. Söylerseniz siz esir olursunuz.”
    “Daima tedbirli olmalıyız, daima istişare içerisinde karar alın, ana istişare organı olan Başyüceler ne karar aldıysa onu uygulayın (Kaldı ki; Başyüceler’in lideri de kendisidir) bütün güç merkezlerine ulaşmalıyız …”
    “Bir gün bana Ankara’da bin evimiz olduğunu söyleyin, devletin paçasından şöyle bir tutacağım, devlet uyandığında yapacağı hiçbir şey kalmayacak.” şeklinde değişik yer ve zamanlarda örgüt mensuplarına verilen talimatlarda gizliliğe atfedilen önem görülmektedir.
    Örgüt, kamu kurum ve kuruluşlarına yerleştirdiği personelin aile yaşamlarına dahi müdahale ederek şahısların kiminle evleneceğine de karar vermektedir.
    Örgüt, kamu kurumlarında sayısı beş kişiyi geçmeyen bir örgüt abisine bağlı hücreler şeklinde yapılanmıştır. Hücreler birbirinden haberdar değildir. Bu şekilde bir hücre açığa çıksa bile diğer hücrelerin faaliyetlerine devam ederek deşifre olmaları engellenmektedir. İçlerinde katı bir askeri disiplin hâkimdir.
    Örgütün bütünlüğü üzerinde tek hâkim ve önder Fethullah Gülen olup örgüt içerisinde kâinat imamı olarak görülmektedir. Diğer yöneticiler onun verdiği yetkiyle onun adına görev yaparlar.
    Kâinat imamı inancı ve yedi katlı piramidal yapılanmaya sahip FETÖ/PDY silahlı terör örgütünde, örgüt içi hiyerarşide itaat ve teslimiyet katı bir kuraldır. Teslimiyet hem örgüte hem de liderin emrine ona atfen verilen göreve adanmışlıktır.
    Örgütün hiyerarşik yapılanması tabaka-kat sistemine dayanır. Katlar arasında geçişler mümkün ise de, dördüncü kattan sonrasındaki geçişleri önder belirlemektedir. Katlar şu şekildedir:
    a) Birinci Kat (Halk Tabakası): Örgüte iman ve gönül bağı ile bağlı olanlar, fiili ve maddi destek sağlayanlardan oluşur. Bunların birçoğu örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmayan, bilinçli veya bilinçsiz hizmet ettirilen kesimdir.
    b) İkinci Kat (Sadık Tabaka): Okul, dershane, yurt, banka, gazete, vakıf ve kurum görevlilerinden oluşan sadık gruptur. Bunlar örgüt sohbetlerine katılan, düzenli aidat ödeyen, az veya çok örgüt ideolojisini bilen kişilerdir.
    c) Üçüncü Kat (İdeolojik Örgütlenme Tabakası): Gayri resmi faaliyetlerde görev alan, örgüt ideolojisini benimseyen ve ona bağlı, çevresine propaganda yapan kişilerdir.
    d) Dördüncü Kat (Teftiş Kontrol Tabakası): Bütün hizmeti (legal ve illegal) denetler. Bağlılık ve itaatte dereceye girenler buraya yükselebilir. Bu tabakaya girenler örgüte çocuk yaşta kazandırılanlardan seçilir. Örgüte sonradan katılanlar genellikle bu katta ve daha üst katlarda görev alamazlar.
    e) Beşinci Kat (Organize Eden ve Yürüten Tabaka): Üst düzey gizlilik gerektirir. Birbirlerini çok az tanırlar. Örgüt lideri tarafından atanan ve devletteki yapıyı organize edip yürüten kişilerdir.
    f) Altıncı Kat (Has Tabaka): Örgüt lideri Fethullah Gülen tarafından bizzat atanan ve lider ile alt tabakaların irtibatını sağlayan, örgüt içi görev değişiklikleri yapıp azillere bakan kişilerdir.
    g) Yedinci Kat (Kurmay Tabaka): Örgüt lideri tarafından doğrudan seçilen ve on yedi kişiden oluşan örgütün en seçkin kesimidir.
    Örgütün deşifre olmaması ve Devletin örgüt yapısını çözmekte zorlanması için örgüt hücre tipinde yatay yapılanmaya özen göstermiştir. Hücreler genellikle en fazla beş kişiden oluşan ve bir abla veya abiye bağlı birimlerdir. Hücredeki kişi sayısı bazı kurumlarda üç, TSK gibi bazı kurumlarda ise birebirdir. Her hücreden sorumlu bir imam vardır.
    FETÖ/PDY"nin asli unsuru müntesipler, ışık evi, yurtlar, okullar, dershaneler olan hizmet birimlerinde yetiştirilmektedir. Bu kurumların temel amacı bu örgüte müntesip yetiştirmektir. İlk ve öncelikli kuruluş gayesi eğitim değil, insan kaynağı sağlamaktır. Örgüte ait özel okul ve yurt gibi yerler toplantı ve himmet toplama amaçlı da kullanılmaktadır. Örgüt, elemanlarını genel olarak genç yaştaki öğrencilerden seçmekte ise de, kamu personelini de sonradan örgüte kazandırabilmektedir.
    Bütün terör örgütleri gibi FETÖ/PDY de eleman bulma, buldukları elemanları örgüt amacına göre eğitme, örgütsel olarak onlara nasıl davranılması gerektiğini öğretip uygulatma üzerine kuruludur. Örgütsel bağlılığın temini bakımından; kod adı kullanma, gizlilik ve tedbir uygulanması, kişiler hakkında istihbarat toplayıp özel bilgi edinmek, sorunsuz işleyen bir emir ve rapor zincirinin varlığı, devletten ve aileden önde gelen örgüt aidiyeti, devlet hiyerarşisinde daha üstte olsa bile örgüt hiyerarşisi asıl olduğundan daha ast birinden emir alınması, hizmet kardeşliği ve örgüt içi dayanışma nedeniyle illegal olsa dahi talimatın sorgulanmaması, psikolojik tehdidin etkisiyle özgür iradenin kaybedilmesi hususları önem taşımaktadır.
    Örgütten ayrılmak kural olarak mümkün değildir. Örgütsel disipline uymayan kişiler örgütten kovulma yerine pasifize edilmektedir. Bu düşüncede olan kişiler önce korkutulur, manevi baskının yanında maddi yaptırımlar da uygulanır. Tüm yaptırımlara rağmen ayrılmakta ısrar eden, itaatsizlikte devam eden kişinin örgütle ilişkisi kesilir. Örgüt bu kişiyi hain ilan ettiğinden her türlü cezalandırma metodu uygulanır.
    FETÖ/PDY"nin Türk Silahlı Kuvvetlerine, Emniyet Teşkilatına ve MİT"e sızan militanları, şeklen kamu görevlisi gibi gözükse de bu kişilerin örgüt aidiyetleri diğer tüm aidiyetlerinden önce gelmektedir. FETÖ/PDY’nin devletin tasarrufunda bulunması gereken kamu gücünü, kendi örgütsel çıkarları lehine kullanmakta olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli aşamalardan geçirildikten sonra güçlü örgütsel bağlarla bağlandığı FETÖ/PDY’nin bir neferi olarak TSK, Emniyet Teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatında meslek hayatlarına başlayan örgüt mensupları, sahip oldukları silah ve zor kullanma yetkilerini FETÖ/PDY’deki hiyerarşik üstünden gelen emir doğrultusunda seferber etmeye hazır olacak şekilde bir ideolojik eğitimden geçirilmektedir. Bu durum, örgüt lideri tarafından hizmet insanı başlığı altında “örgüte bağlı kişinin azimli, kararlı, hizmete karşı itaatkar, her şeyin sorumluluğunu alması gereken, darbe yediğinde azmi bozulmayan, yüksek rütbelere geldiğinde kendi rütbesi değil de hizmetin rütbesini ön planda tutan, hizmet içerisinde yapacağı görevlerin zor olabileceğine inanan ve bütün varlığını, canını, sevdiklerini hizmet için feda etmeye hazır olması” şeklinde açıklanmaktadır.
    Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarının etkin birimlerinde ve TSK"da yapılanan FETÖ/PDY, Emniyet ve TSK birimlerinin doğasında var olan cebir ve şiddet kullanma yetkisinin verdiği baskı ve korkutuculuğu kullanmaktadır. Örgüt mensuplarının silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkânının bulunması, silahlı terör örgütü suçunun oluşması için gerekli ve yeterli olmakla birlikte; 15.07.2016 tarihinde meydana gelen kalkışma esnasında TSK içerisinde yapılanıp görünürde TSK mensubu olan ve ancak örgüt liderinin emir ve talimatları ile hareket eden örgüt mensuplarınca silah kullanılmış, birçok sivil vatandaş ve kamu görevlisi şehit edilmiştir.
    Söz konusu terör örgütü, nihai amaçlarına ulaşmak gayesiyle öncelikle askeriye, mülkiye, emniyet, yargı ve diğer stratejik öneme sahip kamu kurumlarını ele geçirmek için kendilerine engel olacaklarını düşündüğü bürokrat ve personelin sistem dışına çıkarılmasını sağlayarak örgüt elemanlarını bu makamlara getirmiştir.
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihai hedefi bulunan FETÖ/PDY, söz konusu ele geçirme süreci tamamlandıktan sonra devlet, toplum ve fertlere dair ne varsa ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasal gücü yönetmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili siyasi/ekonomik güç hâline gelmek amacıyla hareket etmektedir.
    Örgütte sıkı bir disiplin ve eylemli bir işbirliği bulunduğu, örgütün kurucusu, yöneticileri ve üyeleri arasında sıkı bir hiyerarşik bağın mevcut olduğu, gizliliğe riayet edildiği, illegal faaliyetleri gizleyebilmek için hiyerarşik yapıya uygun hücre sistemi içinde yapılanarak grup imamları tarafından emir talimat verilmesi, üyeleri arasında haberleşmenin sağlanması için ByLock gibi haberleşme araçlarının kullanıldığı, görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki farkın gizlendiği, amaca ulaşabilmek için yeterli eleman, araç ve gerece sahip olduğu, amacının Anayasa"da öngörülen meşru yöntemlerle iktidara gelmek olmayıp örgütün yarattığı kaos ortamı sonucu, demokratik olmayan yöntemlerle cebir şiddet kullanmak suretiyle parlamento, hükümet ve diğer anayasal kurumları feshedip iktidarı ele geçirmek olduğu, bu amaçla, Emniyet, Jandarma teşkilatı, MİT ve Genel Kurmay Başkanlığı gibi kuvvet kullanma yetkisini haiz kurumlara sızan mensupları vasıtasıyla, kendisinden olmayan güvenlik güçlerine, kamu görevlilerine, halka, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Meclis binası gibi simge binalar ve birçok kamu binasına karşı ağır silahlarla saldırıda bulunmak suretiyle amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli öldürme ve yaralama gibi çok sayıda vahim eylem gerçekleştirildiği, anılan örgüt mensupları hakkında 15 Temmuz darbe girişiminden ya da örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen diğer bir kısım eylemlere ilişkin bir kısmı derdest olan ya da mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları ve gizli-açık tanık anlatımları, bu davalarda verilen mahkeme ve Yargıtay kararları, örgüt lider ve yöneticilerinin açık kaynaklardaki yazılı ve sözlü açıklamaları gibi olgu ve tespitler dikkate alındığında;
    FETÖ/PDY, küresel güçlerin stratejik hedeflerini gerçekleştirmek üzerine kurulan bir maşa olarak; Anayasa"da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ve ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini yıkıp ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini bozmak amacıyla kurulmuş bir terör örgütüdür. Bu örgüt, kuruluşundan 15 Temmuz sürecine kadar örgüt lideri Fethullah Gülen tarafından belirlenen ideoloji doğrultusunda amaçlarını gerçekleştirmek için hareket etmiştir. Gerçekleştirilen eylemlerde kullanılan yöntem, bir kısım örgüt mensuplarının silah kullanma yetkisini haiz resmî kurumlarda görevli olması, örgüt mensuplarının bu silahlar üzerinde tasarrufta bulunma imkânlarının var olması ve örgüt hiyerarşisi doğrultusunda emir verilmesi hâlinde silah kullanmaktan çekinmeyeceklerinin anlaşılması karşısında; tasarrufunda bulunan araç, gereç ve ağır harp silahları bakımından 5237 sayılı TCK"nın 314. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları kapsamında bir silahlı terör örgütüdür.
    Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin istikrar kazanan kararlarında da belirtildiği üzere; terör suçlarının soruşturulması kamu makamlarını ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin -özellikle organize olanlar olmak üzere- suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye neden olabilecek şekilde yorumlanmamalıdır (Süleyman Bağrıyanık ve diğerleri, B. No: 2015/9756, 16/11/2016, § 214; Devran Duran [GK], B. No: 2014/10405, 25/5/2017, § 64). Özellikle darbe teşebbüsüyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı soruşturmaların kapsamı ve niteliği ile FETÖ/PDY"nin gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket etme gibi özellikleri de dikkate alındığında, bu soruşturmaların diğer ceza soruşturmalarına göre çok daha zor ve karmaşık olduğu ortadadır (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 350).
    a) ByLock İletişim Sistemi
    Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı ile 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
    ByLock iletişim sistemi global bir uygulama görüntüsü altında belli bir tarihten sonra yenilenen ve geliştirilen hâliyle münhasıran FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanımına sunulmuş bir programdır. ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu terör örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti, kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacaktır.
    Kullanılması için indirilmesi yeterli olmayıp özel bir kurulum gerektiren ByLock iletişim sistemi, güçlü bir kriptolama yoluyla internet bağlantısı üzerinden iletişim sağlamak üzere, gönderilen her bir mesajın farklı bir kripto anahtarı ile şifrelenerek iletilmesine dayanan bir tasarıma sahiptir. Bu şifrelemenin, kullanıcıların kendi aralarında bilgi aktarırken üçüncü kişilerin bu bilgiye izinsiz şekilde (hack) ulaşmasını engellemeye yönelik bir güvenlik sistemi olduğu tespit edilmiştir. 2014 yılı başlarında işletim sistemlerine ait uygulama mağazalarında yer alıp bir süre herkesin ulaşımına açık olan ByLock"un, bu mağazalardan kaldırılmasından sonra geliştirilen ve yenilenen sürümünün ancak örgüt mensuplarınca harici bellek, hafıza kartları ve Bluetooth yoluyla yüklenildiği yürütülen soruşturma ve kovuşturma dosyalarındaki ifadeler, mesaj ve e-postalardan anlaşılmıştır.
    ByLock iletişim sistemi 46.166.160.137 IP adresine (Internet ağına doğrudan bağlanan her cihaza verilen, numaralardan oluşan benzersiz adres) sahip sunucu üzerinde hizmet sunmaktadır. Sunucu yöneticisi, uygulamayı kullananların tespitini zorlaştırmak amacıyla ayrıca 46.166.164.176, 46.166.164.177, 46.166.164.178, 46.166.164.179, 46.166.164.180, 46.166.164.181, 46.166.164.182, 46.166.164.183 no"lu IP adreslerini de kiralamıştır.
    ByLock iletişim sisteminin akıllı telefonlara yüklendikten sonra kullanılabilmesi için kullanıcı adı/kodu ve parolanın, akabinde cihaz üzerinde rastgele el hareketleriyle oluşturulan kullanıcıya özel güçlü bir kriptografik şifrenin belirlenmesi ve bu bilgilerin uygulama sunucusuna kriptolu olarak iletilmesi gerekmektedir. Bu şekilde ByLock iletişim sistemine dahil olan kullanıcıya sistem tarafından otomatik olarak bir kullanıcı kodu (User-ID numarası) atanmaktadır.
    Global ve ticari uygulamaların aksine, kullanıcıların tespitini zorlaştırmak için ByLock iletişim sistemine kayıt esnasında kullanıcıdan telefon numarası, kimlik numarası, e-posta adresi gibi kişiye ait özel bir bilgi talep edilmemekte, SMS şifre veya e-posta yoluyla doğrulama işleyişi bulunmamaktadır.
    ByLock iletişim sistemi üzerinde telefon numarası veya ad-soyad bilgileri ile arama yapılarak kullanıcı eklenmesine imkân bulunmamaktadır. Diğer taraftan ByLock iletişim sisteminde benzer uygulamalarda bulunan telefon rehberindeki kişilerin uygulamaya otomatik olarak eklenmesi özelliği de bulunmamaktadır.
    ByLock iletişim sisteminde kullanıcıların haberleşebilmesi için her iki tarafın önceden temin ettikleri kullanıcı adlarını ve kodlarını birbirlerine eklemeleri gerekmekte, ancak bu aşamadan sonra taraflar arasında mesajlaşma başlayabilmektedir. Bu bakımdan kullanıcıların dahi istediği zaman bu sistemi kullanma imkânı bulunmamaktadır. Bu kurgu sayesinde uygulama, sadece oluşturulan hücre tipine uygun şekilde bir haberleşme gerçekleştirilmesine imkân vermektedir.
    ByLock iletişim sisteminde, kriptolu anlık mesajlaşma, e-posta gönderimi, ekleme yoluyla kişi listesi oluşturma, grup içi mesajlaşma, kriptolu sesli görüşme, görüntü veya belge gönderebilme özellikleri bulunmaktadır. Böylece kullanıcıların, örgütsel mahiyetteki haberleşmelerini başka herhangi bir haberleşme aracına ihtiyaç duymadan gerçekleştirmesine olanak sağlanmıştır. Kullanıcıların tüm iletişimlerinin ByLock sunucusu üzerinden yapılması, buradaki grupların ve haberleşme içeriklerinin uygulama yöneticisinin denetim ve kontrolünde olmasını da mümkün hâle getirmiştir.
    Kullanıcı tespitinin önlenmesi ve haberleşme güvenliği için alınan bir diğer güvenlik tedbiri ise ByLock"a ait sunucu ve iletişim verilerinin, uygulama veri tabanında da kriptolu olarak saklanmasıdır.
    ByLock kurgusunun aldığı önlemlerin yanı sıra, kullanıcılar da kendilerini gizlemek amacıyla birtakım önlemler almış, bu çerçevede haberleşme içeriklerinde ve uygulamadaki arkadaş listelerinde, kişilerin gerçek bilgileri yerine örgüt içindeki "kod adlarına" yer verip çok haneli parolalar belirlemişlerdir.
    Türkiye’den ByLock"a erişim sağlayan kullanıcılar, kimlik bilgilerinin ve iletişimin gizlenmesi amacıyla VPN (Sanal Özel Ağ) kullanmaya zorlanmıştır.
    Büyük bir kullanıcı kitlesine sahip ByLock iletişim sistemi, 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi öncesinde Türk ve yabancı kamuoyu tarafından bilinmemektedir.
    ByLock üzerinden yapılan iletişimin çözümlenen içeriğinin tamamına yakını FETÖ/PDY mensuplarına ait örgütsel temas ve faaliyetlere ilişkindir. Bu kapsamda buluşma adreslerinin değiştirilmesi, yapılacak operasyonların önceden bildirilmesi, örgüt mensuplarının yurt içinde saklanması için yer temini, yurt dışına kaçış için yapılan organizasyonlar, himmet toplantıları, açığa alınan veya meslekten çıkarılan örgüt mensuplarına para temini, Fethullah Gülen"in talimat ve görüşlerinin paylaşılması, Türkiye"yi terörü destekleyen ülke gibi göstermek amacına yönelik faaliyette bulunan birtakım internet adreslerinin paylaşılması ve bu sitelerdeki anketlerin desteklenmesi, FETÖ/PDY"ye yönelik yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda şüpheli veya sanıkların hâkim ve Cumhuriyet savcılarınca serbest bırakılmasının sağlanması, örgüt mensuplarına müdafii temin edilmesi, örgüt üyelerinden kimlere operasyon yapıldığına ve kimlerin deşifre olduğuna ilişkin bilgilerin paylaşılması, operasyon yapılması ihtimali olan yerlerde bulunulmaması ve bu yerlerdeki örgüt için önemli dijital verilerin arama-tarama mesulü olarak adlandırılan kişilerce önceden temizlenmesi, kamu kurumlarında FETÖ/PDY aleyhine görüş bildiren veya yapılanmayla mücadele edenlerin fişlenmesi, deşifre olduğu düşünüldüğünde ByLock iletişim sisteminin kullanımına son verileceği ve Eagle, Dingdong ve Tango gibi alternatif programlara geçiş yapılacağının haber verilmesi, yapılanmaya mensup kişilerin savunmalarında kullanabilmeleri amacıyla hukuki metinler hazırlanması gibi örgütsel niteliği olan mesajlar gönderildiği anlaşılmıştır.
    Gelinen noktada, tek başına delil olarak kullanılması gerektiğinde, kişinin ByLock sistemine (ağına) dahil olduğunun belirlenebilmesi açısından, öncelikle ByLock sunucusunda kayıtlı bir User-ID numarasının kişiyle eşleştirilmesine dair veriler içeren ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının; bu belgenin bulunmaması hâlinde de varsa sanığa ait olduğu belirlenen ByLock User-ID numarasını içerir tutanağın getirtilerek tutanaklarda yer alan veriler usulünce sanığa anlatıldıktan sonra sanık ve varsa müdafisinden diyeceklerinin sorulması gerekmektedir.
    Bu itibarla, failin bilerek ve isteyerek ByLock sunucusunda kayıtlı bir User-ID aldığının belirlenmesi; ByLock sistemine dahil olup ancak bir örgüt üyesinin sahip olabileceği gizli haberleşme imkânına kavuştuğunun, dolayısıyla en azından FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğunun kabulü için gerekli ve yeterli olacaktır. Ayrıca bu ağa dahil olan kişilerin ağ içerisinde başka kişi ya da kişilerle yaptıkları görüşme içeriklerinin olması da aranmayacaktır. ByLock sistemine dahil olan failler yönünden sistem içerisindeki haberleşmelerin kimlerle yapıldığının ve içeriklerinin tespiti ise ancak fail hakkında örgüt yöneticiliğinden dava açılmış olması ve failin örgüt yöneticisi olduğunun belirlenmesi açısından mevcut delillerin yetersiz görülmesi hâlinde yol gösterici olacaktır.
    b) Genel Olarak Örgütün Yargı Yapılanması, HSYK ve Yüksek Mahkeme Üyelikleri Seçimleri
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle ilgili olarak ülke sathında yürütülen soruşturmalarda elde edilen dijital veriler, tanık beyanları, haklarında soruşturma yürütülen kişilerin etkin pişmanlık hükümleri kapsamında verdikleri ifadelerle, örgüte ilişkin açık kaynaklara da yansıyan bilgiler doğrultusunda ve Anayasal düzende devletin üç kuvvetinden biri olan yargının işlevinden ileri gelen önemi karşısında; bu örgütün, yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetlerini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihâi amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü anlaşılmaktadır.
    Bu bağlamda, örgüt lideri ..."in açık kaynaklara da yansıyan “Orada icabında mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın, arkadaşlara diyorum ki ben "Belki bin döktüreceksin, geriye biri dönecek, 1 milyar vereceksiniz, 10 milyonluk tazminat davası alacaksınız, önemli olan mahkum etmektir yani, avukat da kiralayacaksınız, hakim de kiralayacaksınız... Dünyada satın alınmayacak adam yoktur. Sadece fiyatları farklıdır. Birini az fiyata birini çok fiyata alırsın.” şeklindeki beyanı, yargıda kanun dışı kadrolaşma ve bu erke egemen olma hususlarında verdiği örgütsel talimatlardan biridir.
    Örgütsel kadrolaşma açısından; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü tarafından kendi mensuplarına hâkimlik ve Cumhuriyet savcılığı sınavlarına girmeleri konusunda telkinlerde bulunulduğu, örgüt mensubu öğrencilere hâkimlik ve savcılık sınavını kazanmaları hâlinde örgütün kendilerine referans olacağının söylendiği, mülakatı geçip staja başlayan örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcısı adaylarının Adalet Akademisi ve staj döneminde de yine örgüt tarafından koordine edildiği, söz konusu adayların örgüt mensubu olduklarının anlaşılmaması için kendi başlarına, fakat örgütle irtibatı koparmayacak şekilde ev tutmalarının tavsiye edildiği, adayların beşer kişilik kapalı gruplar halinde örgüt tarafından finanse edilen evlerde kalmalarının sağlandığı, bu kapsamda örgüt kurallarına göre iki evin irtibat halinde olmasının istendiği, bu evlere murakıp adı verilen örgüt mensubu kişilerin gelerek evde kalan adaylardan bilgi alıp tavsiyelerde bulundukları,
    Bununla birlikte, örgüte ait ışık evlerinin il bazında eyalet adı altında birden çok bölgeye ayrıldığı, her bölgenin sekiz ilâ on evi kapsadığı, bölgelerden sorumlu kişilere bölge abisi/ablası adı verildiği, örgütün Türkiye Adalet Akademisi stajında adayları staj dönemlerine göre ayırdığı, bazı örgüt mensubu adaylara Türkiye Adalet Akademisi yurdunda kalmaları tavsiye edilerek bu kişilerden, örgüt lehine ya da aleyhine konuşan aday arkadaşlarının bildirilmesinin istendiği, her dönemin sorumlu abisinin/ablasının bulunduğu, evlere gelen örgüt mensubu murakıpların adaylara dinsel ve sosyal davranışları açısından telkinde bulundukları, örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcılarının T1, T2, T3, T4 ve T5 şeklinde kategorize edilerek taşra ve devre yapılanmasının oluşturulduğu, bu yapılanmalarda belirli aralıklarla organizasyon ve görüşmelerin gerçekleştirildiği,
    FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün yüksek yargı içerisinde de benzer şekilde bir yapılanma içerisinde hareket ettiği, bu durumun Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce düzenlenen 03.05.2018 tarihli rapordan da anlaşıldığı, söz konusu rapora göre; örgüt mensubu Yargıtay eski üyelerinin görev yapmakta oldukları hukuk ve ceza dairelerine göre gruplar oluşturulduğu, yüksek yargı eski üyelerinin aldıkları kod isimler dikkate alındığında (H1, H2, H3, C1, C2, C3, C4) şeklinde gruplandırıldıkları, Yargıtay eski üyelerinin görevde bulundukları zaman içerisinde görev yaptıkları Yargıtay Daireleri göz önünde bulundurulduğunda, “H” kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Hukuk Dairelerinde, “C” kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Ceza Dairelerinde görev yaptıkları, isimlendirmelerde yer alan 0, 1, 2, 3 rakamlarının grup içerisindeki hiyerarşiye ilişkin sıralamayı, “0” ile kodlamanın ise grup sorumlusunu gösterdiği, harf ve rakam ile gruplandırmalardan sonra (C3, H2 vb.) bazı isimlendirmelerde kullanıcının adı ve soyadının baş harflerinin eklenmesi suretiyle kod adı oluşturulduğu, “D” harfi ile yapılan gruplandırmanın “Danışma Heyetinde” bulunanları gösterdiği, Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri genel sorumlusunun “59344 ID” numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın olduğu ve bu kişinin “Danışma Heyeti” ile diğer gruplarda bulunanların irtibatını sağladığının belirtildiği,
    Yine, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu Üyelerinin bir bölümünün hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından yapılacak seçimle belirlenmesi öngörüldüğünden, örgüt tarafından öncelikle bu seçimlerdeki, ardından da bu Kurul tarafından üyeleri belirlenen yüksek mahkemelerdeki kadrolaşmaya önem verildiği, bu doğrultuda 2010 yılındaki HSYK üyeliği seçimleri sürecinde örgüt mensuplarınca toplantı ve diğer organizasyonlar düzenlenerek hem HSYK üyeliği, hem de ardından yüksek mahkeme üyeliklerinin belirlenmesi hususunda çalışmalar yapıldığı,
    Örgütsel etkinliğin ve baskının yargısal mekanizmalarda devamlılığının sağlanabilmesi açısından, bu çalışmaların 2014 yılındaki HSYK seçimlerinde de hem hâkim ve Cumhuriyet savcılarınca hem de yüksek yargı üyelerince yapılan seçimler açısından da sürdürüldüğü tespit edilmiştir.


    3- Hata Hükümleri Çerçevesinde Silahlı Terör Örgüt Üyeliği Suçunun Değerlendirilmesi
    Bir suç örgütü, baştan itibaren suç işlemek üzere kurulmuş illegal bir yapı olabileceği gibi, legal olarak faaliyet göstermekte olan bir sivil toplum örgütünün sonradan bir suç örgütüne, hatta terör örgütüne dönüşmesi de mümkündür. Bu kapsamda önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından varlığı bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri; kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından sorumlu olacaklardır.
    Silahlı terör örgütüne üye olma suçunun doğrudan kastla işlenebildiği gözetilerek, hukuki zeminde faaliyet gösteren ve nihai amacını gizli tutması nedeniyle açıkça bilinmeyen yapılara dahil olan örgüt mensuplarından bir kısmının, oluşumun bir terör örgütü olduğunu bilmediklerini iddia etmeleri durumunda, TCK"nın 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hata hükmü uyarınca değerlendirme yapmak gerekecektir.
    5237 sayılı TCK"nın "Hata" başlıklı 30. maddesi üç fıkra halinde;
    "Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır.
    Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
    Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır." şeklinde düzenlenmiş iken, 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun"un 4. maddesi ile eklenen; "İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz." biçimindeki dördüncü fıkra ile son hâlini almıştır.
    Maddede çeşitli hata hâlleri düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrasında suçun maddi unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir.
    İkinci fıkra ile, kişinin suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususundaki hatasından yararlanması öngörülmüş, buna göre, kardeşi olduğunu bilmediği bir kişiyi öldüren failin, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerinden olan kardeşini öldürmekten değil, kasten öldürmenin temel şeklinden sorumlu olacağı, değersiz zannederek değerli bir kolyeyi çalan fail hakkında ise değer azlığı hükmünün uygulanacağı ilke olarak kabul edilmiştir.
    Üçüncü fıkrada, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait şartların gerçekleştiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağı hüküm altına alınmış olup fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata halleri düzenlenmiştir. Failin bu fıkra hükmünden yararlanabilmesi için bulunduğu durum itibarıyla hatasının kaçınılmaz olması gerekmektedir.
    Maddeye 5377 sayılı Kanun"la eklenen dördüncü fıkrada ise kişinin işlediği fiilden dolayı kusurlu ve sorumlu tutulabilmesi için, bu fiilin bir haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre fail, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu konusunda kaçınılmaz bir hataya düşmüşse, diğer bir ifadeyle, eyleminin hukuka aykırı olmadığı, haksızlık oluşturmadığı, meşru olduğu düşüncesiyle hareket etmişse ve bu yanılgısı içinde bulunduğu şartlar bakımından kaçınılmaz nitelikte ise artık cezalandırılmayacaktır. Hatanın kaçınılmaz olduğunun belirlenmesinde, kişinin bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre şartları göz önünde bulundurulacaktır.
    Üçüncü ve dördüncü fıkraların uygulanması yönüyle kişinin kaçınılmaz bir hataya düşmesi şartı aranmakta olup hatanın kaçınılabilir olması durumunda kişi kusurlu sayılacak, diğer bir ifadeyle fiilden dolayı sorumlu tutulacak, ancak bu hata temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınacaktır.
    Konumuza ilişkin olarak maddenin birinci fıkrasının daha ayrıntılı ele alınmasında fayda bulunmaktadır.
    Maddenin birinci fıkrasının gerekçesinde; "Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür veya yaralanır. Örnek olarak verilen bu olaylarda failin bilgisi gerçeğe uysaydı; işlediği fiil haksızlık teşkil etmeyecekti. Bu nedenle hata hâlinde kasten işlenmiş bir suçtan söz etmek mümkün değildir.
    Fıkrada ayrıca, maddî unsurlarda hata hâlinde, taksirle sorumluluğa ilişkin hükme yer verilmiştir. Buna göre, meydana gelen neticeye ilişkin olarak gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı böyle bir netice ile karşılaşılmazdı şeklinde bir yargıya ulaşılabiliyorsa; taksirle işlenmiş bir suç söz konusu olur. Ancak bu durumda neticenin taksirle gerçekleştirilmesinin kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir. Bu nedenle, kendisinin sanarak başkasının çantasını alan kişinin yanılgısında taksirin varlığı kabul edilse bile; kanunda hırsızlık fiilinin ancak yararlanma kasdıyla işlenebileceği belirtildiği için; böyle bir olay dolayısıyla ceza sorumluluğu doğmayacaktır. Buna karşılık, av hayvanı zannederek gerçekte bir insana ateş edip onun ölümüne neden olan kişinin bu hatasında taksiri varsa, adam öldürme kanunda taksirle işlenen bir suç olarak da tanımlandığı için, böyle bir olayda fail, taksirle adam öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacaktır..." açıklamalarına yer verilmiştir.
    Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olup bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik ya da hatalı bilgi, maddi unsurlara ilişkin bir hatadır. Bu hatanın kastın varlığına engel olacak düzeyde bulunması hâlinde sanığa ceza verilmeyecektir. Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır. Maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde, hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâlinin saklı olduğu belirtildiğinden, taksirle de işlenebilen bir suçun maddi unsurlarında tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu hataya düşülmesi kusurluluğu ortadan kaldırmayacaktır. Örneğin, gerekli dikkat ve özeni göstermeden gece gördüğü karartıya av hayvanı olduğunu düşünerek ateş eden ve bir kişinin ölümüne neden olan fail, taksirle öldürmeden sorumlu olacaktır.
    Öğretide bu konuya ilişkin olarak; "Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır. Örneğin, arkadaşını ziyarete giden bir kimsenin, arkadaşının olduğu düşüncesiyle bir başkasının konutuna girmesi." (Artuk/Gökcen/Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, s. 522), "Suçun maddi unsurlarında hata (unsur yanılgısı), müşahhas bir olayda suçun maddi unsurlarına müteallik hususlardaki bilgisizliği, eksik veya yanlış bilgiyi ifade eder. Bir başka ifadeyle, faildeki müşahhas olaya ilişkin tasavvurun gerçekle bağdaşmaması hâlidir. Bu hata, suça ilişkin kastı ortadan kaldırır. Bu hata hâlinde kasten işlenmiş bir haksızlıktan bahsetmek mümkün değildir. Failin bilgisi veya tasavvuru gerçeğe uysaydı; işlediği fiilin bir haksızlık teşkil etmeyeceği muhakkak olmalıdır" (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi Genel Hükümler, Seçkin, 1. Baskı, 2005, s. 421) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
    Failin, isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK"nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yararlanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hâli de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK"nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatine karar verilmesi gerekecektir.
    Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
    FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün, Devletin Anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olan nihaî amacını gerçekleştirmek için “mahrem alan” şeklinde örgütlenmesi ve devletin silahlı kuvvetlerindeki unsurları dikkate alındığında gerekli ve yeterli örgütsel güce sahip olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Örgütün bu amaç ve yöntemlerini bilen örgüt mensuplarının örgütteki konumları gözetilerek cezalandırılacağı da açıktır. Örgütlenme piramidine göre, beş, altı ve yedinci kat ve kural olarak üç ve dördüncü katlarda bulunan örgüt mensuplarının bu durumda olduklarının kabulü gerekmektedir. Ancak önce dinî bir kült, ardından da terör örgütü hâline dönüşen FETÖ/PDY’nin, başlangıçta bir ahlâk ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve genellikle böyle algılanması, örgütün gayrı meşru amaçlarını gizleyip alenen kriminalize olmamaya çalışması ve örgütün kurucusu ve yöneticisi Fethullah Gülen hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen beraat kararının onanarak kesinleşmesi karşısında, özellikle örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan diğer katlardaki örgüt mensupları tarafından bilinip bilinmediğinin olaysal olarak TCK’nın 30. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
    Bu bağlamda söz konusu değerlendirme yapılırken, ülke çapında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili dava dosyalarında yer alan belgeler, mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihai amacının açıkça ortaya konularak devleti ve hükûmeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansasyonel olayların kamuoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması hususları gözden kaçırılmamalıdır. Bu nitelikli çok sayıda olay arasında, 7 Şubat 2012 tarihli MİT krizi, gayri hukuki iletişimin dinlenmesi kararları aracılığıyla elde edilmiş hukuka aykırı bulgulara dayandığı ve suç unsurlarının da oluşmadığı gerekçeleriyle kovuşturmaya yer olmadığı kararlarına konu olan 17/25 Aralık 2013 tarihli operasyonlar ile 1 Ocak ve 19 Ocak 2014 tarihli MİT tırlarının durdurulması hadiselerini saymak mümkündür.
    Ayrıca, Milli Güvenlik Kurulunun 26.02.2014 ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirdiği müteaddit toplantılarında alınan ve kamuoyu ile paylaşılan kararlarda; FETÖ/PDY’nin, milli güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan, devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, illegal ekonomik boyutu bulunan, diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapılması ve bu terör örgütü ile devletin tüm kurum ve birimleri ile birlikte etkin bir mücadele edilmesine dair kararların alınması, aynı tespit ve açıklamaların devlet ve hükûmet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamuoyu ile paylaşılması gibi olguların da göz ardı edilmemesi gerekir.
    II- SANIK HAKKINDAKİ HÜKMÜN 5271 SAYILI CMK"NIN 289. MADDESİNDE SAYILAN HUKUKA KESİN AYKIRILIK HÂLLERİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ:
    1- Uyuşmazlık yönünden bağlantılı olmaları nedeniyle birlikte değerlendirilen, CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan "Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması" ve (d) bendinde yer alan "Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi" hâlleri açısından:
    Söz konusu hukuka kesin aykırılık hâllerinin değerlendirilebilmesi açısından, konunun geniş bir perspektif içerisinde ve birkaç başlık hâlinde ayrıntılı olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
    A- Yargıtay
    Devletin hukuk düzeninin gerçekleştirilmesini ve korunmasını amaçlayan yargı fonksiyonunun, bireylerin kendi aralarında ya da devletle olan hukukî uyuşmazlıklarını kesin olarak çözme niteliğine sahip olması, bu fonksiyonu ifa eden devlet organlarının da buna uygun niteliklerle donatılmasını gerektirmektedir (Bülent Tanör - Necmi Yüzbaşıoğlu, 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, 17. Bası, Beta Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2018, s. 476). Nitekim, Anayasa"nın "Yargı Yetkisi" başlıklı 9. maddesinde bu husus "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır." biçiminde ifade edilmektedir.
    Anayasa"nın 142. maddesinde, mahkemelerin kuruluşunun, görev ve yetkilerinin, işleyişinin ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği öngörülmekle birlikte, yargı kollarında yer alan Yüksek Mahkemeler yönünden kanunilik esasının ötesinde bu mahkemelerin niteliklerine, üyelerin ne şekilde atanacağına ya da seçileceğine, görev ve yetkilerinin neler olduğuna dair konular doğrudan doğruya Anayasa"da hüküm altına alınmıştır.
    Ülkemizdeki yargı kolları arasında yer alan adli yargı; diğer yargı kollarının (anayasa yargısı ve idari yargının) görevine girmeyen davaların çözümlendiği olağan ve genel yargı kolu olup teşkilât yapısı ilk derece mahkemeleri, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay olmak üzere üç derecelidir (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, 3. Baskı, Ekin Basın Yayın Dağıtım, Ocak 2019, s. 1033-1034).
    Anayasa"nın 154. maddesi uyarınca Yargıtay, adli yargı içerisinde Anayasal boyutta bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak düzenlenmiştir. Yargıtay’ın yargısal görevleri aynı maddenin birinci fıkrasında; "Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar." şeklinde hüküm altına alınmıştır.
    Aynı maddenin ikinci fıkrasında, Yargıtay üyelerinin birinci sınıfa ayrılmış adli yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından Hâkimler ve Savcılar Kurulunca üye tamsayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçileceği, beşinci fıkrasında da bu mahkemenin kuruluşunun, işleyişinin, Başkan, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin niteliklerinin ve seçim usullerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği öngörülmüştür.
    Anayasa"da yer alan bu düzenlemeler doğrultusunda hazırlanan 2797 sayılı Yargıtay Kanunu 08.02.1983 tarihli ve 17953 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, bu Kanun"un 1. maddesinde Yargıtayın, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı mercisine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercisi olup Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile bu Kanun ve diğer kanunların hükümlerine göre görev yapan bağımsız bir yüksek mahkeme olduğu vurgulanmıştır.
    Böylelikle, Yargıtayın Anayasa"da ve 2797 sayılı Kanun"da tanımlanan temel görevleri, fonksiyonları ve bu kapsamda güvence altına alınan yargısal yetkileri dikkate alındığında; genel olarak devlet yapılanmasında, özelde de yargı kolları arasında yer alan son derece özel ve hassas makamlardan biri olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
    B- Yargıtay Üyelerinin Hukukî Durumları ve Adli Suçlarıyla İlgili Soruşturma ve Kovuşturma Usulüne Dair 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nda Yer Alan Düzenlemeler
    Adaletin kendisinin ve dağıtılmasının toplumdaki öneminin bir yansıması olarak hâkimlik mesleği, toplum hayatında her zaman çok önemli bir yere ve göreve sahip olmuştur. Hâkim; bir uyuşmazlığı çözerken, suçluyu tespit edip cezalandırırken, bir hakkı sahibine teslim ederken kişilerin hak ve özgürlüklerine, bireysel ya da toplumsal yaşam alanlarına herkesten çok daha fazla temas edebilmektedir. Yine hâkim, yargılama ve hüküm verme yetkisini kullanırken devlet ile bireyler arasındaki uyuşmazlıkları da çözüme bağlamakta ve bu bağlamda devlet organlarının kullandığı yetkinin hukukiliğini denetleyebilmektedir. Bu nedenle hâkimlik mesleği, özel bir statü olarak Anayasa ile teminat altına alınmıştır. Anayasa"nın 138. maddesinde “mahkemelerin bağımsızlığı”, 139. maddesinde “hâkimlik ve savcılık teminatı” konularında ayrıntılı güvencelere yer verilmiş, 140. maddesinde ise “hâkimlik ve savcılık mesleği” hakkında bu güvenceler doğrultusunda düzenlemeler getirilmiştir.
    Hâkimlerin suç işlemeleri hâlinde cezai sorumluluklarının bulunduğu, çağdaş hukuk sistemlerinin ortak kabulüdür. Bir hâkimin göreviyle ilgili ya da kişisel bir suç işlemesi mümkün olup bu durumda kişinin hâkim olması nedeniyle işlediği suçun yaptırımsız kalması düşünülemez. Bu nedenledir ki, hukuk sistemimiz içinde hâkimlerin görevleriyle ilgili ya da kişisel nitelikte işledikleri ve suç oluşturan eylemlere ilişkin Anayasa, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu, 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu gibi kanunlarla kural olarak özel soruşturma ve kovuşturma usulleri ve mercileri öngörülmüştür.
    Yargıtay Üyelerinin hukukî durumları 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nda düzenlenmiş olup gelinen noktada, anılan Kanun’un, Yargıtay Üyelerine atılı suçların kovuşturma usullerine ilişkin suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan ve sonradan değiştirilen hükümleriyle, bu hükümlerde yapılan değişikliklere dair gerekçelerin irdelenmesi gerekmektedir.
    Gerek Anayasa"nın 154. gerekse Yargıtay Kanunu"nun 1. maddelerine göre, bağımsız bir yüksek mahkeme olan Yargıtayın kuruluş amacı ve genel görevi, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup bu bakımdan Yargıtay Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapması tali bir görevdir. Söz konusu tali görev, Yargıtay Kanunu"nun “Yargıtay Daire ve Kurullarının Görevleri” başlıklı ikinci bölümünde yer alan “Yargıtayın görevleri” başlıklı 13. maddesinin ikinci bendinde; “Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve bunların kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak” şeklinde tanımlanmıştır.
    Bu doğrultuda, 2797 sayılı Kanun"un “Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının Görevleri” başlıklı 15. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca; “Yargıtay Başkan ve üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ile yargılama görevi özel kanunlarınca Yargıtay Genel Kurullarına verilen kişilere ait davaları ilk mahkeme olarak görmek ve hükme bağlamak” Ceza Genel Kurulu"nun görevleri arasında sayılmışken, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 680 sayılı KHK"nın 4. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun"un 3. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan düzenlemeyle ilgili fıkrada yapılan değişiklik sonucunda, Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda Genel Kurulların görevi; “İlk derece mahkemesi olarak ilgili dairelerce verilen hükümlerin temyiz yoluyla incelemesini yapmak”la sınırlandırılmış, böylelikle 2797 sayılı Kanun"da ve özel kanunlarda sayılan kişilerin işledikleri kişisel suçlar yönünden Genel Kurulların ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma yetkisi kaldırılmıştır.
    Bu düzenlemeyle bağlantılı olarak, 2797 sayılı Kanun"un, Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı yapılacak inceleme, soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 46. maddesi de suç tarihi itibarıyla;
    “Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir.
    Birinci Başkanlık Kurulu kendisine intikal eden veya ettirilen ihbar ve şikayetleri inceleyerek soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte gördüğü takdirde, ilk soruşturma yapılması için ceza dairesi başkanlarından birini görevlendirir. Aksi takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Bu karar kesindir.
    Soruşturma ile görevlendirilen başkan, soruşturmayı ikmal ettikten sonra evrakı Birinci Başkanlık Kuruluna gönderir.
    Soruşturmayı yapan ceza dairesi başkanı sorgu hakiminin yetkisini haiz olup Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ilk soruşturmaya ait hükümlerini uygular. Vereceği tutuklama ve tutuklamanın kaldırılması veya kefaletle salıvermeye ait kararları Birinci Başkanlık Kurulunun onaması ile tekemmül eder.
    Birinci Başkanlık Kurulu, incelediği evrakı eksik bulursa soruşturmayı yapan başkana tamamlattırır. Son soruşturmanın açılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına, aksi halde son soruşturmanın açılmasına karar verir ve görevle ilgili suçlarda Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kuruluna tevdi olunmak üzere dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Evrakın işlemden kaldırılmasına dair verilen kararlar kesindir.
    Sanık, Ceza Genel Kurulunca verilen kararın tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde yeniden incelenmesini isteyebilir.” şeklinde düzenlenmişken, bu maddenin beşinci fıkrasında 680 sayılı KHK"nın 5. maddesiyle değişiklik yapılarak bu kişilerin kişisel suçlarında kovuşturma makamı “Yargıtay Ceza Genel Kurulu” yerine “Yargıtay ilgili ceza dairesi” olarak yeniden belirlenmiş ve maddenin altıncı fıkrası da yürürlükten kaldırılmıştır. Yine bu değişiklik de 7072 sayılı Kanun"un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
    Son olarak, 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesinin yürürlükten kaldırılan altıncı fıkrası bu kez 690 sayılı KHK"nın 2. maddesiyle yeniden düzenlenmiş ve bu fıkra;
    “Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü halinde genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezlekeyle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Hâkim kararı gerektiren işlemlere dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talepleri ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara yapılan itirazlar hakkında, soruşturma konusu suçların en ağırına bakmakla görevli Yargıtay ceza dairesini numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı tarafından karar verilir. Suçun son numaralı ceza dairesinin görevine girmesi halinde talebi inceleme yetkisi Birinci Ceza Dairesi Başkanına aittir. Hâkim kararı gerektiren işlemlerde başkanın verdiği kararlara karşı yapılan itirazı numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı inceler. Son numaralı daire başkanının kararı, Birinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından incelenir. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır.” biçiminde son hâlini almış ve bu düzenleme de 7072 sayılı Kanun"un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
    Söz konusu değişikliklerle birlikte, 2797 sayılı Kanun"un “Dairelerin Görevleri” başlıklı 14. maddesinde yine 680 sayılı KHK"nın 3. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun"un 2. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan değişiklik sonucunda bu maddeye “Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması halinde Birinci Başkanlık Kurulu bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebilir. Bu durumda, görevlendirilen dairenin bakmakta olduğu işler, bir sonraki takvim yılı beklenmeksizin Birinci Başkanlık Kurulu tarafından başka dairelere verilebilir.” biçiminde (f) bendi eklenmiştir.
    2797 sayılı Kanun"un 14 ve 46. maddelerinde yapılan değişiklikler üzerine toplanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca öncelikle 11.07.2017 tarih ve 245 sayı ile; söz konusu düzenlemelere yer verildikten sonra “kovuşturma işlemlerini yürütmek üzere Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevlendirilmesine” karar verilmiş ve bu karar 18.07.2017 tarihli ve 30127 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, ardından da aynı Kurul tarafından 03.10.2017 tarih ve 306 sayı ile; "18.07.2017 tarih, 30127 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 11.07.2017 tarihli ve 245 sayılı kararının gereği düşünüldü bölümündeki "Yukarıda sayılan düzenlemeler ışığında" ibaresinden sonra gelmek üzere "2797 sayılı Yargıtay Kanunun 46. maddesi uyarınca diğer Dairelerin görev alanına girmeyen kişisel suçlarla ilgili yapılacak” ibaresinin eklenmesine karar verilerek Yargıtayın diğer ceza dairelerinin kendi görev alanlarına giren konularda ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapacakları hususuna açıklık getirilmiş ve Yargıtay ceza daireleri arasında bu konudaki yorum farklılıkları ortadan kaldırılmıştır.
    Yargıtay Başkanlık Kurulunca yapılan bu düzenlemelerle, terör suçlarından kaynaklanan davalara ilişkin hem temyiz incelemesi, hem de çok sayıda ilk derece yargılaması yapmakta olan Yargıtay 16. Ceza Dairesinde bu davaların yarattığı iş yoğunluğundan kaynaklanan zorunluluk nedeniyle, bu davalara ve 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesi uyarınca yapılacak yargılamalara konu kişilerin makul sürede yargılanma haklarının korunması amaçlanmıştır. Öte yandan, söz konusu düzenlemeler olağanüstü mahkeme kurulması niteliğinde olmayıp herhangi bir dairenin bakmakla görevli olduğu suç açısından, örneğin sahtecilik suçu açısından yaşanacak bir iş yoğunluğunun getireceği zorunluluk karşısında, ilgili ceza dairesinin bu suçtan dolayı yapacağı ilk derece yargılamalarının da alınacak aynı türden kararlarla başka bir ceza dairesine devredilmesi söz konusu olabilecektir.
    2797 sayılı Kanun"da sayılan kişilerin işledikleri iddia olunan kişisel suçlarla, özellikle bu suçların ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenmesi durumuna ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerinde yapılan değişikliklerin gerekçeleri, söz konusu değişikliklere dair ilgili maddeleri sonradan aynen kabul edilerek kanunlaşan 680 ve 690 sayılı KHK"ların komisyon raporlarında açıklanmıştır.
    680 sayılı KHK"nın komisyon raporlarında, Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarda sayılan diğer kişilerin kişisel suçlarına ilişkin kovuşturma makamının “Yargıtay Ceza Genel Kurulu” yerine “Yargıtay ilgili ceza dairesi” olarak değiştirilmesinde; bu kişilerin kişisel suçlarından dolayı yargılanmalarında etkinliği artırmanın amaçlandığı, Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması halinde Birinci Başkanlık Kurulunun bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebileceğine ilişkin düzenlemeyle de Yargıtayın bu davalardan kaynaklanan iş yükünün hafifletilmesinin hedeflendiği belirtilmiştir.
    690 sayılı KHK"nın komisyon raporlarında da, bu KHK ile yapılan söz konusu düzenlemelerle ağır cezalık suçüstü hâllerinde ilgili ceza dairesi tarafından yapılacak kovuşturmalarda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma ve iddianame düzenleme yetkisine açıklık getirildiği, hâkim kararlarının alınma usulü ile bu kararlar ve takipsizlik kararlarına itirazlara bakacak mercilerin belirlendiği ifade edilmiştir.
    Söz konusu hukuki düzenlemeler birlikte ele alındığında;
    Konumuza ilişkin olarak; Yargıtay üyelerine atılı suçun "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli" kapsamında işlenmesi durumunda, bu suçun görev suçu ya da kişisel suç olup olmadığının önemi bulunmamaktadır. Bu hâlde soruşturma ya da kovuşturma izinleri alınmasına gerek bulunmaksızın, dolayısıyla 2797 sayılı Kanun"da düzenlenen güvenceler uygulanmaksızın genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.
    Öte yandan, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun 46. maddesinin altıncı fıkrasında “ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen kişisel suçlar” bakımından kovuşturma makamı açıkça Yargıtayın ilgili ceza dairesi olarak gösterilmiştir.
    C- Silahlı Örgüt Suçunun Niteliği, Soruşturma ve Kovuşturma Usul ve Makamlarına İlişkin CMK, 2575 ve 2797 sayılı Kanun"lardaki Düzenlemeler Bakımından Bu Suçun Değerlendirilmesi
    1) Silahlı Örgüt Suçunun Nitelikleri
    a) Genel Olarak
    TCK’nın 314. maddesinin birinci fıkrasında yer alan suçları işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak veya yönetmek ya da bu örgüte üye olmak fiilleri, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçuna nazaran daha ağır cezayı gerektiren müstakil suçlar olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla örgütlü suçluluğun özel bir türü olarak öngörülen "silahlı örgüt" suçu ile ihlâl edilen ve ceza ile korunan hukukî değer, devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek için çeteleşerek oluşturulan tehlikeli suç ve suçluluk ortamının giderilmesine ilişkin kamusal yarardır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Millete ve Devlete Karşı Suçlar, 1. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara, 2016, s. 398-399).
    Nitekim Yargıtayın istikrar kazanan uygulamalarına göre; devletin güvenliğini, Anayasal düzeni ve bu düzenin işleyişini koruma amacıyla düzenlenen dava konusu suçun, herhangi bir kamu göreviyle bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenmesi zorunlu olmadığı gibi, "özgü suç" niteliği taşımayan bu suç açısından failin memur olması suçun kurucu unsuru da değildir. Dolayısıyla sanığa atılı silahlı terör örgütü üyeliği suçunun kişisel suç niteliğinde olduğu açıktır.
    Öte yandan, ağır ceza mahkemesinin görevi, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun"un 12. maddesiyle düzenlenmiş olup, bu maddeye göre; "Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, Türk Ceza Kanununda yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmî belgede sahtecilik (m. 204/2), nitelikli dolandırıcılık (m. 158), hileli iflâs (m. 161) suçları, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısmının Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (318, 319, 324, 325 ve 332. maddeler hariç) ve 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar ile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakmakla ağır ceza mahkemeleri"nin görevli olduğu hüküm altına alınmıştır. Aynı madde ile Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler de saklı tutulmuştur. Söz konusu düzenleme karşısında, silahlı örgüt suçunun ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlardan olduğu da açıktır.
    b) Suç Teorisi Bakımından Silahlı Örgüt Üyeliği Suçu
    ba- Mütemadi Suç Kavramı
    Ceza hukuku doktrininde; kendisine bağlı olan hukuki hükümler bakımından önem taşıyan ve hareket tarafından meydana getirilmek veya engel olunmamak suretiyle oluşturulan dış alemdeki değişiklik, “netice” olarak adlandırılmaktadır. Suçun maddi unsuru bakımından dikkate alınacak netice ise sadece suçun kanuni tanımında yer alan, hukukî değer taşıyan dış alemdeki değişikliktir (Sulhi Dönmezer - Sahir Erman, Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku, Cilt II, 14. Bası, Der Yayınları, İstanbul, 2019, s. 97; Kayıhan İçel - Füsun Sokullu Akıncı – İzzet Özgenç – Adem Sözüer – Fatih. S. Mahmutoğlu – Yener Ünver, Suç Teorisi, 2. Kitap, 2. Bası, Beta Yayınları, Eylül 2000, s. 67).
    Doktrinde suçun sonuç alt unsuru bakımından yapılan ayrımlardan biri; anî ve mütemadi (kesintisiz - sürekli) suç ayrımıdır. Buna göre; hareketten doğan neticenin devam etmeyip derhal sona erdiği suçlara anî suç, neticenin devam ettiği suçlara ise mütemadi suç adı verilmektedir. Bununla birlikte, kesintisiz bir suçun varlığı için suçtan doğan hukuka aykırı durumun yani suçun eserinin bir süre devam etmesi yeterli olmamaktadır. Mütemadi suçta devam eden şey neticenin kendisi olup bu devam ettikçe suç da işlenmektedir. Dolayısıyla, kesintisiz suçlar, bu suçun hukukî konusunu oluşturan hak ve menfaatin ihlâline devam edildiği sürece icra edilmiş olmaktadırlar (Sulhi Dönmezer – Sahir Erman, s. 102). Diğer bir ifadeyle, bu suçların kanunî tanımında gösterilen sonucun her an yeniden meydana gelmesi, devam etmesi gerekmektedir (Uğur Alacakaptan, Suçun Unsurları, Sevinç Matbaası, Ankara, 1970, s. 48). Alman doktrininde savunulan görüşlerden biri de; mütemadi suçlarda suç tipinde tarif edilen hareketin başlamasıyla suç kural olarak tamamlanmaktaysa da, hukuka aykırı durumun sonlanmasıyla bittiği yönündedir (Bernd Heinrich, Ceza Hukuku Genel Kısım – 1, Cezalandırılabilirliğin Temel Esasları Tamamlanmış ve Teşebbüs Edilen Suçlarda Suçun Yapısı, Editör: Yener Ünver, Adalet Yayınevi, Ankara – 2014, s. 95). Kunter"e göre de, suçun bitme anı tamamlanmasından sonra gelmekte olup bitme anı temadinin bittiği andır (Nurullah Kunter, Suçun Maddi Unsurları Nazariyesi (Hareket – Netice – Sebebiyet Alâkası, İstanbul 1955, s. 94).
    Mütemadi suçun tanımına dair hem diğer yabancı hukuk doktrinlerinde, hem de Türk Hukukunda birlik bulunmamaktadır. Söz gelimi, bu suçlarda hareketin devam ettiği, neticenin devam ettiği, hem hareket hem neticenin devam ettiği ya da hukuka aykırılığın devam ettiği görüşleri öne sürülmektedir (M. Emin Artuk – Ahmet Gökcen – M. Emin Alşahin – Kerim Çakır, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara – 2017, s. 267). Nitekim doktrinde Özgenç ve Koca – Üzülmez; neticenin hareketin bir sonucu olduğunu, bu bağlamda, neticenin devamının hareketin sürdürülmesiyle mümkün olduğunu, dolayısıyla mütemadi suçta devam eden şeyin netice değil, esasen suçun kanuni tanımında gösterilen hareket olduğunu, böylelikle mütemadi suçun, kanuni tanımda gösterilen hareketin icrasının devam ettiği suçlar olduğunu ifade etmektedirler (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 13. Bası, Seçkin Yayıncılık, Eylül 2017, s. 176; Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 10. Baskı, Seçkin Yayınları, Eylül 2017, s. 123).
    Bununla birlikte, Alman Yüksek Mahkemesi 4. Ceza Dairesi, vergi suçlarına dair bir kararında mütemadi suçu; “Failin suç unsurlarını muayyen bir müddet devam ettirmek iradesi ile fiili ika etmesi ve iradesinin de buna müteveccih bulunması gerekmektedir.” şeklinde; İsviçre Federal Mahkemesi ise “Gayri hukuki durumu bertaraf etmek failin iktidarı dahilinde olduğu hâlde, bu duruma nihayet vermediği müddet içinde suç işlenmektedir.” şeklinde tanımlamıştır. İsviçre Federal Mahkemesi söz konusu ifadeyle, mütemadi suçta karakteristik olan özelliğin hukuka aykırı durumun devam etmesi olduğunu değerlendirmiştir (Ayhan Önder, Mütemadi Suç, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 29, Sayı: 1-2, 1963, s. 82).
    Mütemadi suçta hukuka aykırı durumun her an yeniden kendini yenilemesi failin iradi davranışının eseri olmalıdır. Dolayısıyla mütemadi suç, failin iradi davranışının kesintiye uğradığı anda işlenmiş olmaktadır. Kural olarak hukuka aykırı duruma son verilmesi anı, kesintinin gerçekleştiği, yani suçun işlendiği andır (Zeki Hafızoğulları – Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara – 2016, s. 189-190). Bu doğrultuda doktrinde benzer biçimde, mütemadi suçlarda fiilin icrası devam ettiği sürece, fiilin ifade ettiği haksızlığın da işlenmeye devam ettiği, sadece haksız duruma sebebiyet vermenin değil, onun sürdürülmesinin de kanuni tipi gerçekleştirdiği kabul edilmektedir (Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, s. 124).
    Mütemadi suçlarda temadinin ne zaman biteceği konusunda farklı ihtimaller gündeme gelebilmektedir. Nitekim suç, söz gelimi mağdurun ölümü gibi doğal nedenlerle sona erebileceği gibi, yine mağdurun kaçması ya da üçüncü kişilerin müdahalesiyle de son bulabilecektir. Diğer yandan, failin eylemine son verebilme iktidarını kaybetmesi de temadinin bitmesine neden olmaktadır. Failin yakalanması veya tutuklanması hâlinde temadinin bitmesi için, bu işlemlerin aynı zamanda onun temadiye son verme olanağını da ortadan kaldırmış olmasına bağlıdır.
    bb- Sonuçları Açısından Silahlı Örgüt Üyeliği Suçu
    Doktrinde örgüte üye olmakla ilgili çokça tanım yapılmakta olup bu tanımlardan biri de; örgütü kuranlar veya yönetenler dışında kalmakla birlikte, örgütün amaçlarını benimseyerek verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmak şeklinde ifade edilmektedir (Vesile Sonay Evik, Cürüm İşlemek İçin Örgütlenme, Prof. Dr. Çetin Özek Armağanı, İstanbul 2004, s. 256 vd).
    Yargıtayın istikrar kazanan uygulamalarına göre de; örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.
    Diğer bir ifadeyle, fail açık veya zımni beyanıyla örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde yer almayı, bu kapsamda, bu katılımının tek bir fiil için değil sürekli bir hâl almasını, örgütün amacı çerçevesinde verilen emirleri yerine getirmeyi, bu kapsamda kişisel iradesini örgütsel faaliyetlerde örgüt iradesinin emrine terk etmeyi kabul etmiş ise örgüte üye olma iradesiyle hareket ettiği kabul edilmelidir (Önder Tozman, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara – 2017, s. 266; Erkan Sarıtaş, Suç İşlemek Amacıyla Örgütlenme Suçları, (TCK m. 220 – 221), 1. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul – 2018, s. 465 – 466).
    Örgüt üyesinin, örgütsel eylemlere maddi bir katkı sunmuş olması gerekmemektedir. Bir kimsenin, örgütün emir ve komutası içerisinde yer aldığını bilmesi ve bu çerçevede verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olması, örgüt üyesi olarak kabulü için yeterlidir. Zira emir komuta zinciri içerisinde verilecek görevleri ifaya hazır olmak da asgari düzeyde de olsa örgütün hayatta kalmasına bir katkıyı yansıtmaktadır (Erkan Sarıtaş, s. 474).
    Gerçekten de suç örgütü, suçun konusunu oluşturan kamu düzeni, kamu barışı ve kamu güvenliği açısından başlı başına bir tehlike oluşturduğundan, suç için örgütlenme fiilleri bağımsız suç tipleri olarak düzenlenmiş olup bu tehlikelilik durumunu ilk kez meydana getiren kişiler örgütün kurucuları ve bu tehlikelilik hâlini yönlendiren kişiler de örgütün yöneticileri iken, örgütsel iradeye boyun eğerek bu tehlikeliliğin devamı ve somut eylemlere dönüştürülmesini sağlayan da örgütün üyeleridir. Dolayısıyla faillerin sürekli bir şekilde örgütsel iradenin emir ve talimatlarını yerine getirmeye hazır olmaları da örgütsel yapının mevcudiyeti yönünden son derece önemli olup ortaya çıkan tehlikeliliğe önemli bir katkı sağlamaktadır.
    Doktrinde kabul edilen ortak görüş ve Yargıtay kararlarında istikrar kazanan uygulama; örgüt üyeliği suçunun mütemadi suçlardan olduğu yönündedir. Bu nedenle, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan bir örgüte katılma hâlinde suç, örgütün hiyerarşik yapısına bağlılık devam ettiği sürece işlenmeye devam edilmektedir. Dolayısıyla örgütün hiyerarşik yapısına bağlılığın sona erdiği anda temadi bitmektedir (İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, 10. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara – 2017, s. 25). Bu bağlamda örgüte üye olma fiili, örgütün hiyerarşik bünyesine dahil olmakla birlikte tamamlanmakta ise de suç sona ermemekte ve fail, örgüt üyesi olarak kaldığı sürece suç da devam etmektedir (Fatih Yurtlu, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu (TCK m. 220), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara – 2013, s. 99; Erkan Sarıtaş, s. 480).
    2) Suçüstü Hâli Kavramı ve Genel Olarak Mütemadi Suçlarda Uygulanması
    a) Suçüstü Hâli Kavramı
    Genel olarak bir ceza usul hukuku kurumu olarak düzenlenen suçüstü hâli kavramına Anayasa"da ve özel soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen birtakım kanunî düzenlemelerde hukukî sonuçlar atfedilmiştir. Bunlardan en önemlisi de, kural olarak adli suçların soruşturulması ve kovuşturulmasında genel hükümlere göre işlem yapılmasını düzenleyen normların uygulanmasını, bazı kamu görevlilerinin ifa ettikleri görevlerin niteliğinden kaynaklanan yasama dokunulmazlığı, hâkimlik teminatı gibi evrensel ilkelerin iç hukuka yansıması olarak öngörülen düzenlemelerle engelleyen güvenceleri ağır cezalık suçlar yönünden ortadan kaldırmasıdır.
    5271 sayılı CMK"nın yürürlüğe girmesinden önce suçüstü hâli; 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu"nun (CMUK) “Tevkif, muvakkat yakalama ve salıverme” başlıklı Dokuzuncu Faslında yer alan 127. maddesinin üçüncü fıkrasında; “İşlenmekte olan suç, meşhud suçtur.” şeklinde ve “asıl meşhud suç” olarak tanımlanmış, aynı maddenin dördüncü fıkrasında da “Henüz işlenmiş olan suç ile suçun işlenmesinden hemen sonra zabıta veya suçtan zarar gören şahıs yahut başkaları tarafından takib edilerek veya suçun pek az evvel işlendiğini gösteren eşya veya izlerle yakalanan kimsenin işlediği suç” biçiminde “suçüstü karinesi” öngörülmüştü. 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun"un 01.06.2005 tarihli ve 25772 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 18. maddesiyle yürürlükten kaldırılan 3005 sayılı Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanunu"nda da, suçüstü hâlinde işlenen suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma usulleri düzenlenmişti.
    5271 sayılı CMK"nın "Tanımlar" başlıklı 2. maddesinin (j) bendinde de "Suçüstü hâli"nin benzer şekilde;
    “1. İşlenmekte olan suçu,
    2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
    3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu” ifade ettiği öngörülmüştür.
    Doktrinde suçüstü hâlinin unsurları; belli bir suçun bulunması, failin geniş anlamda yakalanmış olması ve failin suçu işlediği an ile geniş anlamda yakalandığı an arasında uzun sürenin geçmemiş olması şeklinde sayılmaktadır. Geniş anlamda yakalama; failin suçu işlediğinin hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde objektif ve apaçık belli olması şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak suçüstü hâlinin varlığı için failin özgürlüğünün de kısıtlanmış olması gerekmemektedir. Nitekim yakalama, aynı zamanda failin suçu işlerken görülmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte, suç sırasında sanığın yakalanması suçun apaçıklığını ve objektifliğini daha büyük oranda ortaya koyabilmektedir (Halûk Çolak, Türk Hukukunda Suçüstü Yargılaması, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul – 1998, s. 14).
    Suçüstünün apaçıklığı, suç işlenirken hiçbir şüpheye yer olmaksızın failin görülüp işitilmesi ya da tüm duyusal algıların suçüstünün ortaya çıkarılmasına yardımcı olması (Bozulmuş gıdanın koklanarak ya da tadılarak belirlenmesi gibi) şeklinde gerçekleşebileceği gibi, yetkili makamların işlemleriyle de ortaya çıkarılabilmektedir. Bu anlamda, gizli bir suçta yetkili makamlar elde ettikleri bilgi ve belirtilerden bir suçun işlenmekte olduğunu bilebilmekte ya da tahmin edebilmektedirler. Dolayısıyla, suçüstü hâlinin varlığı için failin eyleminin her durumda herkes tarafından gözlemlenebilir olmasına gerek bulunmamakta, bu hususta yalnızca yetkili makamlarca bilgi edinilmiş olması da yeterli olabilmektedir.
    Öte yandan, suçüstü hâlinin varlığı açısından hukukî düzenlemelerde açıkça bir zaman sınırı öngörülmediği göz önüne alındığında, bir zaman sınırlaması getirmek mümkün değildir. Bir olayın hangi ana kadar “suçüstü” olarak nitelendirilebileceği, o olayın özelliklerine, işlenen suça, türüne, işlenme biçimine, icra ile yer ve zaman bakımından gerçekleşen illiyet bağına göre takdir edilmelidir.
    Suçüstü hâli doktrinde; dar anlamda ve geniş anlamda suçüstü olmak üzere ikili ayrıma tabi tutulmuştur (Faruk Erem, Ceza Usulü Hukuku, 5. Bası, Sevinç Matbaaası, Ankara – 1978, s. 692, 693). Konumuza ilişkin olarak, asıl suçüstü ya da dar anlamda suçüstü; CMK"nın 2. maddesinin (j) bendinde yer alan (1) numaralı alt bentteki “işlenmekte olan suç”u ifade etmektedir.
    Hem 1412 sayılı CMUK, hem de 5271 sayılı CMK"da “suçüstü hâli”ne bağlanan en önemli hukuki sonuçlardan biri de; genelde koruma tedbirleri, özelde de yakalama işlemi açısından kendisini göstermektedir. Nitekim, toplum içinde etkileri, tepkileri ve sonuçları gözlenebilen sosyal bir olgu olarak “suçüstü hâli”nde işlenen bir eyleme ve bu eylemi gerçekleştirdiği iddia edilen kişiye yönelik yapılan ilk usul işlemi çoğunlukla yakalama işlemidir.
    5271 sayılı CMK"nın “Yakalama ve Yakalanan Kişi Hakkında Yapılacak İşlemler” başlıklı 90. maddesinde bu durum;
    “(1) Aşağıda belirtilen hâllerde, herkes tarafından geçici olarak yakalama yapılabilir:
    a) Kişiye suçu işlerken rastlanması
    b) Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması” biçiminde düzenlenmiştir.
    1412 sayılı CMUK"nın 127. maddesinde herkes tarafından yapılabilen yakalama işleminin şartları arasında sayılan asıl meşhud suçta, suçun bu hâlde işlenmesinin yanında failin kaçacağından korkulması veya hüviyetinin hemen tespitinin mümkün olmaması şartlarından biri aranmaktaydı. Ancak 5271 sayılı CMK"nın 90. maddesinin birinci fıkrasının aynı kavrama ilişkin (a) bendinde fiilin işlenmekte olması yeterli görülerek, herkes tarafından yakalama yapılabilmesi için 1412 sayılı CMUK"da öngörülen diğer şartların varlığı aranmamıştır. Söz konusu düzenlemelere göre de işlenmekte olan bir suç açısından suçüstü hâlinin varlığı için eylemin mutlaka herkes tarafından bilinip görülmesi gerekmemekte olup işlenen suçun niteliğine ve işleniş şekline göre, bu suçtan ve failinden yalnızca yetkili makamlarca bilgi sahibi olunması ve yakalama işleminin doğrudan bu makamlarca yapılması da mümkündür.
    b) Mütemadi Suçlarda Suçüstü Hâli
    Doktrinde, bir suçun mütemadi suç olmasına bağlanan hukukî sonuçlar daha ziyade; ceza ve usul hukuku açısından, işlenen suçun sayısı, teşebbüs, iştirak, meşru savunma, af, suçun işlendiği yer, zaman, şikâyet ve zamanaşımı gibi hususlar üzerinden ele alınıp değerlendirilmektedir. Ancak, mütemadi suçların suçüstü hâli bakımından da irdelenmesi gerekmektedir.
    Doktrinde genel kabul gören görüşe göre; mütemadi suçlar suçüstü hâlinde işlenebilen suçlardır. Dahası, Faruk Erem 1978 yılında, Halûk Çolak da 1998 yılında hazırladıkları eserlerinde, İtalyan CMUK"nın 237. maddesinde, temadinin sona erdiği ana kadar mütemadi suçun suçüstü sayılacağı hususunun açıkça belirtildiğini ifade etmişlerdir (Faruk Erem, s. 694; Halûk Çolak, s. 21-22). Gerçekten de 1930 tarihli İtalyan CMUK"nın "Suçüstü" başlıklı 237. maddesinin birinci cümlesinde yer alan "Il reato permanente é flagrante fino a che sia cessata la permanenza." ibaresi "Mütemadi suçta suçüstü, temadinin sona ermesine kadardır." anlamına gelmektedir. Nitekim bu yöndeki düzenleme, 1988 tarihli İtalyan CMUK"nın “Suçüstü Hâli” başlıklı 382. maddesinin ikinci fıkrasında da "Mütemadi suçta suçüstü hali, temadinin sona ermesine kadar devam eder." anlamına gelecek şekilde “Nel reato permanente lo stato di flagranza dura fino a quando non è cessata la permanenza.” ibaresiyle yer almaktadır.
    Nitekim Türk Hukuk doktrininde de benzer şekilde; mütemadi suçlarda, temadi devam ettikçe suçüstü hâlinin devam ettiği, icra hareketlerinin tamamlanmasının gerekmediği, mütemadi suçu oluşturan icra hareketlerinin bir kısmında, sanığın geniş anlamda yakalanmasının yeterli olduğu, kanuni düzenlemelerde bu konuda bir ayrıma gidilmediği görüşü (Hâluk Çolak, s. 23; Burhan Kuzu, Türk Anayasa Hukukunda ve Muhtelif Kanunlarda Yakalama Müessesesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, S. 1-4, 1985, s. 159) ve suçüstü hâlinde temadinin sona ereceği görüşü savunulmaktadır (M. Emin Artuk – Ahmet Gökcen – M. Emin Alşahin – Kerim Çakır, s. 268).
    Gelinen noktada, Türk Hukukundaki silahlı örgüt suçuna ve usul hukukuna ilişkin düzenlemelere ayrıca değinilecek olmakla birlikte, faile atılı mütemadi suçun niteliği, suçun işlenme şekli ve geniş anlamda yakalama şartlarının her olayda ayrı ayrı değerlendirilmesi koşuluyla, mütemadi suçlarda genel olarak failin o suça ilişkin devam eden icra hareketlerinin, bu hareketlerin meydana getirdiği hukuka aykırılığın devam ettiğinin, böylelikle o suçun işlenmekte olan bir suç olduğunun ve geniş anlamda yakalama sonucunda somut olayda dar anlamda suçüstü hâlinin var olabileceğinin kabulü gerekmektedir.
    Bununla birlikte, objektif olarak suç, ilgili kamu görevlilerine bildirildiği andan sonra suçüstü niteliği kazanmaktadır. Delil ise yargılama makamlarının görevlerini yaparken kullandıkları bir araçtır. Yargılama makamında yer alan hâkim, önüne getirilen delilleri inceleyerek veya kendi araştırması sonucunda bir hükme varmaktadır. Dolayısıyla bir olayın kanıtlanması, ancak hâkim önüne gelmesinde söz konusu olmaktadır. Suçüstü durumu ise hâkim kararından sonra kanıtlanmış ya da kanıtlanamamış olabilmektedir. Bu hususta öncelikle kolektif bir yargılama yapılarak sonuca varılması gerekmektedir. Bu bakımdan suçüstü hâli, başlı başına suçun hukuken kanıtlanması anlamına gelmemektedir.
    3) Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Suçu Açısından Suçüstü Hâlinin ve Bu Bağlamda Sanığın Hukuki Durumunun Değerlendirilmesi
    Ceza Genel Kurulunun 02.07.2019 tarihli ve 312-514 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
    Özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi olan kamu görevlileri yönünden bu usullere konu olan hukuki teminatlardan faydalanmalarını engelleyen suçüstü hâli, hukuki sonuçları itibarıyla öncelikle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi"nin (İHAS) 5. maddesinde ifadesini bulan özgürlük ve güvenlik hakkı ile bağlantılı bir kurum olmakla birlikte, uygulandığı kişinin hâkim veya Cumhuriyet savcısı olması durumunda, söz konusu hakkın yanı sıra evrensel nitelikteki hâkimlik teminatı ilkesi bağlamında sonuçlar doğuran bir özellik de taşımaktadır. Dolayısıyla suçüstü kurumunun somut olayda uygulanma koşullarının var olup olmadığına dair yorumlarda, söz konusu hak ve ilkeler bağlamında son derece özenli davranılması gerekmektedir.
    Yüksek mahkeme üyeleri dışında görev yapan birinci sınıfa ayrılmış ya da birinci sınıf bazı hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yerel Cumhuriyet Başsavcılıklarınca 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu"nun 93 ve 94. maddeleri gereğince genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda düzenlenen iddianamelerle; ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve suçüstü hâlinde işlendiği değerlendirilen silahlı terör örgütüne üye olma, Anayasayı ihlal, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçlarından cezalandırılmaları istemiyle yerel mahkemelere açılan davaların hangi mercide görüleceğine ilişkin yerel mahkemeler ile ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay arasında ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenmesi amacıyla dosyaların gönderildiği Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.10.2017 tarihli ve 998-388 sayılı ile benzer uyuşmazlığa ilişkin diğer kararlarında istikrarlı olarak “mütemadi suçlardan olan silahlı terör örgütüne üye olma suçunda, daha önce örgütün kendisini feshetmesi, kişinin örgütten ayrılması gibi bazı özel durumlar hariç olmak üzere kural olarak temadinin yakalanma ile kesileceği, dolayısıyla suçun işlendiği yer ve zaman diliminin buna göre belirlenmesi gerektiği, bu nedenle silahlı terör örgütüne üye olma suçundan şüpheli konumunda bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcıları yakalandıkları anda "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli"nin mevcut olduğu ve 2802 sayılı Kanun"un 94. maddesi gereğince soruşturmanın genel hükümlere göre yapılacağı anlaşılmaktadır.” sonucuna ulaşılmıştır. Söz konusu kararlara konu uyuşmazlığın ana eksenini, sanıklara atılı suçun görev suçu mu yoksa kişisel suç mu olduğunun belirlenmesi oluşturduğundan, bu kararlarda mütemadi suç ve suçüstü hâliyle ilgili açıklamalara yalnızca bu kavramların uyuşmazlıkla bağlantısıyla orantılı olarak değinilmiştir.
    Gelinen noktada, sanık ve müdafisinin olayda sanık yönünden suçüstü hâlinin bulunmadığına dair usuli itirazıyla ve bu itirazla bağlantılı diğer hususlarla ilgisi bakımından, 15.07.2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonra, FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülen ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinde aynı suçtan kamu davası açılan Anayasa Mahkemesi eski Üyesi Alparslan Altan"ın, benzer olayda kendisi ve atılı suç yönünden suçüstü hâlinin bulunmadığına ve tutuklamanın bu yönüyle hukukî olmadığına dair yaptığı bireysel başvuru sonucunda İnsan Hakları Avrupa Mahkemesince (İHAM) verilen kararın da irdelenmesi gerekmektedir.
    Benzer olayda başvurucunun, hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülmek suretiyle, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"un 16. maddesinde düzenlenen ve Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyeleri hakkındaki adli soruşturmalar bakımından 6087 ve 2797 sayılı Kanun"larda öngörülen teminatlarla aynı doğrultudaki hukuki teminatlardan usule aykırı olarak yararlandırılmadığına dair başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesince 11.01.2018 tarih ve 15586 sayı ile; bu hususta bir ihlalin olmadığı ve başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
    Başvurucu Alparslan Altan"ın sonrasında İHAM"a yaptığı bireysel başvuruda, olayda ağır cezalık suçüstü hâlinin bulunmadığı, bu nedenle hâkimlik teminatından yararlandırılmayarak yapılan yakalama, gözaltı ve tutuklama kararlarının hukukî olmadığına dair iddiayı inceleyen İHAM 16.04.2019 tarihli ve 12778/17 Başvuru numaralı kararında bu hususa ilişkin olarak;
    “...
    104. Mahkeme, başvuranın 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandığını ve aynı gün gözaltına alındığını, daha sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde silahlı terör örgütü üyesi olmak şüphesiyle tutuklandığını ve 6 Mart 2019 tarihinde aynı suçtan mahkûm edildiğini gözlemler.
    105. Başvurunun konusu, başvuranın ilk tutukluluğu olduğu için belirlenmesi gereken birinci husus, söz konusu zamanda Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuranın, 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandıktan sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmasının, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ile gerekli kılındığı üzere, "yasayla öngörülmüş bir usule uygun" olup olmadığının belirlenmesidir. Başvuranın tutukluluğunun 5 § 1 madde amaçları dâhilinde "hukuka uygun" olup olmadığını ve özgürlüğünden mahrumiyetinin "yasa ile öngörülen bir usul uyarınca" olup olmadığının belirlemek için Mahkeme, ilk olarak, başvuranın tutukluluk halinin Türk hukukuna uygun olup olmadığını inceleyecektir.
    106. Mahkeme, taraflar arasında şu hususun ihtilaf konusu olmadığını belirtir: başvuran, ilgili mevzuat kapsamında Anayasa Mahkemesi üyelerine verilen güvencelere karşın, CMK’nın 100 ve devam maddeleri gereğince yakalanıp gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Tarafların iddiaları ve görüş ayrılıklarına ilişkin husus ise olayların meydana geldiği esnada Anayasa Mahkemesi üyesi olan ve bu itibarla özel bir statüye haiz olan başvuranın genel hükümler uyarınca tutuklanmasının "hukukun kalitesi" (quality of the law) ilkesini karşılayıp karşılamadığıdır.
    107. Mahkeme, başvuranın bu husustaki iddiasını Anayasa Mahkemesi önünde dile getirdiğini ve Anayasa Mahkemesinin de Yargıtay içtihadına atıfta bulunarak mevcut davada genel hükümler uyarınca uygulanan tutukluluk tedbirinin ilgili mevzuata uygun olduğu tespitinde bulunduğunu gözlemler. Anayasa Mahkemesine göre, Anayasa ile 6216 sayılı Yasa gereğince Anayasa Mahkemesi üyelerine tanınan usuli güvencelere rağmen, soruşturma makamlarının "başvurana isnat edilen silahlı terör örgütü üyeliği suçunun suçüstü hâli olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılamaz" (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
    108. Mahkeme, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği 16 Temmuz 2016 tarihli dokümanda anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçundan da bahsedilmiş olmasına rağmen, başvuranın 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimiyle alakalı bir suç işlerken yakalandığı veya bu nedenle tutuklandığına dair herhangi bir iddia olmadığını dikkate alır. Aslında, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçu, başvuranın daha sonra ifadesini alan ve tutuklanmasına karar veren ilgili sulh ceza hâkimi tarafından dikkate alınmamıştır (bk. yukarıdaki 19-20. paragraflar). Başvuran bu nedenle, temelde, soruşturma makamları ve Türk mahkemelerince darbe girişimini düzenleyen silahlı terör örgütü olarak kabul edilen bir yapı olan FETÖ/PDY üyesi olma şüphesiyle özgürlüğünden mahrum bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi, bu hususların, soruşturma makamlarının suçüstü hâlinin mevcut olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanağını teşkil ettiğine hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu sonuca varırken, Yargıtay’ın ilgili içtihadına atıfta bulunmuştur (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
    109. Bu bağlamda Mahkeme, 10 Ekim 2017 tarihinde verdiği öncü kararda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, silahlı bir örgüte üye olmak şüphesiyle yakalanan hâkimler açısından suçüstü hâlinin söz konusu olduğu yönünde karar verdiğini dikkate alır (bk. yukarıdaki 63. paragraf). Bu öncü kararda, suç örgütü üyeliği şüphesi bulunan davalarda, yargı mensubu üyesi olan şüphelinin suçüstü hâli mevcut olduğu gerekçesiyle tutuklanması için CMK 100. maddede belirtilen koşulların karşılanmasının yeterli olduğu belirtilmiştir. Suçüstü hâli kavramının, başvuran tutuklandıktan uzun bir süre sonra yapılan bu yeni yargısal yorumunda, Yargıtay’ın mütemadi suçlara ilişkin yerleşik içtihadı temel alınmıştır.
    110. Bu bağlamda, Mahkeme, çoğu kez belirttiği üzere, ulusal hukukun yorumlanması ve uygulanması konusunda asli sorumlu olan ulusal mahkemelerin yaptığı iddia edilen olgusal veya hukuki hataları değerlendirirken sınırlı yetkisi bulunduğunu dile getirir. Ulusal mahkemelerin yorumu keyfi olmadığı veya açıkça makul olduğu sürece (bk. Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], no. 73049/01, § 86, İHAM 2007-I), Mahkemenin rolü, yapılan yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını tespit etmekle sınırlıdır (bk. Waite and Kennedy/Almanya [BD], no. 26083/94, § 54, İHAM 1999-I, ve Rohlena/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 59552/08, § 51, İHAM 2015). Mahkemenin, bu nedenle, önündeki davalarda ulusal hukukun yorumlanma ve uygulanma şeklinin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını incelemesi gereklidir (bk., mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Assanidze/Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 171, İHAM 2004-II).
    111. Bu hususta Mahkeme, genel olarak, yerel mahkemelerin yürürlükteki yasal hükümlere ters düşen istisnaları içtihatlarına dâhil etmeleri halinde yasal kesinlik ilkesinin tehlikeye düşebileceğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, CMK’nın 2. maddesinin, suçun işlendiği esnada ya da işlendikten hemen sonra tespit edilmesi durumuyla bağlantılı olan suçüstü (in flagrante delicto) kavramının klasik bir tanımına yer verdiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen Yargıtay içtihadına göre, CMK’nın 100. maddesi uyarınca, bir suç örgütüne üye olma şüphesi, herhangi bir fiili unsur veya devam eden cezai bir eylem belirtisine ihtiyaç duyulmaksızın suçüstü olarak nitelendirme bakımından yeterli görülebilir.
    112. Mahkemeye göre bu, suçüstü kavramının kapsamlı bir yorumu olup, söz konusu kavramın genişletilmesi sonucunda, bir suç örgütüne dâhil olduğundan şüphelenilen hâkimlerin, Türk hukukunun yargı mensuplarına tanıdığı yargısal korumalardan (Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuran da 6216 sayılı Kanun uyarınca söz konusu korumaya tabidir) mahrum bırakılması durumu ortaya çıkar. Sonuç olarak, mevcut davadakine benzer koşullarda, bu kavramın geniş bir şekilde yorumlanması, yürütme organının müdahalelerine karşı yargı mensuplarına sağlanan usule ilişkin güvenceleri etkisiz hale getirmektedir.
    113. Mahkeme, bu tür bir yargısal korumanın, hâkimlere, şahsi menfaatleri için değil, görevlerini bağımsız bir şekilde ifa edebilmelerini güvence altına almak amacıyla sağlandığını gözlemlemektedir (bk. yukarıda 102. paragraf). Hükümetin de haklı olarak belirttiği gibi, böyle bir koruma cezadan muaf olma anlamına gelmemektedir. Söz konusu korumanın amacı, genel olarak yargı sisteminin, özel olarak da yargı mensuplarının, adli görevlerini yerine getirirken yargı dışındaki organların ve hatta denetim görevi ifa eden hâkimlerin yasal olmayan kısıtlamalarına maruz kalmalarını engellemektir. Bu bağlamda, Türk mevzuatının, Anayasa’da ve 6216 sayılı Kanun’da yer alan güvencelerin gözetilmesi koşuluyla, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tutuklanmaları konusunda bir yasaklama öngörmediğini kaydetmek gerekir. Nitekim söz konusu Kanun"un 16. ve 17. maddelerinde öngörülen usul uyarınca, yargısal dokunulmazlık Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılabilmekte, kovuşturma açılabilmekte ve tutuklu yargılama gibi önleyici tedbirler uygulanabilmektedir.
    114. Bunun yanı sıra, Mahkeme, Yargıtay’ın 10 Ekim 2017 tarihli kararından hareketle (bk. yukarıda 63. paragraf), Yargıtay’ın devam eden suç kavramına ilişkin yerleşik içtihadında, CMK’nın 2. maddesinde öngörüldüğü üzere geçerli bir cezai eylemin varlığını temsil eden suçüstü kavramının kapsamının genişletilmesinin nasıl haklı görülebildiğini anlayabilmiş değildir (bk. yukarıda 52. paragraf). Yargıtay’ın önceki kararlarına bakıldığında, devam eden suçların mahiyetlerinin, ceza mahkemelerinin yargı yetkisinin ve bu tür davalarda kovuşturma bakımından süre kuralının uygulanabilirliğinin belirlenmesi amacıyla böyle bir yaklaşımı benimsediği anlaşılmaktadır (bk. Yukarıda 60-62. paragraflar).
    115. Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, ulusal mahkemelerin suçüstü kavramının kapsamını genişletmelerinin ve mevcut davada iç hukuku uygulamalarının, sadece yasal kesinlik ilkesi bağlamında bir sorun teşkil etmediği (bk. yukarıda 103. paragraf), aynı zamanda bariz bir şekilde mantıksız olduğu kanaatine varmıştır.
    Dolayısıyla, başvuranın Anayasa Mahkemesi üyelerine sağlanan usule ilişkin güvencelerden mahrum bırakılmak suretiyle, CMK’nın 100 maddesi uyarınca tutuklanması, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi gereğince kanunda öngörülen bir usul doğrultusunda gerçekleştirilmemiştir.” sonucuna varmıştır.
    Burada öncelikle ifade etmek gerekir ki; doktrinde suç niteliğine dair veya başkaca bir ayrım yapılmaksızın, mütemadi suçların salt işlenmeye devam eden suçlardan olduğu gerekçesiyle bu suçlarda suçüstü hâlinin bulunduğuna dair görüşlerin de mevcut olması bir yana, bu genel kabulün haricinde öncelikle değinilmesi gereken husus; örgüt üyeliğine ilişkin genel açıklamalarda da belirtildiği üzere, örgüt üyeliğinin varlığı için failin delillendirilebilir somut hareketleriyle örgütün hiyerarşik yapısına kendi iradesini sürekli olarak teslim etmesinin yeterliliğidir. Dolayısıyla, kişinin gizli bir yapılanma ve somut tehlike suçu niteliğindeki suç örgütünün üyesi olduğunu her an suç teşkil eden başkaca eylemlerle göstermesine gerek olmadığı gibi bu yöndeki eylemleri zaten ayrı bir suçu oluşturacak ve bu suçları işlerken yakalanması hâlinde o suçlar yönünden de suçüstü hâli gündeme gelecektir. Diğer yandan, failin suç örgütü üyesi olduğuna dair yetkili makamlarca şüphe oluşturan delil ya da delillere ulaşılması ve failin örgüt üyeliğindeki devamlılığın o anki delillere göre saptanması durumunda, örgütün kendisini feshettiğine ya da failin örgütten ayrıldığına dair başkaca delile ulaşılamaması hâlinde, failin örgüt üyeliği hususundaki icra hareketlerine devam ettiğinin, böylelikle bu durumdan bilgisi olan yetkili makamlarca faile CMK"nın 2. maddesinin (j) bendinin birinci alt bendi ve 90. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca bu suçu işlerken rastlandığının, dolayısıyla görünüşteki haklılık unsuru gereğince suçüstü hükümleri doğrultusunda fail hakkında işlem yapılabileceğinin kabulünde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Burada failin cezai eyleminin muhakkak herkes tarafından görülmesi gerekmemekte, yakalama anı itibarıyla örgüt üyeliğinin sürekliliğine dair icra hareketlerinin devam ettiğinin ve failin örgütten ayrılmaya dönük bir eyleminin bulunmadığının yetkili makamlarca bilinmesi yeterlidir. Bunun ötesinde, failin gerçekte örgüt üyesi olup olmadığı veya hakkında CMK"nın 100. maddesinde öngörülen tutuklama şartlarının bulunup bulunmadığı ise farklı bir durumdur. Fail soruşturma evresinde sunacağı deliller doğrultusunda tutuklanmayacağı ya da adli kontrole dahi tabi tutulmayabileceği gibi kovuşturma evresinde hakkında beraat kararı da verilebilecektir.
    Diğer yandan, Yargıtay 1. Başkanlık Kurulunun 17.07.2016 tarihli ve 244/a sayılı kararında; aralarında sanığın da bulunduğu bazı Yargıtay Üyeleri hakkında genel hükümlere göre başlatılıp yürütülen adli soruşturmanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca idari yönden gereği için Yargıtay Başkanlığına bildirilmesi sonucunda; bu kişilerin görevlerine devamlarının soruşturmanın selametini ve Yargıtayın itibarına zarar vereceği gerekçesiyle Yargıtay Kanunu"nun 18. maddesinin birinci, ikinci ve dördüncü fıkraları ile 46. maddesi gereğince mevcut yetkilerinin kaldırılmasına ve disiplin işlemleri için Yüksek Disiplin Kuruluna sevklerine karar verildiği, böylelikle, içeriği itibarıyla bu kararda sanık hakkında ağır cezalık suçüstü hâlinde kişisel bir suç işlediği iddiasıyla genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin usule uygun olduğunun kabul edildiği gözden uzak tutulmamalıdır.
    İHAM tarafından Yargıtayca hukuka aykırı olarak geniş yorumlandığı sonucuna varılan suçüstü hâline ilişkin değerlendirmenin salt Yargıtayın yorumundan mı ibaret olduğu, aksi hâlde söz konusu yorumun, konumuza ilişkin olarak iç hukukumuzda yürürlükten kaldırılan ve halen yürürlükte bulunan düzenlemelerle de uyumlu olup olmadığının irdelenmesine gelince;
    01.06.2005 tarihinde yürürlükten kaldırılmakla birlikte, suçüstü hâlinde işlenen suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 3005 sayılı Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu"nun 1. maddesi;
    “Faili suçu işlediği sırada veya pek az sonra yakalanan:
    A) Ağır ceza mahkemesinin vazife gördüğü yerlerdeki belediye sınırları içinde işlenen ağır cezalı meşhud cürümler;
    B) (Değişik: 1/12/1980 - 2349/1 md.) Asliye teşkilatı olan yerlerdeki belediye sınırları içinde ve panayırlarda işlenen ağır ceza mahkemelerinin vazifeleri dışındaki meşhud cürümlerle Türk Ceza Kanununun 529, 534, 536, 537, 539, 545, 547, 548, 551, 565, 567, 568, 571, 572, 573, 574, 575 ve 576 ncı maddeleri ile 540 ncı maddenin ikinci fıkrasında yazılı meşhud olarak işlenen kabahatlar hakkında takip ve duruşma bu Kanun hükümlerine tabidir.” şeklinde düzenlenmiştir.
    Bununla birlikte, yine yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu"nun Ek 1. maddesinde;
    “1) Anayasa"da yer alan temel hak ve hürriyetlere ideolojik amaçlarla, Devletin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrılığına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak maksadiyle işlenen suçlarla, bunlara murtabıt suçları;
    2) Türk Ceza Kanununun 179, 180, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ayrı olmak üzere 188, 201, 254, 255, 256, 257 ve 264 üncü maddelerinde veya 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkındaki Kanunun değişik 12 nci yahut aynı Kanunun ek maddesinin, birinci bendinde yazılı suçlar;
    İşleyenler hakkında yapılacak soruşturma ve kovuşturmalar, 3005 sayılı Kanunun 1 inci maddesinin (A) bendindeki mahal ve aynı Kanunun 4 üncü maddesinde yazılı zaman kayıtlarına bakılmaksızın, bahis konusu kanun hükümlerine göre yapılır.” düzenlemesine yer verilmiştir.
    Bu düzenlemeler doğrultusunda, uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olarak, terör suçları bakımından yürütülecek soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde suçüstü hükümlerine göre işlem yapılması öngörülmekteydi.
    Diğer yandan, özel soruşturma ve kovuşturma usulleri öngören düzenlemelerden; yasama dokunulmazlığına ilişkin Anayasa"nın 83. maddesi, hâkim ve Cumhuriyet savcılarına ilişkin 2802 sayılı Kanun"un 94. maddesi, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerine ilişkin 6087 sayılı Kanun"un 38. maddesi, 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesi ile diğer kamu görevlilerine ilişkin 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun"un 2. maddesinde “ağır cezalık suçüstü hâli” ortak bir kavram olarak kullanılmaktadır. Aynı kavram, suç tarihinden sonra 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesine 680 sayılı KHK ile eklenen ve 7072 sayılı Kanun"la aynen kabul edilerek kanunlaşan altıncı fıkrada da yer almaktadır. İç hukuk düzenlemesi niteliğinde olan ve kişisel suçları nedeniyle Yargıtayın yargılayacağı kişilere yönelik bu düzenlemeyle de, 15.07.2016 tarihinden sonra haklarında örgütlü suçluluk nedeniyle ağır cezalık suçüstü hükümlerine göre işlem yapılan bu kişiler hakkında yetkili makamlarca uygulanan genel hükümlerin ve dolayısıyla fiili durumun suçüstü hâliyle uyumlu olduğu öngörülerek bu doğrultuda yapılacak soruşturma ve kovuşturma işlemleri hüküm altına alınmıştır.
    Açıklanan nedenlerle, genelde mütemadi suçlarda temadinin yakalama ile kesileceğine ve o anda suçüstü hâlinin var olduğuna, özelde de olumsuz görev uyuşmazlıklarına konu kararlarda FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla yakalanan hâkim ve Cumhuriyet savcıları yönünden suçüstü hâlinin bulunduğuna dair Yargıtayca varılan kanaat salt suçüstü hâlinin yargısal, mantıksız ve keyfî yorumuna değil, doktrindeki görüşlere, örgütsel suçluluğun teorisine, dahası ve en önemlisi, yasama organınca istikrarlı ve birbiriyle uyumlu olarak hüküm altına alınan iç hukuk düzenlemelerine dayanmaktadır. Varılan sonuç sonrasında Anayasa Mahkemesince de benimsenmiştir.
    İHAM"ın anılan ihlal kararında ise konunun yalnızca Yargıtayın yorumu üzerinden irdelendiği, bu yorumun aynı zamanda 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesinde yapılan ve kanunlaşan düzenlemelere dayandığının ve bu düzenlemelerle uyumlu olduğunun dikkate alınmadığı ve söz konusu kararda, ülkenin milli egemenliğini temsil eden yasamanın bu düzenlemelerinin İHAS"a ve evrensel hukuk ilkelerine aykırılık teşkil edip etmediği hususunda değerlendirme yapılmadığı görülmektedir.
    Uyuşmazlığın çözümünde ayrıca, mütemadi suç ve suçüstü hâli kavramlarından, bu kavramların yukarıda belirtilen hukuki dayanaklarından ve söz konusu kavramların somut olaya uygulanma koşullarından bağımsız olarak; başlı başına suçun niteliği dikkate alınarak failler hakkında özel soruşturma usullerinin uygulanmasına yasal düzenlemelerle bir istisna getirilip getirilmediği hususuna da değinmek gerekmektedir.
    Mülga 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"un "Görev" başlıklı ikinci bölümünün "Devlet güvenlik mahkemelerinin görevleri" başlıklı 9. maddesi; "Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir.
    a) Türk Ceza Kanununun 125 ila 139 uncu maddelerinde; 146 ila 157 nci maddelerinde; 161, 168, 169, 171, 172, 174 üncü maddelerinde; 312 nci maddenin 2 nci fıkrasında; (...); 499 uncu maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar,
    ...
    Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanırlar.
    Ancak, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay"ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil Askeri Mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır." şeklindedir.
    "Soruşturma usulü" başlıklı 10. maddesinde;
    "...Bu Kanun kapsamına giren suçlar hakkında, suç görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılıklarınca doğrudan doğruya takibat yapılır.
    Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren suçların hazırlık soruşturmasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 154, 156 ncı maddeleri hükümleri saklıdır." hükmü yer almaktadır.
    Mülga 1412 sayılı CMUK"nın 154. maddesi Cumhuriyet savcısının adli görevde doğrudan dava açmasını düzenlemekte ve zabıta amirleri hakkında da hâkimlerin tabi olduğu usul hükümlerinin uygulanacağı, vali, kaymakam ve nahiye müdürleri hakkında ise memurun muhakematı hükümlerinin uygulanacağını düzenlemekteydi.
    5271 sayılı CMK"nın 6352 sayılı Kanun"un 105. maddesi ile ilga edilen 250. maddesi;
    " (1) Türk Ceza Kanununda yer alan;
    a) (Ek: 26/6/2009-5918/ 7 md.) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu,
    b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
    c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),
    Dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür.
    (2) Gelen iş durumu göz önünde bulundurularak birinci fıkrada belirtilen suçlara bakmakla görevli olmak üzere, aynı yerde birden fazla ağır ceza mahkemesi kurulmasına, Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca karar verilir. Bu hâlde, mahkemeler numaralandırılır. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    (3) Birinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu Kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile (…) askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.",
    Aynı Kanun"un 6352 sayılı Kanun"un 105. maddesi ile ilga edilen "Soruşturma" başlıklı 251. maddesi ise;
    “(1) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet Başsavcılığınca 250 nci madde kapsamındaki suçlarla ilgili davalara bakan ağır ceza mahkemelerinden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    (2) 250 nci madde kapsamına giren suçların soruşturması ve kovuşturması sırasında Cumhuriyet savcıları, hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları, varsa Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu işlerle görevlendirilen ağır ceza mahkemesi üyesinden, aksi halde yetkili adlî yargı hâkimlerinden isteyebilirler.
    (3) Soruşturmanın gerekli kıldığı hâllerde suç mahalli ile delillerin bulunduğu yerlere gidilerek soruşturma yapılabilir. Suç, ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yer dışında işlenmiş ise Cumhuriyet savcısı, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın yapılmasını isteyebilir.
    (4) Suç askerî bir mahalde işlenmiş ise, Cumhuriyet savcısı ilgili askerî savcılıktan soruşturmanın yapılmasını isteyebilir. Üçüncü fıkraya göre soruşturma yapmak üzere görevlendirilen Cumhuriyet savcıları ile askerî savcılıklar, bu soruşturmayı öncelikle ve ivedilikle yaparlar.
    (5) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda, yakalananlar için 91 inci maddenin birinci fıkrasındaki yirmidört saatlik süre kırksekiz saat olarak uygulanır. Anayasanın 120 nci maddesi gereğince olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalanan kişiler hakkında 91 inci maddenin üçüncü fıkrasında dört gün olarak belirlenen süre, Cumhuriyet savcısının talebi ve hâkim kararıyla yedi güne kadar uzatılabilir. Hâkim, karar vermeden önce yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinler.
    (6) 250 nci madde kapsamına giren suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturmalarda kolluk; soruşturma ve kovuşturma sebebiyle şüpheli veya sanığı, tanığı, bilirkişiyi ve suçtan zarar gören şahsı, ağır ceza mahkemesi veya başkanının, Cumhuriyet savcısının, mahkeme naibinin veya istinabe olunan hâkimin emirleriyle belirtilen gün, saat ve yerde hazır bulundurmaya mecburdur.
    (7) 250 nci maddede belirtilen suçlar nedeniyle Cumhuriyet savcıları, soruşturmanın gerekli kılması halinde geçici olarak, bu mahkemelerin yargı çevresi içindeki genel ve özel bütçeli idarelere, kamu iktisadi teşebbüslerine, il özel idarelerine ve belediyelere ait bina, araç, gereç ve personelden yararlanmak için istemde bulunabilirler.
    (8) Türk Silahlı Kuvvetleri kıt"a, karargâh ve kurumlarından istemde bulunulması hâlinde istem, yetkili amirlikçe değerlendirilerek yerine getirilebilir." şeklindedir.
    "Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü" başlıklı 3713 sayılı Terörler Mücadele Kanunu"nun 10. maddesinin 21.02.2014 tarihli 6526 sayılı Kanun"un 19. maddeleriyle yürürlükten kaldırılmadan önceki hâli;
    "Bu Kanun kapsamına giren suçlar dolayasıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkelemelerinde görülür. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
    Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;
    a) Soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet başsavcılığınca başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
    b) Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316"ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26"ncı maddesi hükmü saklıdır.
    c) Yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, bu kararlara karşı yapılan itirazları incelemek ve sadece bu işlere bakmak üzere yeteri kadar hâkim görevlendirilir.
    ç) Ceza Muhakemesi Kanununun 91"nci maddesinin birinci fıkrasındaki yirmidört saat olan gözaltı süresi kırksekiz saat olarak uygulanır.
    d) Soruşturmanın amacı tehlikeye düşebilecek ise yakalanan veya gözaltına alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişinin durumu hakkında Cumhuriyet savcısının emriyle sadece bir yakınına bilgi verilir.
    e) Gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade alınamaz.
    f) Kolluk tarafından düzenlenen tutunaklara, ilgili görevlilerin açık kimlikleri yerine sadece sicil numaraları yazılır. Kolluk görevlilerinin ifadesine başvurulması gerektiği hallerde çıkarılan davetiye veya çağrı kâğıdı, kollluk görevlisinni iş adresine tebliğ edilir. Bu kişilere ait ifade ve duruşma tutanaklarında adres olarak iş yeri adresleri gösterilir.
    g) Güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verilebilir.
    ğ) Açılan davalara adli tatilde de bakılır.
    h) Ceza Muhakemesi Kanununun 135"nci maddesinin altıncı fıkrasının (a) bendinin (8) numaralı alt bendindeki, 139"ncu maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendindeki ve 140"ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendindeki istisnalar uygulanmaz.
    Türk Ceza Kanununda yer alan;
    a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu,
    b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyet çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
    c) İkinci kitap dördüncü kısmın dört, beş, altı ve yedinci bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332"nci maddeler hariç), dolayısıyla açılan davalar, birinci fıkra hükmüne göre görevlendirilen mahkemelerde görülür. Üçüncü fıkranın (d), (e), (f) ve (h) bentleri hariç olmak üzere, bu madde hükümleri, bu suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanır.
    Türk Ceza Kanununun 305, 318, 319, 323, 323, 324, 325 ve 332"nci maddeleri hariç olmak üzere, ikinci kitap dördüncü kısmın dört, beş, altı ve yedinci bölümünde tanımlanan suçlarda, Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır.
    Çocuklar, bu madde hükümleri uyarınca kurulan mahkemelerde yargılanamaz; bu mahkemelere özgü soruşturma ve kovuşturma hükümleri çocuklar bakımından uygulanmaz." şeklindeydi.
    Mülga hükümlerin, incelenmesinde de görülmektedir ki;
    Silahlı terör örgütü üyesi olma suçuyla ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunla kural olarak, soruşturmanın genel hükümlere göre, bu kanun uyarınca kurulmuş mahkemelerde görev yapan Cumhuriyet savcıları tarafından yapılacağı kabul edilmekle, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin yargılayacağı kişiler ile savaş ve sıkıyönetim hâli dahil askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler genel kuralın istisnası olarak kabul edilmiştir. Devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasından sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK"nın 250. maddesi ile de bu genel kural ve istisnalar aynen korunmuştur.
    05.07.2012 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun"un 105. maddesi ile 3713 sayılı Kanun"un 10 maddesi 3. fıkrasının b bendi ile TCK"nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316 maddelerinde yazılı olup 3713 sayılı Kanun"un 3. maddesi uyarınca da doğrudan terör suçu kabul edilen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcıları tarafından doğrudan soruşturma yapılacağı hüküm altına alınmış olup aynı Kanun maddesinin bendinde 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu"nun 26. maddesi hükmünü saklı tutmuştur.
    Daha sonra 06.03.2014 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanun"un 19. maddesi ile 3713 sayılı Kanun"un 10. maddesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun"un 15. maddesi ile 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesine "TCK"nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316 maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunun 26. maddesi hükmünü saklıdır." hükmü anılan maddeye 8. fıkra olarak eklenmiştir.
    Suç tarihinde bu hüküm yürürlüktedir.
    Görüldüğü üzere suç tarihinden önce Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin ilk derece sıfatıyla yargılayacağı kişiler yönünden 2845 sayılı Kanun ile CMK"nın 250 ve 251. maddelerinin yürürlükte olduğu zaman dilimlerinde getirilen istisnalara, 6352 sayılı Kanun ve 6526 sayılı Kanun"la getirilen düzenlemelerde yer verilmemiş olup tek istisna olarak 2937 sayılı Kanun"un 26. maddesi gözetilmiştir.
    Dolayısıyla suç tarihinde 5271 CMK"nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı terör suçları yönünden görev ya da kişisel suç olup olmadığına bakılmaksızın Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerine yönelik kendi özel kanunlarına ilişkin özel bir koruma öngörülmemiştir.
    Suç tarihinde yürürlükte bulunan 5235 sayılı Kanun"un "Ağır ceza mahkemesinin görevi" başlıklı 12. maddesinde ağır ceza mahkemesinin görevine giren davaların istisnası olarak yer verilen "Anayasa mahkemesi Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler askeri mahkemelerin görevine giren hükümler ile çocuklara özgü kovuşturma hükümleri saklıdır." şeklindeki hüküm de kovuşturma aşamasında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin olup soruşturmanın usulüne ilişkin düzenleme içermemektedir.
    Bu bağlamda ele alınması gereken ve 2575 ile 2797 sayılı Kanun"ların yürürlük tarihinden sonra, somut olayımızda suç tarihinden önce 06.03.2014 tarihli ve 28933 sayılı mükerrer Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"un 15. maddesiyle, 5271 sayılı CMK"nın 161. maddesine eklenen sekizinci fıkrada; "Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır." hükmüne ilişkin düzenlemede, aralarında silahlı örgüt suçunun da sayıldığı bazı suçların vahameti ve bu suçlarla korunan hukuki değer dikkate alınarak 2937 sayılı Kanun"da sayılan kişilere yönelik istisna haricinde, bu suçların soruşturmasının genel hükümlere göre yürütüleceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Buna göre Yargıtay Kanunu"nun 46. maddesinin 6. fıkrasında belirtilen ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suç üstü hâlinde ibaresi CMK"nın 161. maddesinin 8. fıkrası dışında kalan diğer suçlar yönünden geçerli olup TCK"nın 314. maddesinde yazılı silahlı terör örgütü üyesi olma suçu nedeniyle genel hükümlere göre soruşturma yapılması ağır ceza mahkemesinin görevine giren suç üstü hâlinin bulunması da gerekli değildir.
    Nitekim özel soruşturma usullerine istisna getiren benzer bir hükme, Yükseköğretim üst kuruluşları başkan ve üyeleri ile yükseköğretim kurumları yöneticilerinin, kadrolu ve sözleşmeli öğretim elemanlarının ve bu kuruluş ve kurumların 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu"na tabi memurlarının görevleri dolayısıyla ya da görevlerini yaptıkları sırada işledikleri ileri sürülen suçlarla ilgili yine kural olarak özel soruşturma usulleri uygulanmasının ve buna bağlı hukuki teminatların öngörüldüğü 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu"nun "Disiplin ve Ceza İşleri" başlıklı Dokuzuncu Bölümünde yer alan "Genel Esaslar" başlıklı 53. maddesinin yedinci fıkrasında da "İdeolojik amaçlarla Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetleri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrılığına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak maksadıyla işlenen suçlarla bunlara irtibatlı suçlar, öğrenme ve öğretme hürriyetini doğrudan veya dolaylı olarak kısıtlayan, kurumların sükün, huzur ve çalışma düzenini bozan boykot, işgal, engelleme, bunları teşvik ve tahrik, anarşik ve ideolojik olaylara ilişkin suçlar ile ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinde, yukarıda yazılı usuller uygulanmaz; bu hallerde kovuşturmayı Cumhuriyet Savcısı doğrudan yapar." şeklinde yer verilmiştir.
    Her iki düzenleme birlikte ele alındığında, konumuza ilişkin olarak özellikle de 2575 ve 2797 sayılı Kanun"larda kural olarak özel soruşturma usulleri öngörülmüş olmasına rağmen, sonradan CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasının yürürlüğe konulması karşısında, yasa koyucunun salt bu fıkrada sayılan suçların niteliğini gözeterek ayrıca suçüstü hâlinin varlığını araştırmaya gerek bulunmaksızın, 2937 sayılı Kanun"da sayılanlar dışında bu suçları işleyen kişiler hakkında, ilgili kanuni düzenlemeler uyarınca özel soruşturma usulleri uygulanmasının istisnasını öngören bir hüküm ihdas ettiği ve bu yönde bir sistem oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ancak İHAM kararında silahlı terör örgütü üyeliği suçunda genel hükümlere göre yürütülen soruşturma işlemlerinin hukukîliği değerlendirilirken söz konusu uygulamanın aynı zamanda CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına da uygun olup olmadığı, dolayısıyla uygulamanın bu yönüyle de yargısal ve keyfi yorumun ötesinde iç hukuk düzenlemesine dayanıp dayanmadığı hususunda da bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır.
    Bu açıklamalar ışığında, dava konusu olayda sanık yönünden suçüstü hâline ilişkin koşulların bulunup bulunmadığı ve soruşturmayı yürüten makamların yetkili olup olmadığı değerlendirildiğinde;
    Sanık ...’ın Yargıtay Üyesi olarak görev yapmaktayken, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensupları tarafından 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sonrasında, kendisinin de bu örgüte üye olduğu iddiasıyla ve kişisel suç niteliğindeki bu suç açısından suçüstü hâlinin de varlığına dayalı olarak hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütüldüğü ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca iddianame düzenlenerek hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesine kamu davası açıldığı olayda; itiraza konu uygulamanın, sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğuna, bu örgütten ayrılmaya dair icrai bir davranışta bulunmadığına ve elde edilen mevcut deliller itibarıyla yetkili makamlarca sanığın cezai eylem niteliğindeki örgüt üyeliğine ilişkin fiilinin icrasına devam ettiği, böylelikle sanığa atılı suçun işlenmekte olduğu hususunda resmî makamlarca edinilen bilgi kapsamında gerçekleştirildiği,
    Bununla birlikte, silahlı terör örgütü üyeliği/yöneticiliği suçunun mütemadi suç ve bu suçlar yönünden yakalama anına kadar suçüstü hâlinin söz konusu olduğunu kabul ederek Yargıtayın yargılayacağı kişilere atılı bu suçlarla ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen diğer kişisel suçların soruşturma ve kovuşturma işlemlerine ilişkin 2797 sayılı Kanun"da değişiklik öngören ve sonradan aynen kanunlaşan hukuki düzenlemelerde, önceden beri 2797 sayılı Kanun"da öngörülen hukuki teminatların istisnasını teşkil eden "ağır cezalık suçüstü hâli" tabirinin, Yargıtayın yargılayacağı söz konusu kişilere atılı bu suçların da benzer nitelikte olduklarını ortaya koyacak ve bu suçları da kapsayacak şekilde yeniden kullanıldığı,
    Ayrıca 15.07.2016 tarihinde ülke genelinde başlayan ve 19.07.2018’e kadar devam eden hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs edilmesi sebebiyle ve demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla ilan edilen olağanüstü hâlin varlığı, ülkede terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşen 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ulusal güvenlik üzerinde oluşturduğu tehdit ve tehlikenin boyutu, darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi amacıyla yapılan işlemlerin uygulanabilmesi ve demokrasinin korunarak hukuk devleti ilkesine bağlılığın sağlanması için ihtiyaç duyulan sürenin darbenin yapıldığı gün ile sınırlı olmaması, 15.07.2016 tarihinde başlayan ve sonrasında da devam eden darbe teşebbüsünün savuşturulması sırasında arama işlemi için gidilen evinde 18.07.2016 tarihinde yakalanarak gözaltına alınan sanığın, darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu anlaşılan ve silahlı terör örgütü olduğu belirlenen FETÖ/PDY üyesi olma suçundan 20.07.2016 tarihinde tutuklanması hususları dikkate alındığında; sanığa isnat edilen silahlı terör örgütü üyesi olma suçuna ilişkin suçüstü hâlinin bulunduğu yönünde soruşturma ve kovuşturma mercilerince yapılan değerlendirmelerin olgusal ve hukuki temelden yoksun ve keyfî olduğunun kabul edilemeyeceği, Anayasa Mahkemesince "Erdal Tercan, § 145, B. No: 2016/15637 ve 12.04.2018" ve "Alparslan Altan, § 128, B. No: 2016/15586 ve 11.01.2018" tarihli kararlarda da benzer değerlendirmelerle aynı sonuca ulaşıldığı,
    Diğer yandan, silahlı terör örgütü üyeliği suçundan genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin usule uygun olduğunun, hem aralarında sanığın da bulunduğu benzer durumdaki Yargıtay eski Üyelerine yönelik Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun kararıyla, hem de sonradan yürürlüğe konulan ulusal hukuk düzenlemeleriyle de kabul edilerek mevcut uygulama sonrasında adli ve idari açıdan devam edecek diğer işlemler öngörüldüğü gibi aynı zamanda itiraza konu uygulamanın, CMK"nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasında hüküm altına alınan ve sanık hakkında öngörülen özel soruşturma usullerinin istisnasını teşkil eden düzenlemeyle de uyumlu olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; Yargıtay üyelerinin işledikleri suçlara dair özel soruşturma usullerinin uygulanmasını öngören 2797 sayılı Kanun"un 46. maddesinin uygulanma koşullarının somut olayda oluşmadığı, dolayısıyla dava konusu olayda sanık hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin doğrudan doğruya iç hukuk düzenlemelerinin verdiği yetkinin kullanılması niteliğinde olduğu, kanunların genişletici ve keyfî olarak yorumlanmasından kaynaklanmadığı, bu hâliyle "hukukun kalitesi" ilkesine de uygun olan itiraza konu uygulamanın hukuka aykırı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
    Ç- Yargıtay Üyelerinin İşledikleri İddia Olunan Suçlar Bakımından Kovuşturma Makamlarının Belirlenmesi
    Anayasa"nın "Cumhuriyetin nitelikleri" başlıklı 2. maddesi;
    "Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.",
    "Kanuni hâkim güvencesi" başlıklı 37. maddesi de;
    "Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.
    Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz." şeklinde düzenlenmiştir.
    Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarında da, Anayasa"nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin, "insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa"ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet" olduğu ifade edilmiş ve "hukuk devletinin temel ilkelerinden biri "hukuk güvenliği" ilkesidir. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Hukuk devletinde kanun metinlerinin ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. "Belirlilik" ilkesine göre ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir tereddüde ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir." sonucuna varılmıştır.
    Hukuk devletinin en önemli unsurlarından birini kanuni hâkim güvencesi oluşturmaktadır. Zira hukuk devletinin alt unsurlarından biri olan hukuk güvenliğinin sağlanmasının ön koşullarından biri kanuni hâkim güvencesidir. Kanuni hâkim güvencesinin sağlanmadığı bir sistemde bireylerin güven içinde hareket edebilmeleri mümkün olamaz. Bireyler herhangi bir hukuki uyuşmazlıkta hangi yargı merci tarafından hangi kurallar uygulanarak yargılama yapılacağını önceden bilmelidir. Aksi bir durumda hukuki öngörülebilirlik ve güvenlik ortadan kalkar. Eğer hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılıyorsa, bu durumda hukuk güvenliğinin zorunlu ön koşulu olan kanuni hâkim güvencesi mutlak anlamda tesis edilmelidir.
    Kanuni hâkim güvencesi 1982 Anayasası"nda özel olarak düzenlenmiştir. Anayasa"nın 37. maddesi gereğince herkes kanuni hâkim güvencesine sahiptir. Yine Anayasa Mahkemesinin istikrarlı kararlarında belirtildiği gibi, “kanuni hâkim güvencesi” suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini kanunun belirlemesi olarak tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla “kanuni hâkim güvencesi”, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra özel olarak kurulmasına veya hâkimin atanmasına engel oluşturmaktadır.
    Bu noktada, bir yargı yerinin, kuruluş, görev, işleyiş ve izleyeceği yargılama usulü itibarıyla hukuki yapılanmasının, doğal hâkim ilkesine uygunluğunun sağlanabilmesi için, bu alana ilişkin belirlemenin kanunla yapılmış olması tek başına yetmez. Ayrıca sözü edilen belirlemenin, yargılanacak olan uyuşmazlığın gerçekleşmesinden önce yapılmış olması da gerekir. Bu nedenle, doğal hâkim ilkesinin bünyesinde, "kanuniliğin" yanı sıra "önceden belirlenmiş" olmaya da yer verilmiştir.
    Öte yandan, olağanüstü mahkeme kurma yasağı içeren kanuni hâkim güvencesi özel soruşturma ve kovuşturma usulleri izleyen özel/uzman mahkemelerin kurulmasına engel oluşturmamaktadır. Diğer bir ifadeyle olağanüstü mahkeme ile özel/uzman mahkeme kavramları aynı anlama gelmemektedir. Bir hukuk sisteminde bazı suçlarla etkin bir şekilde mücadele etmek için özel soruşturma ve kovuşturma usulleri izleyen yargı mercileri kurulabilir. Örneğin terör ve organize suçlarla etkin bir şekilde mücadele etmek bu tür özel/uzman yargı mercilerin kurulmasını gerekli kılabilir.
    Kanuni hâkim güvencesi tüm yargılamalarda geçerli olan bir ilke olmakla beraber ceza yargılamalarında çok daha önemli olmaktadır. Nitekim ceza soruşturma ve kovuşturmaları özgürlük gibi bireylerin en temel haklarından birine yapılmış doğrudan ve radikal bir müdahale niteliğindedir. Dolayısıyla kişi hürriyetinin sahip olduğu önem, bireylere ceza yargılamalarında daha yüksek güvencelerin sağlanmasını gerektirmektedir. Kanuni hâkim güvencesi söz konusu güvencelerin ilk basamağını oluşturmaktadır. Zira adil ve güvenceli bir yargılama için her şeyden önce yargı yetkisi kullanacak merci olması gerektiği şekilde kurulmalı ve görev yapmalıdır. Aksi takdirde adil yargılanma hakkı kapsamında bireylere sağlanan bağımsız ve tarafsız bir yargı yerinde makul sürede yargılanma, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama gibi güvencelerin bir önemi kalmayacaktır. Zira tüm bu güvenceler ancak olağan mahkemelerin varlığı hâlinde işlevsel olabilecektir.
    Gelinen aşamada, suç tarihi itibarıyla Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılayacağı kişilere atılı ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen kişisel suçlar bakımından kovuşturma makamı Yargıtay Ceza Genel Kurulu iken, sonradan olağanüstü hâl döneminde yürürlüğe konulan 680 sayılı KHK ile bu makamın Yargıtay ilgili ceza dairesi olarak değiştirilmesinin ve yargılamanın bu doğrultuda Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasının tabii hâkim ilkesi bağlamında incelenmesi gerekmektedir.
    Bilindiği üzere; 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün savuşturulmasından hemen sonra Milli Güvenlik Kurulu 20.07.2016 tarihinde yaptığı toplantıda "demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla" Hükûmete olağanüstü hâl ilan edilmesi tavsiyesinde bulunmayı kararlaştırmıştır. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 20.07.2016 tarihinde, ülke genelinde 21.07.2016 Perşembe günü saat 01.00"den itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir. Anılan karar 21.07.2016 tarihli Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Olağanüstü hâl ilan edilmesine ilişkin karar, aynı gün TBMM tarafından onaylanmıştır. TBMM Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında Hükûmet adına söz alan Adalet Bakanı, olağanüstü hâl ilan edilme nedenini "... darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi, bundan sonra da demokrasimiz ve hukuk devletimiz, milletimiz, millî irade ve ülkemiz için tehlike ve tehdit olmaktan çıkarılması, bir daha hiçbir şekilde darbe teşebbüsünün tekrarlanmaması ve bu konuda bu amaçla alınması gereken tedbirlerin hızlı ve kararlı bir biçimde alınıp hayata geçirilmesini sağlamak maksadıyla olağanüstü hâl ilan edilmesi yönündeki görüş ... Bakanlar Kuruluna iletilmiştir. Cumhurbaşkanımızın başkanlığında Anayasa gereği toplanan Bakanlar Kurulumuz, bu görüş doğrultusunda Türkiye"de üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir ... Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini korumak, temel hak ve hürriyetleri korumak, genel güvenlik, asayiş ve kamu düzenini korumak, şiddet olaylarını önlemek, başarısız kılınan darbe teşebbüsünün tekrarı ile bundan sonra Türkiye"de darbe teşebbüslerine teşebbüs edilebilmesinin önüne geçmek, halkımıza en büyük kötülüğü yapan, kamu düzenimizi bozan, ekonomimize zarar veren, demokrasimizi, hukuk devletimizi, millî irademizin tecelligâhı Meclisimizi ve seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Hükûmetimizi darbe teşebbüsüyle yok etmeye çalışan, devletimizi âdeta bir kanser hücresi gibi sarmış bulunan bu Fetullahçı terör örgütüyle ve bu örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı, Emniyet ve üniversitelerimiz başta olmak üzere, kamu içindeki bütün uzantılarının kamudan temizlenmesi ve demokrasimizin, devletimizin, milletimizin, hukuk devletimizin emniyeti bakımından tam emniyetli hâle getirilmesi ve bunların ülkemiz için, demokrasimiz ve hukuk devletimiz için bir daha tehlike ve tehdit olmaktan çıkarılması maksadıyla bu karar alınmıştır." sözleriyle ifade etmiştir.
    Türkiye Cumhuriyeti 21.07.2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi"ne; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme"ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir.
    Olağanüstü hâl, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından 05.10.2016, 03.01.2017 ve 17.04.2017 tarihlerinde alınan kararlarla üçer ay daha uzatılmıştır.
    Olağanüstü hâl KHK"lar konu, amaç, yer ve süre bakımından olağan KHK"lardan farklı özellikler taşımaktadır. Her şeyden önce, sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK"ları, olağan KHK"lar bakımından Anayasa"nın, söz konusu düzenlemelerin yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan 91. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen “...sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.” şeklindeki sınırlamaya tabi tutulmamıştır. Başka bir ifadeyle, Anayasa"nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümünde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler de 680 sayılı KHK"nın kabul edildiği ve yürürlüğe konulduğu tarih itibarıyla olağanüstü hâl KHK"ları ile düzenlenebilmekteydi. Hatta bu hususlarda düzenleme yapılabilmesinden de öte, söz konusu KHK"larla, Anayasa"nın 15. maddesi uyarınca, bu maddenin ikinci fıkrasındaki çekirdek temel haklara dokunmamak kaydıyla, temel hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilmekte veya bunlar için Anayasa"da öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilmekteydi.
    Buna karşın, olağanüstü hâl KHK"ların “sebebe bağlı” işlem olmaları nedeniyle, Anayasa"nın yine söz konusu 680 sayılı KHK"nın yürürlüğe konulduğu dönemde yürürlükte bulunan 121. maddesi uyarınca sıkıyönetim veya olağanüstü hâlin gerekli kıldığı konularda çıkarılabileceği düzenlenmişti. Ayrıca Anayasa"nın 15. maddesi uyarınca, bu düzenlemelerin “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükleri ihlal etmemesi” ve “durumun gerektirdiği ölçüde” olması da anayasal bir zorunluluktu.
    Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen 148. maddesinin birinci fıkrasının, 680 sayılı KHK"nın yürürlüğe konulduğu tarih itibarıyla uygulanması gereken hâlinde; olağanüstü hâllerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamayacağı hükme bağlanmıştır.
    Bu durumda öncelikle belirtmek gerekir ki; kovuşturma makamlarına dair değişikliklerin yapıldığı tarih itibarıyla uygulanması gereken söz konusu Anayasal düzenlemeler karşısında; kural olarak olağanüstü hâl KHK"ları ile Anayasa"nın 37. maddesinde güvence altına alınan kanuni hakim güvencesiyle ilgili düzenlemeler yapılmasında hukuka aykırı bir durumun söz konusu olmadığı ve bu düzenlemelere karşı soyut norm denetimi yoluna gidilemeyeceği anlaşılmaktadır.
    Kovuşturma makamına dair KHK ile yapılan değişikliğin, Yargıtayın iç işleyişine dair olağan bir düzenleme olmanın ötesinde, yargılanacak kişilerin kanuni hâkim ilkesini Anayasal sınırlar içerisinde dahi kısıtlayan bir yönünün olup olmadığı hususunun irdelenmesine gelince;
    Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarında da belirtildiği üzere kanuni hâkim güvencesi; yeni kurulan mahkemelerin veya kurulu bulunan mahkemelere yeni atanan hâkimlerin, önceden işlenen suçlara ilişkin olarak hiçbir şekilde yargılama yapamayacakları biçiminde anlaşılamaz. Belirli bir olay, kişi veya toplulukla sınırlı olmamak kaydıyla, yeni kurulan bir mahkemenin veya kurulu bulunan bir mahkemeye yeni atanan hâkimin kurulma veya atanma tarihinden önce gerçekleşen uyuşmazlıklara bakması kanuni hâkim güvencesine aykırılık teşkil etmez (AYM, E. 2014/164, K. 2015/12, 14.01.2015). Bu kapsamda bir kuralın belirli bir suçun işlenmesinden sonra bu suça ilişkin davayı görecek yargı yerini belirlemeyi amaçlamaması, yürürlüğü müteakip kapsamına giren tüm davalara uygulanması hâlinde doğal hâkim ilkesine aykırılık söz konusu olamaz (AYM, E. 2009/52, K. 2010/16, 21.01.2010).
    Anayasa"nın 154. maddesinin birinci fıkrasında, Yargıtayın kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakacağı; aynı maddenin beşinci fıkrasında da Yargıtayın kuruluşunun, işleyişinin, Başkan, Başkanvekilleri, Daire Başkanları ve Üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısının ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin niteliklerinin ve seçim usullerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmıştır.
    Bu düzenlemeler doğrultusunda yürürlüğe konulan 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun 1. maddesinde de Yargıtayın bağımsız bir yüksek mahkeme olduğu açıkça ifade edilmiştir.
    Öte yandan, hem Yargıtay Daireleri, hem de Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2797 sayılı Kanun"un 3. maddesinde Yargıtayın karar organları arasında sayılmış, aynı Kanun"un 4. maddesi uyarınca Yargıtay Dairelerinde bir başkan ve yeteri kadar üye bulunacağı, 7. maddesi uyarınca da Ceza Genel Kurulunun ceza dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşacağı öngörülmektedir.
    Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının görevi, 2797 sayılı Kanun"un 15. maddesinde suç tarihi itibarıyla;
    “1. Yargıtay dairelerinin bozma kararlarına karşı mahkemelerce verilen direnme kararlarını inceleyerek karar vermek,
    2. a) (Ek: 26/9/2004-5235/51 md.) Aynı veya farklı yer bölge adliye mahkemelerinin kesin olarak verdikleri kararlar bakımından hukuk daireleri arasında veya ceza daireleri arasında uyuşmazlık bulunursa,
    b) Hukuk daireleri arasında veya ceza daireleri arasında içtihat uyuşmazlıkları bulunursa, c) Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa, bunları içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlamak,
    3. Yargıtay Başkan ve üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ile yargılama görevi özel kanunlarınca Yargıtay Genel Kurullarına verilen kişilere ait davaları ilk mahkeme olarak görmek ve hükme bağlamak ve ilk mahkeme olarak özel dairelerce verilen hüküm ve kararların temyiz ve itiraz yoluyla incelenmesini yapmak,
    4. Kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.
    Hukuk ve Ceza Genel Kurullarına katılmak zorunda olan Başkan ve üyelerin belirlenmesine ilişkin esaslar, görüşmelerin gündemi, yönetimi, çalışma gün ve saatleri, oylama ve karar, ön sorun ve öncelikle karara bağlanacak hususlar, kararın çıkmış sayılması, kanun hükümleri çerçevesinde Yargıtay İç Yönetmeliği ile düzenlenir.” biçiminde düzenlenmişti.
    Aynı Kanun"un “Yargıtay Üyelerinin Nitelikleri ve Seçimi” başlıklı 29. maddesinde ise Yargıtay Üyelerinin, birinci sınıfa ayrıldıktan sonra en az üç yıl süre ile başarılı görev yapmış ve birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adli yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçileceği hükme bağlanmıştır.
    Bununla birlikte; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararında; Yargıtay Daireleri arasındaki görev ilişkisinin, adli yargı ilk derece mahkemeleri arasında var olan ve kamu düzenine ilişkin bulunan görev ilişkisi niteliğinde olmayıp 2797 sayılı Yargıtay Kanunu"nun 6545 sayılı Kanun"la değişik 14. maddesinde yer alan "hukuk daireleri ile ceza daireleri kendi aralarında iş bölümü esasına göre çalışır." şeklindeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere; idari nitelikte iş bölümü ilişkisi olduğu, ancak kamu düzenine ilişkin görev ve bu husustaki uyuşmazlığın değerlendirilmesi açısından ilk derece yargılamasına konu dosyayı ele alan ve davaların birleştirilmesi hususunda farklı görüş bildiren Özel Dairelerin birbirinden farklı mahkemeler değil, istisnai hâllerde ilk derece yargılaması yapan "Yargıtay", dolayısıyla tek mahkeme olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
    Anayasa"nın ilgili hükümleri, 2797 sayılı Kanun ve Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararı birlikte değerlendirildiğinde; temelde bağımsız bir mahkeme olarak kurulan Yargıtayın karar organları olan daireleri ile genel kurulların oluşumu ve çalışma usulleri itibarıyla, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılacak yargılamalar yönünden bu organlar arasında mahkemenin bağımsızlığının ve tarafsızlığının ortadan kalkmasına dair bir nedenin bulunmadığı, diğer yandan, suç tarihinden önce ve genel nitelikteki düzenlemelerle hem bu karar organlarının oluşturulup çalışma usullerinin düzenlendiği, hem de dairelere ve genel kurullara katılacak üyelerin bu düzenlemeler doğrultusunda seçilerek aynı güvence ve hukuki statüyle görev yaptıkları, söz konusu düzenlemelerle, mevcut dosyaların yoğunluğu itibarıyla özelde ve çoğunlukla kişisel suç niteliğindeki FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensubiyeti iddiasıyla haklarında genel hükümlere göre soruşturma yürütülen yüksek mahkeme eski üyelerine atılı bu suçlardan dolayı yapılacak kovuşturma işlemleri belirlenmiş ise de, sonradan aynen kabul edilerek kanunlaşan bu usullerin aynı zamanda 2797 sayılı Kanun"da sayılan kişilerin ağır cezayı gerektiren ve suçüstü hâlinde işlenen tüm suçları açısından da uygulanacak olması, yine bu kişiler yönünden kovuşturma yapma yetkisinin suç tarihindeki düzenlemeden farklı olarak “Yargıtay” dışında farklı bir makama devredilmemesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; kovuşturma yapma yetkisinin Genel Kuruldan alınarak ilgili ceza dairesine verilmesine yönelik düzenlemenin, suç tarihinden sonra olağanüstü mahkeme kurulması niteliğinde olmadığı, böylelikle kanuni hâkim ilkesine aykırı olarak yargılama yapılmadığı ve bu düzenlemenin temel hak ve özgürlüklere müdahale niteliği dahi taşımayan, salt Yargıtayın iç işleyişine yönelik usulî bir düzenleme olduğu anlaşılmaktadır.
    Son olarak, 2797 sayılı Kanun"da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçları bakımından Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kovuşturma yapmakla görevlendirilmesine ilişkin düzenlemelerin İHAS"ın 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı yönünden de irdelenmesi gerekmektedir.
    Terör suçlarına ilişkin davalara yönelik kanun yolu incelemeleri Yargıtay 16. Ceza Dairesince yapılmakta iken, bu suçlardan kaynaklanan davalardaki artış, bu artışın Yargıtayın tali ve istisnai görevi olan ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma görevine de yansıması ve bu nedenle oluşan ciddi iş yoğunluğu, beraberinde daireler arasında bu hususta da iş bölümü yapılması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda 2797 sayılı Kanun"da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçlarında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması hususunda Yargıtay 9. Ceza Dairesi görevlendirilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanınca hazırlanan Çalışma Yönergesine göre ise iş yoğunluğu nedeniyle Dairede birden fazla heyet oluşturularak çalışma usulüne gidilmiştir.
    Suç tarihinden önce ve sonrasında da 2018 yılının Eylül ayına kadar Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise 2797 sayılı Kanun"da ve Yargıtay İç Yönetmeliği"nde düzenlenen çalışma usulleri gereğince, değişken üyelerle haftada ancak bir kez toplanabilen ve zamanaşımı yakın, tutuklu iş niteliğinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının mahiyeti ve infaza dair olası hukuki sonuçları vb. nedenlerle önceliği bulunan dosyaların yoğun olarak görüşüldüğü bir karar organı olarak faaliyet göstermekteydi. Söz gelimi, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen sayısal verilere göre; 2017 yılında özetle 271"i itiraz, 877"si direnme olmak üzere esasa kaydedilen toplam 1148 dosyanın toplam 524"ü karara bağlanmış, karara bağlanan dosya sayısı 2018 yılında da 698 olarak ortaya çıkmaktadır.
    24.12.2017 tarihli ve 30280 sayılı Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 696 sayılı KHK"nın 45. maddesiyle, 2797 sayılı Kanun"a eklenen geçici 16. madde ile;
    “Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunun içtihadı birleştirme toplantılarına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla, 31/12/2022 tarihine kadar bu kurulların oluşumu ve çalışma usulü hakkında aşağıdaki hükümler uygulanır.
    a) Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulu, her hukuk ve ceza dairesinden en az bir üye olmak kaydıyla Birinci Başkanlık Kurulu tarafından görevlendirilen yirmişer üyeden oluşur. Bu kurullara, Birinci Başkan veya ilgili başkan vekili, bunların bulunmaması halinde kurulların en kıdemli üyesi başkanlık eder.
    b) Üyeler Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunda sürekli olarak görev yaparlar. Ancak, iş durumu göz önüne alınmak suretiyle üyelerin daire çalışmalarına katılmalarına Büyük Genel Kurul tarafından karar verilebilir.
    c) Kurullarda toplantı ve görüşme yeter sayısı onbeştir. Toplantıda bulunanların üçte ikisinin oyu ile karar verilir. Birinci toplantıda üçte iki oy çoğunluğu sağlanamazsa ikinci toplantıda bulunanların çoğunluğuyla karar verilir.
    Bu maddede hüküm bulunmayan hallerde, Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunun çalışmasına ilişkin bu Kanunun mevcut hükümleri uygulanmaya devam olunur.” biçimindeki düzenleme, 08.03.2018 tarihli ve 30354 sayılı mükerrer Resmî Gazete"de yayımlanarak yürürlüğe giren 7079 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun"un 40. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır. Böylelikle 2018 yılının Eylül ayından itibaren Yargıtay Ceza Genel Kurulu, mevcut görevlerinin yerine getirilmesi hususunda sabit heyetle toplanıp karar vermeye başlamıştır.
    Yargıtay Ceza Genel Kurulunda suç ayrımı yapılmaksızın tüm dairelerden gelen dosyaların karara bağlanmasına, derdest dosyaların çokluğu ve niteliğine, çalışma usulleri gereği önceden değişken tek heyet, sonradan ise sabit tek heyet hâlinde ve haftada en fazla 1-2 gün toplanabilmesine karşın, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bir uzmanlık mahkemesi biçiminde faaliyet göstermesi, bu Dairenin dahi yargılamaların makul sürede tamamlanabilmesi için haftanın bir çok günü ve birden fazla heyetle toplanarak yargılama yapıyor olması, mevcut çalışma prensipleri ve suç tarihinden sonra ortaya çıkıp belirginleşen iş yoğunluğu da dikkate alındığında, kişisel suçları nedeniyle Yargıtayda yargılanacak kişilerin kovuşturma makamının Yargıtay Ceza Kurulu olarak belirlenmesi, bu Kurulun önceden istisnai görevi olarak öngörülen yargılama yapma yetkisini asli görevi hâline getireceği, bu nedenle hem derdest dosyaların, hem de kovuşturma yapılmak üzere gelen dosyaların adil yargılanma hakkına uygun olarak makul sürede tamamlanmasının imkânsızlaşacağı, dolayısıyla kovuşturma yapma yetkisinin Yargıtay ilgili ceza dairesine devredilmesine dair düzenlemenin, salt Yargıtay Ceza Genel Kurulunca bu görevin yerine getirilmesindeki zorluk yerine, adil yargılanma hakkının sağlanması gibi evrensel hukuk ilke ve kuralları açısından uluslararası üst normlardan kaynaklanan zorunluluğun gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu değişiklik üzerine kovuşturmanın Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılmasının usul ve kanuna uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
    Bu nedenle; dava konusu olayda sanığa atılı suç nedeniyle yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı anlaşılmaktadır.
    Yine aynı nedenlerle, dava konusu olayda soruşturma ve kovuşturma usul ve makamlarına yönelik değişiklikleri içeren ve sonradan kanunlaşan düzenlemelere yönelik Anayasa"ya aykırılık itirazları da ciddi görülmediğinden, Anayasa"nın 152. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulmamıştır.
    2- CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan "Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması", (c) bendinde yer alan "Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması", (e) bendinde yer alan "Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması" ve (f) bendinde yer alan "Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi" hâlleri açısından;
    Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan oturumlara ve bu oturumlar sırasında yapılan kovuşturma işlemlerine dair çözümlenmiş SEGBİS kayıtlarının incelenmesinde;
    - Mahkeme heyetinde yer alan veya hükme katılan hâkimlerden herhangi birinin görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmadığı ya da bu hususta bir iddianın bulunmadığı,
    - Mahkeme heyetinde yer alan veya hükme katılan hâkimlerden herhangi biri hakkında ileri sürülen, kabul ya da reddedilen bir ret isteminin bulunmadığı,
    - Tüm duruşmalarda hükme katılacak hâkimlerin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin yanı sıra sanık ve müdafisinin CMK"nın 188. maddesine uygun olarak hazır bulundukları,
    - 12.03.2019 tarihli hükmün duruşmalı olarak açık oturumda verildiği,
    Anlaşıldığından, Özel Daire hükmünde CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (b), (c), (e) ve (f) bentlerinde düzenlenen hukuka kesin aykırılık hâllerinin de bulunmadığı anlaşılmaktadır.
    3- CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinde yer alan "Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi" hâli açısından;
    Türkiye Cumhuriyeti Anayasası"nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrası; "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." şeklinde düzenlenmiştir.
    CMK"nın "Kararların gerekçeli olması" başlıklı 34. maddesinin birinci fıkrasında; "Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230. madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.",
    "Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar" başlıklı 230. maddesinde;
    "(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:
    a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler.
    b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.
    c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi.
    d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar.
    (2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
    (3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223. maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
    (4) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi hâlinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir.",
    "Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar" başlıklı 232. maddesinde ise;
    "(1) Hükmün başına, "Türk Milleti adına" verildiği yazılır.
    (2) Hükmün başında;
    a) Hükmü veren mahkemenin adı,
    b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği,
    c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
    d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı,
    Yazılır.
    (3) Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.
    (4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır.
    (5) Hâkimlerden biri hükmü imza edemeyecek hâle gelirse, bunun nedeni mahkeme başkanı veya hükümde bulunan hâkimlerin en kıdemlisi tarafından hükmün altına yazılır.
    (6) Hüküm fıkrasında, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.
    (7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir."
    Hükümlerine yer verilmiştir.
    Buna göre, Anayasa"nın 141 ve CMK"nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının karşı oy da dahil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunlu olup, hüküm; başlık, sorun, gerekçe ve sonuç (hüküm) bölümlerinden oluşmalıdır. “Başlık” bölümünde; hükmü veren mahkemenin adı, mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, varsa vekilinin ve kanuni temsilcisinin adı ve soyadı, sanığın açık kimliği ile varsa müdafisinin adı ve soyadı, beraat kararı dışında suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile hâlen tutuklu olup olmadığı belirtilmeli, "Sorun" bölümünde; iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ortaya konulmalı, "Gerekçe" kısmında; mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmeli, "Sonuç (hüküm)" kısmında ise CMK’nın 230 ve 232. maddeleri uyarınca aynı Kanun"un 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu, TCK’nın 61. ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre uygulanan kanun maddeleri ve hükmolunan ceza miktarı, yine aynı Kanun"un 53 ve devamı maddelerine göre, mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbiri, cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin taleplerin kabul veya reddine ait dayanaklar, kanun yollarına başvurma ve tazminat talep etme imkanının bulunup bulunmadığı, kanun yoluna başvurma mümkün ise kanun yolunun ne olduğu, şekli, süresi ve mercisi tereddüde yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmelidir.
    CMK"nın 230. maddesi uyarınca, hükmün gerekçe bölümünde, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, nitelendirilmesi ve sonuç (hüküm) bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır.
    Hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 5271 sayılı CMK"nın 289/1-g ve 1412 sayılı CMUK"nın 5320 sayılı Kanun"un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır.
    Diğer taraftan, İHAM; bir yargılamada hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda korunabilmesi için davaya bakan mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi olduğunu belirtmektedir (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). İHAM; mahkemelerin davaya yaklaşma yönteminin, başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve temel şikâyetlerini incelemekten kaçınmaya neden olduğunu tespit ettiği durumları, davanın hakkaniyete uygun bir biçimde incelenme hakkı yönünden İHAS"ın 6. maddesinin ihlâli olarak nitelendirmektedir (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007, §§ 84, 85).
    İHAM ayrıca, derece mahkemelerinin, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak özellikle delillerin kabulü ve değerlendirilmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu pek çok kararında yinelemiştir (Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, B. No: 21363/93, 21364/93, 21427/93 ve 22056/93, 23/4/1997, § 50; Barbera Messegue ve Jabardo/İspanya, B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 68). Buna göre, temel hak ve özgürlüklerin ihlâli sonucunu doğuracak derecede ve keyfî olmadıkça belirli bir kanıt türünün (tanık beyanı, bilirkişi raporu veya uzman mütalaası) kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin ilk derece mahkemelerinin görevi olduğunu vurgulamaktadır (Garcia Ruiz/İspanya, B. No: 30544/96, 21/1/1996, § 28; S.N./İsveç, B. No: 34209/96, 2/7/2002, § 44).
    Bunun yanı sıra İHAM; derece mahkemelerinin kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda olmamakla birlikte somut davanın özelliğine göre esas sorunları incelemiş olduğunun, açık ya da zımni, anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararında yer almasına önem vermektedir (Boldea/Romanya, B. No: 19997/02, 15/2/2007, § 30; Hiro Balani/İspanya, B. No: 18064/91, 9/12/1994, § 27). Bu anlamda İHAM, mahkemelerin, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olan “kararlarını hukuken geçerli hangi temele dayandırdıklarını yeterince açıklama” yükümlülüğü altında bulunduklarını belirtmektedir (Hadjıanastassıou/Yunanistan, B. No: 12945/87, 16/12/1992, § 33).
    Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamakta; tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddiaların kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, toplumun kendi adına verilen yargı kararlarının sebeplerini öğrenmesinin sağlanması için de gerekli olmaktadır (AYM, Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).
    Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması hâlinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (Sencer Başat ve diğerleri, § 35). Aksi bir tutumla mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında "İlgili ve yeterli bir yanıt" vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması hak ihlâline neden olabilecektir (Sencer Başat ve diğerleri, § 39).
    Nitekim Anayasa Mahkemesinin 25.05.2017 tarihli ve 11798 sayılı kararında da aynı hususlar vurgulanmıştır.
    Bu açıklamalar ışığında Özel Daire hükmü değerlendirildiğinde;
    Sanık hakkında kurulan hükümde FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün yapısının, teşkilatlanmasının ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasal sistemi içerisinde gizlice yayılarak kurumları ele geçirmeye yönelik faaliyetlerinin örneklerle anlatıldığı, delillerin tartışılıp değerlendirildiği, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtildiği, örgüt içi iletişimde kullanılan haberleşme araçları hakkında detaylı bilgilere yer verildiği, özellikle de Özel Dairece yapılan bu tespitlerin Ceza Genel Kurulunun FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne ilişkin yerleşik kararlarına da dayandırıldığı, somut davanın özelliğine göre esas sorunların incelenmiş olduğunun açıkça anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararda yer aldığı, yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmadığı, ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesinin de yapıldığı anlaşıldığından, Özel Daire hükmünün gerekçeyi içerdiği değerlendirilmiştir.
    4- CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan "Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması" hâli açısından;
    Ceza yargılamasındaki savunma haklarının güvence altına alınması demokratik toplumun temel bir ilkesidir (AYM; B. No: 014/9817, 26.02.2015). İHAM da bu kapsamda hakkaniyete uygun bir yargılama için yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin, savunma hakkının yeterince kullanılması ile uyumlu olması ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik şekilde yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır (Ludi/İsviçre, B.No:12433/86, 15.06.1992; Artico/İtalya, B.No:6694/74, 13.05.1980).
    Öte yandan, delillerin yerindeliği incelemesi yapmayan ve bu konunun ulusal yargı organlarının takdirinde olduğunu belirten İHAM, elde edilen deliller dâhil olmak üzere yargılamayı bir bütün olarak inceleyip bu çerçevede ilgilinin adil yargılanma hakkının ihlâl edilip edilmediğine karar vermektedir (İHAM, Khan/Birleşik Krallık, 12.05.2000, B.No: 35394/97, § 34). İHAM, delillerle ilgili olarak, başvurucuya delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma fırsatı verilip verilmediğini esas almaktadır (Bykov/Rusya, 10.03.2009, B.No: 4378/02, § 90; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, 25.07.2013, B.No: 11082/06, 13772/05, § 700). Bu manada esas olan, delilin keyfi ve açıkça dayanaktan yoksun olacak şekilde sanık aleyhine kullanılmaksızın, yargılamanın bir bütün olarak adil yapılmasıdır.
    Sanığa soruşturma aşamasında yöneltilen suçlamaların; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi ve bu örgütün yargı yapılanmasında yer aldığına ilişkin olduğu, bu suçlamanın içeriğinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan ifade alma işlemi sırasında sanığa açıklandığı ve sanığın farklı tarihlerde gönderdiği savunma dilekçelerinde anılan suçlamayla ilgili ayrıntılı beyanlarda bulunduğu, öte yandan, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 20.07.2016 tarihinde düzenlenen tutuklama talep yazısında, sanığa isnat edilen suçlamalara ilişkin ayrıntılı şekilde açıklamalara yer verildiği, bu bağlamda, suça konu edilen olaylarla ilgili bilgi ve delillere yer verildiği, bu eylemlerin hukuki niteliğine yönelik olarak da değerlendirmelerde bulunulduğu, anılan talep yazısının sorgu işlemi öncesinde Ankara 7. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından sanığa okunduğu, ayrıca sorgu tutanağında sanığa isnat edilen suçun okunup anlatıldığı, sanığın sorgu sırasında suçlama konusu olaylarla ilgili anlatımda bulunduğu, ayrıca sanık müdafisinin tutukluluğa itiraz dilekçesinde de usul ve esasa ilişkin ayrıntılı bir biçimde beyanda bulunulduğu, dolayısıyla sanık ve müdafisinin isnat edilen suçlamalara ve tutukluluğa temel teşkil eden bilgilere gerek sorgu öncesinde gerekse sorgu sonrasında erişimlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla suçlamalara dayanak olan temel unsurların ve tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesi için esas olan bilgilerin sanığa veya müdafisine bildirilmiş ve sanığa bunlara karşı savunma ve itirazlarını ileri sürme imkânı verilmiş olması dikkate alındığında; sanığın genel olarak soruşturma aşamasında savunma hakkının kısıtlanmadığı kabul edilmelidir.
    Kovuşturma aşamasında ise sanığa ve müdafisine geniş bir şekilde savunma yapma imkân ve fırsatı tanındığı, zira kovuşturma evresinde yapılan oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere sanık ve müdafisinin ayrıntılı bir şekilde savunmalarını yaptıkları, tüm iddia, argüman ve delillere karşı etkin bir şekilde itiraz etme, tanık beyanlarına karşı savunma yapma ve tanıklara soru sorma haklarının tanındığı, mahkemece sanık ve müdafisinin tanık dinletme talepleri ve sanığın yokluğunda dinlenen tanıkların yeniden dinlenmesi taleplerinin reddine karar verilirken, tanıkların dinlendiği celsede sanık müdafisinin hazır olması, soru sorma imkanının tanınması, sanığa da tanıkların beyanlarına karşı savunma hakkının verilmesi ile kovuşturmada dinlenen tanıkların beyanları ve elde edilen diğer deliller itibarıyla teknik bilirkişi raporu aldırılması ve tanık dinlenilmesine ilişkin taleplerin dosyanın geldiği aşama göz önüne alındığında yenilik getirmeyeceğine ilişkin gerekçe de gösterilerek reddedildiğinden, hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile sanığın savunma hakkının sınırlandırılmadığı, böylelikle adil yargılanma hakkının ihlâl edilmediği anlaşılmaktadır.



    5- CMK"nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde yer alan "Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması" hâli açısından:
    a) Beyanları hükme esas alınan tanıkların dinlenilme usulü bakımından:
    Tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyusu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir. Herkes tanık olma ehliyetine sahip olduğundan çocuklar ve akıl hastalarının da tanıklığına başvurabilecektir. Ancak tanığın anlatımlarına itibar edilip edilmeyeceği yargılama makamının takdirindedir. Ceza muhakemesinde, tanık dinlemeye yetkili makam soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ise mahkeme, naip hâkim veya istinabe olunan hakimdir.
    Tanıklık, kamu hukukundan doğan toplumsal bir ödevdir. Bu nedenle tanığın, hukuka uygun olarak yapılan davet üzerine adli makamlar önüne gelmek, bildiklerini doğru olarak anlatmak ve yemin etme ödevi bulunmaktadır. Bununla birlikte ceza muhakemesinde tanığa bazı haklar da tanınmıştır. Tanığın; tanıklıktan çekinme, kendisi ve yakınları aleyhine açıklamada bulunmaktan çekinme, haklarını öğrenme, korunma, tazminat ve masraflarını isteme hakkı vardır.
    Tanığı dinleyecek olan makam tarafından önce tanığın kimliği ve güvenirliği belirlenmelidir. Bu amaca yönelik olarak tanığın adı, soyadı, yaşı, işi, yerleşim yeri, işyeri, geçici olarak oturduğu yerin adresi, varsa telefon numaraları, şüpheli, sanık veya mağdurla olan ilişkisine dair sorular yöneltilecektir. Bu şekilde tanığın kimliği, olayın tarafları ile olan ilişkisi ve güvenirliğine ilişkin bilgiler alındıktan sonra tanığa hakları hatırlatılmalı, bu hatırlatma yapıldıktan sonra da tanıklık görevinin önemi ve uyması gereken kurallar anlatılmalıdır.
    Konumuzla ilgisi bakımından öncelikle, örgütlü suçluluk kapsamında yürütülen ceza muhakemesi sürecinde etkin pişmanlıktan yararlanmak amacıyla ifade veren kişilerin, aleyhine ifade verdikleri diğer kişiler hakkında silahlı terör örgütü üyeliği suçundan yapılan yargılamalarda tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir.
    Anayasa"nın 38. maddesinin beşinci fıkrasında; hiç kimsenin kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamayacağı hüküm altına alınmıştır.
    Aynı doğrultuda, 5271 sayılı CMK’nın "Tanıklıktan çekinme" başlıklı 45. maddesi;
    "(1) Aşağıdaki kimseler tanıklıktan çekinebilir:
    a) Şüpheli veya sanığın nişanlısı.
    b) Evlilik bağı kalmasa bile şüpheli veya sanığın eşi.
    c) Şüpheli veya sanığın kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu.
    d) Şüpheli veya sanığın üçüncü derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları.
    e) Şüpheli veya sanıkla aralarında evlâtlık bağı bulunanlar.
    (2) Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle tanıklıktan çekinmenin önemini anlayabilecek durumda olmayanlar, kanunî temsilcilerinin rızalarıyla tanık olarak dinlenebilirler. Kanunî temsilci şüpheli veya sanık ise, bu kişilerin çekinmeleri konusunda karar veremez.
    (3) Tanıklıktan çekinebilecek olan kimselere, dinlenmeden önce tanıklıktan çekinebilecekleri bildirilir. Bu kimseler, dinlenirken de her zaman tanıklıktan çekinebilirler",
    "Kendisi veya yakınları aleyhine tanıklıktan çekinme" başlıklı 48. maddesi; "Tanık, kendisini veya 45 inci maddenin birinci fıkrasında gösterilen kişileri ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olan sorulara cevap vermekten çekinebilir. Tanığa cevap vermekten çekinebileceği önceden bildirilir." şeklinde hükümler içermektedir.
    Tanıklıktan çekinmede, bütün hâlinde tanığın çekinme hakkı gündeme gelmekte; burada ise tanık, kendisine sorulan sorulardan kendisi ya da sayılan yakınlarını ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olanlar bakımından cevap vermeme takdirine sahiptir. Bu kapsam dışında kalan hususlarda tanığın, salt bu madde uyarınca çekinme hakkı bulunmamaktadır.
    Diğer yandan, CMK"nın "Yemin verilmeyen tanıklar" başlıklı 50. maddesi de;
    "(1) Aşağıdaki kimseler yeminsiz dinlenir:
    a) Dinlenme sırasında onbeş yaşını doldurmamış olanlar.
    b) Ayırt etme gücüne sahip olmamaları nedeniyle yeminin niteliği ve önemini kavrayamayanlar.
    c) Soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar." şeklinde hüküm altına alınmıştır.
    Doktrinde genel kabul gören görüşe göre örgütlü suçlar, anlaşma suçlarının bir türü olup çok failli suçlardandır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar, 2. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara, 2016, s. 270; Türkan Yalçın Sancar, Çok Failli Suçlar, Seçkin Yayınevi, Ankara 1998, s. 137; Devrim Aydın, Türk Ceza Hukukunda Suça İştirak, Yetkin Yayınları, Ankara 2009, s. 277; Ersan Şen, Suç Örgütü, Seçkin Yayıncılık, Mayıs 2018, s. 302, Vesile Sonay Evik, "Suç İşlemek Amacıyla Örgütlenme Suçu", Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Nur Centel"e Armağan Özel Sayı, Yıl: 2013, Cilt: 19, Sayı: 2, s. 673). Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak da genel iştirak hükümlerinin ötesinde örgüt kurmak ve yönetmekten ayrı bir suç olarak düzenlenmiş ve cezai yaptırıma bağlanmıştır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar, s. 276). Dolayısıyla, bu suç tipi açısından müşterek faillik suretiyle iştirak söz konusu olamayacaktır.
    Bu bağlamda, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olduğu iddiasıyla farklı yürütülen bir muhakemenin şüpheli ya da sanık sıfatıyla süjesi olan failin, aynı örgüte üye olduğu iddiasıyla yargılanan diğer kişilerin varsa örgüt içerisindeki konumlarının ve örgütsel faaliyetlerinin tanığı konumunda olup bu kişiler hakkında görülmekte olan davalarda tanık sıfatıyla dinlenmesinde bir sakınca bulunmadığı gibi, diğer sanığa atılı örgüt üyeliği suçuna müşterek fail sıfatıyla iştiraki de mümkün olmadığından, bu kişilerin eylemlerine ilişkin tanıklık yaptığı noktada tanıklıktan ve yeminden çekinme hakkı da söz konusu olmayacaktır.
    Diğer yandan, 5237 sayılı TCK"nın “Etkin pişmanlık” başlıklı 221. maddesi ise;
    “(1) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu nedeniyle soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kurucu veya yöneticiler hakkında cezaya hükmolunmaz.
    (2) Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
    (3) Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
    (4) Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır...” şeklinde düzenlenmiş olup maddenin ilk dört fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak suçları ile ilgili etkin pişmanlık gösteren faillerin birbirinden farklı koşullarla, cezanın kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi hâller kabul edilmiştir.
    05.06.1985 tarihli ve 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun, 25.03.1988 tarihli ve 3419 sayılı Kanun ve 29.07.2003 tarihli 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu"na benzer şekilde 5237 sayılı TCK’nın 221. maddesinde yapılan düzenlemeyle; kanun koyucu, örgütlerle etkin mücadele edebilmek için, örgütleri ortaya çıkarıp dağıtmayı, örgüt elemanlarını devletin yanına çekerek bir yandan zayıflatıp diğer yandan da örgütlerin deşifre olmasını sağlayarak örgüt bünyesinde faaliyet gösteren failleri yakalamayı, “etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanan sanıkları topluma kazandırmayı, örgüt bünyesinde gerçekleştirilen eylemleri açığa çıkarmayı ve benzer suçların tekrar işlenmesini önlemeyi amaçlamaktadır.
    Etkin pişmanlık hükümleri kanunda failin cezasının kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını öngören bir şahsi hâl olarak düzenlendiğinden, örgütlü suçluluk kapsamında savunmasının alınması sırasında kişiye bu hükümlerin hatırlatılması CMK"nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "kanuna aykırı bir yarar vaadi" niteliğinde olmadığı gibi, kişinin de kendi iradesiyle bu hükümlerden yararlanmayı kabul ederek ifade vermesinde ve bu ifadenin başka kişiler hakkında görülmekte olan davalarda, adil yargılanma hakkına uygun olarak o davaların sanığına etkin itiraz yolları tanınması suretiyle delil olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
    Dosyanın incelenmesinde; beyanları hükme esas alınan tanıkların kendi haklarında yürütülen soruşturmalarda müdafileri huzurunda alınan ifadelerinde kendi iradeleriyle beyanda bulunmuş olmaları, aşamalarda herhangi bir kimse tarafından kendilerine kanuna aykırı vaatte bulunduğuna ya da bu yönde zorlandıklarına dair delile dayanan somut iddialarının bulunmaması, kovuşturma aşamasındaki oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere, kendilerine tanıklığa ilişkin kanuni haklarının hatırlatılması, her birinin tanıklık yapacaklarını ve yemin de edeceklerini söyleyerek sanık müdafisinin de hazır bulunduğu ortamda beyanda bulunmuş olmaları, söz konusu tanıkların sanığa atılı suça ilişkin beyanda bulunmaları ve bu suça müşterek fail sıfatıyla iştirak etmemeleri nedeniyle tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunmaması, bununla birlikte, sanık müdafisinin de hazır bulunduğu ortamda beyanda bulunan tanıklara karşı sanık müdafisine tanıklara soru sorma ve bu beyanlara karşı sanık ve müdafisine savunma yapma haklarının etkin şekilde tanınmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tanıkların dinlenilme usulleri ve bu beyanların değerlendirilerek hükme esas alınması açısından mahkeme hükmünün hukuka aykırı delile dayanmadığı anlaşılmaktadır.
    b) ByLock iletişim sistemine dair deliller bakımından;
    Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı, 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı, 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararları ve Özel Dairelerce de istikrarla benimsenen kararlar dikkate alındığında; ByLock iletişim sistemine dair delillerin elde ediliş biçimi, güvenilirliği ve hükme esas alınması bakımından herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı açıktır.
    c) Arama ve el koyma işlemleri ile bu işlemler sonucu elde edilen materyallerin incelenme usulleri bakımından;
    Özel Dairece yapılan yargılama sonucunda, sanığın evi, otosu ve iş yerinde bulunan çalışma odasında ele geçirilen materyaller üzerindeki incelemeler sonucu düzenlenen raporun sanığa atılı suçun sübutunda ve uygulanan kanun maddelerinin belirlenmesinde dikkate alınmaması karşısında; söz konusu materyallerin elde ediliş biçimine dair hukukî tespitlerde bulunulmasının temyiz incelemesinin kapsamı ve amacı yönünden gerekli ve sonuca etkili olmadığı anlaşıldığından; sanığın iş yerinde ve buradaki materyaller üzerinde gerçekleştirilen arama işleminin ve elde edilen delillerin hukuka uygun olup olmadığı hususunda değerlendirme yapılmasına gerek görülmemiştir.
    III- Sanık ... Hakkında Kurulan Mahkûmiyet Hükmünün İsabetli Olup Olmadığına Dair Maddi Hukuka İlişkin Uyuşmazlık Konuları Değerlendirildiğinde;
    Sanık, ByLock kullanmadığını savunmuş ise de 11.05.2017, 21.09.2017, 25.04.2018 ve 26.04.2018 tarihli ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanaklarından, sanık ...’ın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gönderilen 129862 satırlık ByLock abone listesinin 23063 ve 23070. satırlarında kaydının bulunduğu, 23063. satırında tespit edilen GSM aboneliğinin 0506 204 02 82, tespit edilen cihaza ait IMEI numarasının ... ve tespit edilen ilk tarihin 21.08.2014 olduğu, 23070. satırındaki kayıtta tespit edilen GSM aboneliğinin 0554 450 44 18, tespit edilen cihaza ait IMEI numarasının ...ve tespit edilen ilk tarihin 11.08.2014 olduğu, sanığın “28735 ve 83176 ID” numaralı ByLock hesaplarını kullandığı, “28735 ID” numaralı ByLock hesabına ait profil bilgilerindeki kullanıcı adının “mesut35”, şifresinin “@mesut35” olduğu, diğer kullanıcılar tarafından “C2-0mesut35, Ortak, mesut35, 1555” adlarının verildiği, “183176 ID” numaralı ByLock hesabını ekleyen diğer kullanıcılar tarafından ise “ömür a, 18ö” adlarının verildiği, sanık ...’ın nüfus kayıt örnekleri incelendiğinde şahsın İzmir ili Menemen İlçesi Türkelli Köyü nüfusuna kayıtlı olduğu ve “28735 ID” numaralı ByLock hesabına ilişkin kullanıcı adında İzmir ilinin plakası olan "35" i kullandığı,
    Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun 02.03.2018 tarihli ve 857534 sayılı yazısına ekli CD içeriği ile HTS ve CGNAT kayıtlarına göre; ...ve... numaralı hatların sanık adına kayıtlı olduğu, ByLock sunucusuna ait olduğu bildirilen hedef IP’lere ...numaralı GSM hattı üzerinden 401 kez, ... numaralı GSM hattı üzerinden ise 1915 kez bağlanıldığı,
    Dosyaya giren “59344” ID (Yargıtay eski Üyesi Ali Akın) ile “396841” ID (Yargıtay eski Üyesi Ahmet Kütük) arasında geçen; 13.01.2016 tarihli, 23.09.58 saatli; "Arkadaş gelince B20 deki (mesut35) ile sizin bloktaki yakuta da aynılarını yüklesin” ve 02.01.2016 tarihli, 19.51.06 saatli: "Abi cezadan bir abimiz memlekete gitti. Bu yüzden size Njt abiden 30/31 Aralık 1/2 ocakta gelen notları mesut35 e (sizde B blok 20 deki arkadaş de yönlendirebilir misiniz. ve de bundan sonra gelecekleri.” şeklindeki mesaj içeriklerinde belirtilen adresin, sanığın yakalama tutanağında geçen ve ikamet ettiği "... Yenimahalle/Ankara" adresinde bulunan B Blok 20 numaradaki evine ilişkin olduğu, yine 57171 ID numaralı ByLock kullanıcısı Celil Kalyoncu ve 464688 ID Numaralı ByLock kullanıcısı arasında "3.ömür a: mesut35" şeklinde yazışma içeriğinden de “mesut35” kod adının Ömür ismiyle eşleştirildiği, gerek sanığın ByLock kullanıcısı olarak sisteme girmek için oluşturduğu kullanıcı adı ve şifresine ilişkin şahsi irtibatı gösteren rakam hanesi ve ByLock listesinde kendisini ekleyen kişilerin verdiği isimler gerekse yazışma içeriklerinde geçen sanıkla bağlantı kurulmasını sağlayan ibareler karşısında; sanığın ByLock User-ID numarası almak suretiyle FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanımına sunulan ByLock iletişim sistemine dahil olduğunun ve böylelikle ancak bir örgüt üyesinin sahip olabileceği gizli haberleşme imkânına kavuştuğunun,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 183176 ID numaralı ByLock hesabına ilişkin düzenlenen 25.04.2018 tarihli ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağındaki log tablosuna göre ilk hareket tarihinin 08.11.2014, son hareket tarihinin 10.02.2015 ve bu iki tarih arasındaki diğer tarihlerin birbirleriyle uyumlu olması nedeniyle anılan tutanakta “son online (sisteme giriş) tarihi”nin 25.01.1970 olarak belirtilmesinin yazım hatası olduğunun,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile örgütsel hiyerarşide bağlı olduğu Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri genel sorumlusu olan 59344 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın arasında geçen;
    27.11.2015 tarihli ve 01.32.33, 01.32.53, 21.36.15, 21.38.33 saatli: “mh09 bilgisayarını kurdu mu”, “Eagle ı var mıydı” , “m09 döndü mü.”, “Trq açmıyor galiba. Eagle ı kaçtı.”,
    15.12.2015 tarihli ve 00.16.44, 00.16.47 saatli: “Aşağıdaki abimiz Cevher mi, sorup dönebilir misiniz? (Asya için)”, “Nejat 11011 (14.12.2015 20:43): abi birlikte oturan ve 2000 tl ve 10 çeyrek ile 15 yarım veren abi kim”
    25.01.2016 tarihli ve 22.36.06, 22.36.29, 22.39.31 saatli: “evet trcrp siz”, “ama yine özel bilgisayardan açın”, “Tabletten deneyin”, 28.01.2016 tarihli ve 23.14.37, 23.15.34 saatli yazışmalar: “Onu birde, USB yuvasına takarak dene abi.” “Takılı verdiğim SD adaptörleri geneldr çalışmıyor. Gebe çalışmazsa yenisini ayarlayalım”,
    02.01.2016 tarihli ve 22.36.24 saatli: “6 CD ile ilgili ... desteklenebilir”,
    15.01.2016 tarihli ve 01.35.14 saatli: “889098 e seçim konusunda sizinle görüşmesini yazdım”,
    26.12.2015 tarihli ve 05.37.02 saatli: “Konu:Asya Asya hakkında bize emanet edilenler için isim ve miktarları salıya kadar bildirebilir misiniz. (Yakınları vasıtasıyla yatıranları sormuyoruz.) Sormadığımız arkadaş kalmanalı.”
    30.12.2015 tarihli ve 18.32.31 saatli: “Konu:Fw: Hakimin takdir hakkı yargılamada verdiği kararlar suç oluştururmu? 29.12.2015 20:51, 11011 yazd?: Konu: Hakimin takdir hakkı yargılamada verdiği kararlar suç oluştururmu? Bir araştırma, rapor tarzında, hukuki düzenlemeler, AİHM kararları, içtihadlar, görüşler ve kişisel kanaat abi bu çalışmayı ... abi yapabilir mi?”
    02.01.2016 tarihli ve 19.38.23 saatli mesaj: “Konu:Seçim Abiler malum 18 Ocakta YSK seçimi var. Duyulan adaylar: ... Seçim hakkinda arkadaslarin fikir, gorus, teklif ve tavsiyelerini toplayip ivedilikle donebilirmisiniz”
    24.01.2016 tarihli ve 00.50.54 saatli: “Abiler, keyfiyet için 8 micro sd kartım var. Sami beye 4, M33 abiye 4 sd kart ihtiyacı biliyorum. Pztsi inşaallah teslim edebilirim. Başka ihtiyaci olan varsa yazsın, cogaltalim inş. DIKKAT: SD kartlar, Hususi tablet veya bilgisayarların dışında asla kullanılmamalı. SD kartlara, not mahiyetinde bir veri ve bilgi asla yazılmamalı, kopyalanmamalı, kaydedilmemeli”,
    12.02.2016 tarihli ve 01.38.08 saatli: “11.02.2016 15:46, M33 yazd?: Bu gun 12.hd. baskani hsyk ya gitti, bir tanidiginin meslektas olan cocugunun cemeatten oldugu şayiasi cikmis, sorusturma gecirme ihtimali varmis yardimci olmaya calismis aslinda cemaatle ilgisi yok diyor, tam net sonuc alamamis Kurulun istinaf icin martta cikacak kanunu bekledigini soyledi ayrintiya girmedi Ali colak ise daha onceki gunlerde birkac defa kurulun uyeleri istinafa baskan veya uye olarak atamayacagini soylemisti, hayirlisi Allah (c.c.)"tan”,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 396841 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ahmet Kütük arasında geçen;
    13.01.2016 tarihli ve 23.19.27 saatli: “cuma günü tablatine vs yükleme yapılacak , müsait misin?”, 14.01.2016 tarihli ve19.56.48, 20.37.59 saatli: “müsaitim olur”, “cuma akşamı saat 19.00 da tablet,bilgisayar ve teçhizatlarla bana bekliyorum”,
    18.01.2016 tarihli ve 20.02.10 saatli: “seçimde yarın nasıl davranalım? Görüşürüz?”
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 61335 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Mesut Kundakçı arasında geçen;
    16.01.2016 tarihli ve 12.56.43, 12.58.25, 13.08.11, 20.43.30 saatli: “abi telegram da adım Corpara eklerseniz. Bende eklerim.”, “twetter 637770 ekleyip şifreyi bildirirseniz eklerim.” “twetter ekledim şifre1234 numaram 637770”, “abi telegramdaki adınıda mesut35 yapabilirsin”,
    Şeklindeki yazışma ve mesaj içeriklerinden, sanığın örgüt içi iletişimin sağlanmasına yönelik programların kendisine yüklenmesine dair çalışmalarda bulunduğu, himmetlerin toplanması hususlarında faaliyetler yürüttüğü, Bank Asya için para toplanmasında görev aldığı, Yargıtay seçimlerinde kime oy verileceği konusunda görüşler bildirdiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.05.2018 tarih, 2018/825 muhabere sayılı evrakı ile bu evrak ekinde gönderilen Ankara Valiliği Emniyet Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 03.05.2018 tarihli rapor ve eklerinde de belirtildiği gibi bu faaliyetlerin icrası sırasında Yargıtay eski Üyesi Ali Akın"dan aldığı emir ve talimatlarla hareket ettiği, sanığın Yargıtay eski Üyesi Ali Akın’ın emir ve talimatı altında Yargıtay Ceza Dairelerinde oluşturulan grup sorumlularından biri olduğunun,
    Sanığın kullanıcısı olduğu 28735 ID numaralı ByLock hesabı ile 343337 ID numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi ... arasında geçen;
    Sanığın ...’e gönderdiği 23.12.2015 tarihli ve 19.16.12 saatli: “Konu:Fw: Fw: UYMAMIZ GEREKEN TEDBİR DAVRANIŞLARI 23.12.2015 06.:45, a06 yazd?: 23.12.2015 04:10, UYMAMIZ GEREKEN TEDBİR DAVRANIŞLARI EV-GİRİŞ ÇIKIŞ 1-Evlere giriş ve çıkışlarımıza daha da önem vermeliyiz. Her akşam d”,
    Sanığın ...’e gönderdiği 01.01.2016 tarihli ve 19.37.37 saatli mesaj: ""Konu:Fw: Fw: BÜYÜĞÜMÜZE DAİR, 01.01.2016 14:32, Sami (ss0650) yazd?: 01.01.2016 12:46, 11011 yazd?: Hocaefendi? nin kalbinin durduğu an!.. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında akla hayale gelmeyecek senaryolar yazmaktan geri durmayanların paranoyaları artık”,
    Sanığın ...’e gönderdiği 05.01.2016 tarihli ve 21.31.09 saatli mesaj: “Konu:Fw: Fw: İllgilisi Olanlara Duyuralım 05.01.2016 18:32, Ak19 yazd?: 05.01.2016 12:45, 11011 yazd?: Kiymetli Abiler Boyle bir konu var. Duyuralması isteniyor... Muhataplar Kılıçaslan vakfından kendisi yada çocuğu burs alanlardır... Muhterem abiler; Kayseri Kılıçarslan eğitim Vakfı soruşturmasında geçmişe dönük 850 kişilik burs listesinde ki çocukları arayıp burs aldın mı almadın mı diye tek tek emniyete çağrılıp soruluyor. Tabi burda sıkıntı bir kısım arkadaşlar burs yattığından haberi yok diyebilir. Bazen bizim arkadarlar bile almadım diyebiliyor. Burda aranan arkadaş aldım okurken heryere başvuru yaptım çıktı orası necidir bilmem ben aldığım paraya bakarım vs cümleler sarf etmeliler yoksa 2. bir Çanakkale vakası olur Allah muhafaza ifade ye gidip almadım diyenler varsa düzeltme yapabiliyorlar hatırlamamıştım geçen gün sonra aklıma geldi bir sene almışım adamların parasını yedik vs deyip duzeltebiliyorlar bütün renklere ünitelere ve bölgelere bu mesaj ulaşmalı bu şekilde ifade verilmeli”,
    Sanığın ...’e gönderdiği 16.01.2016 tarihli ve 20.34.29 saatli mesaj: “Konu:Fw: Fw: CGK BUHAFTA DAĞITIM 15.01.2016 00:01, a06 yazd?: 14.01.2016 23:53, 1-MESELE : Aydın Doğan: aydın doğan dosyası genel kurula daha önce gelmişti, genel kuruldan 24-23 sanık hakkında usuülüne uygun dava açılmadığından bozulmuştu, genel kurulun bu kararına karşı kanun ve uygulamada olmamasına rağmen y başsavcılığı itiraza geliyor, Görüş:Konu daha önce görüşülmüştü.bu hususta masa görüşü; Yargıtay başsavcılığı kanunda olmayan bir hakkı kullanmaya çalışıyor. İtiraz metninde de kanunda olmadığını dile getiriyorlar. Yani açıkca kanuna aykırı davranıyorlar. Genel strateji olarak genel kurul sırasında açıktan görüş beyan etmek konusunda ısrarcı olmayalım. Mümkünse öncesinde sosyal demokrat, ehlibeyt ve ülkücü üyelerin konuşmasına fırsat verelim. Eğer hiç konuşan olmazsa hukuki görüşümüzü ortaya koyan birkaç cümle edilebiliriz. Daha önceki tecrübelerimizden edindiğimiz kadarıyla ..., Vuslat Dirim, Ahmet Er gibi şahıslarda açıkça oylarının renklerini belli edeceklerdir. Muhtemelen salona psikolojik olarak hakim olmaya çalışacaklardır. Biz açıkça taraf olmadan hukuki görüşlerimizi açıklayıp, hukukun gereği neyi gerektiyorsa o yönde tavır ortaya koyabiliriz. En nihayetinde biz ne yaparsak yapalım, camia Aydın Doğan"a sahip çıkıyor denecektir. 2-MESELE VE GÖRÜŞ : Ali can Kerimoğlu; 1. ceza daireinin itiraz yoluyla gelen dosyası sanık hakkında öldürmeye teşebbüse azmetirkeden kurulan hükmü 1. cd 2010 yılında onamış, onamadan sonra y. başsavcılığına itiraza yoluna başvurması için iki kez müracat edilmiş ama başsavcılık bu talepleri red etmiş, itiraza gitmemiş, bunun üzerine yeniden yargılama talep edilmiş, yerel mahkeme kabul etmemiş ,itirazı mercii red etmiş, bakanlık aracılığıyla merciin kararına karşı kyb yoluna başvurulmuş, daire kabul etmemiş, bakanlık dairenin karrarına karşı itiraz yoluna başvurulmasını talip etmiş, başsavcılık başvurmamış, bakanlık tekrar talep etmiş bir daha değerlendirilmesini istemiş, bakanlığın bu ikinci yazısını ycbaşsavcılığı kyb formatında daireye göndermiş, daire itiraz olarak kabul etmiş ve cgk göndermiş, ancak sözkonusu talep itiraz mahiyetinde değil, bakanlığın itiraz yoluna başvurulması talebini olduğu gibi itiraz metnine alınmış, itiraz olarak kabulü mümkün değil ortada yasal bir itİraz olmadan karar verilmesine yer olmadığına, daireye gönderilmesine karar verilmesi gerekmekte, bu dosyanın özelliği sanık ali can kerimoğlu set yayıncılık yani kanal 7 adına Bolu"dan arsa alıyormuş, mağdur la bu nedenle aralarında husumet olmuş, istanbul bşb mütahitlerinden,uzunun eski arkadaşlarından, uzunu bir kaç kez evinde misafir etmiş, dosyayı uzun takip ediyormuş,bu arada ayrıca ycbaşsavcılığı asıl dosyal ile ilgili olarak ta daireye itİraz da etmişler,""
    Sanığın ...’e gönderdiği 14.02.2016 tarihli ve 23.27.06 saatli mesaj: “Konu:Fw Kitap, 14.02.2016 20:22, a06 yazd?: Saygıdeğer Abiler; Veysel Ayhan tarafından yazılan Darbe Oyunu kitabın alınmasını ve okunmasınıda fayda var. Bu kitapta, 17 Aralık 2013?ten bu yana Türkiye?de yaşanan olayların bilinmeyen yönlerine ışık tutuluyor. Dershanelerin kapatılmasında ki asıl amaç neydi? 17 Aralık, bir yolsuzluk operasyonu muydu? yoksa bir darbe miydi? Dışişleri dinlemelerini cemaat mi yaptı? Tahşiye operasyonunun aslı nedir? Birilerinin üniversite diploması sahte mi? Söz konusu Kitap Dost Kitapevinden temin edilebiliyor. Tedbir amacıyla internetten alınmaması, kitapçılardan nakit olarak alınması, kredi kartı kullanılmamasına dikkat edilmelidir...:""
    Sanığın ...’e gönderdiği 17.02.2016 tarihli ve 21.04.13 saatli mesaj: “Konu:Fw: Fw: Re: cgk, 17.02.2016 18:28, mk9512 yazd?: 17.02.2016 00:04, a06 yazd?: Bu gün geçmedi mi? Haftaya kaldıysa herkese mutlaka duyuralım 16.02.2016 20:55, mk9512 yazd?: abi cgk gündemindeki akademi genel sekreteri mustafa can ankara hukuk mezunu bizim arkadaş,konyada bizimle kalırdı. çizgisi değişmez bu nedenle haftaya gidecek olanlar itiraz ret demeli”,
    ...’in sanığa gönderdiği 19.02.2016 tarihli ve 07.08.06 saatli mesaj: “Konu:ek teslim döküm, Komşum, daha önce m ali bey adına size ulaştırdığım bir miktar para vardı dökümünü sanırım size atmadım(attıysam dikkate almayın) ; 1035 ai+200 HIM+15 sdk=1250 TL toplam"",
    Şeklindeki mesaj içeriklerinden, sanığın, FETÖ/PDY terör örgütü ile iltisaklı olan Kayseri Kılıçaslan Eğitim Vakfı hakkında yapılan soruşturmada bu vakıftan burs alan örgüt mensuplarının emniyette alınan ifadelerinde nasıl bir tavır takınmaları, neler söylemeleri gerektiğine dair mesajı ve 2016 yılında Ceza Genel Kurulunda görüşülen Aydın Doğan ve Ali Can Kerimoğlu dosyaları ile yine Adalet Akademisi Başkanı Birsen Karakaş"a hakaret ettiği iddiasıyla yargılanan Mustafa Can isimli örgüt mensubunun Ceza Genel Kurulundaki dosyasında örgüt mensubu üyelerin ne şekilde oy kullanmaları gerektiği konusundaki mesajları ilettiği, bu şekilde örgüt için önem arz eden davaların takibi, yine himmet toplanılması, gizlilik için örgüt mensuplarının uyması gereken kurallar, örgüt mensupları arasında paylaşılması istenilen talimat ve notların iletilmesi konularında faaliyetlerde bulunduğunun,
    Tanık ...’un; sanığın Adalet Bakanlığı Müsteşarı ... döneminde ... tarafından Bakanlığa getirilen bir kişi olduğunu, ..."ın Yargıtay Üyeliğine seçilmesini istediği kişilerden biri olduğunu, cemaat mensubu denilen kişilerin de Yargıtay Üyeliğine seçilmesi için önerdiklerini, ... cemaatine yakın kişilerden olduğunu düşündüğünü, somut bilgiye sahip olmadığını,
    Tanık ...’in; sanığı ..."ın isteği üzerine Yargıtay Üyeliğine seçtiklerini, sanık hakkında o zamanki adıyla cemaat diye bilinen yapıya mensuptur şeklinde bir duyumu ve kanaati olduğunu, sanıkla alakalı böyle bir kanaatinin olması ayrıca Yargıtay içindeki algının da öyle olması nedeniyle cemaat mensubu üyelerin karşısında oluşturmaya çalıştıkları toplantılara sanığı da çağırmadıklarını, HSYK Genel Sekreterliğine bu yapıdan olmayan Mustafa Erol"u önerdiğini, ısrarcı da olduğunu ancak değişik kanallardan Mehmet Kaya"nın refere edildiğini ve Mehmet Kaya"nın Genel Sekreter olduğunu, egeli olan Galip Tuncay Tutar, ... ve ..."ın ... ile aralarının çok iyi olduğunu, sanığın Mehmet Kaya"nın seçilmesi için böyle bir girişim yapıp yapmadığını somut olarak bilmediğini, ancak hemşehrileri kanalıyla biraz Mehmet Kaya lehine seçimin çevrildiğini düşündüğünü, soruşturma aşamasındaki bu yöndeki beyanlarının tahmine dayandığını,
    Tanık ...’in; 2012 Ekim ayında Yargıtay Üyesi seçildiğini, 2014 Ekim ayında HSYK"ya üye seçilmesi nedeniyle Yargıtaydan fiilen ayrıldığını, Yargıtayda 18. Hukuk Dairesinde çalıştığını, bu dairede çalışırkenki grubunu da soruşturma aşamasında söylediğini, ancak bu ifadesinde yanlış geçen bir hususu düzeltmek istediğini, grup sorumluluğunu ve toplantılardaki para toplama işlerini Osman Yurdakul"un yaptığı yönündeki beyanının yanlış anlaşıldığını, orada grup abisinin ... olduğunu ve paraları da ...’ın topladığını, bu yanlışlığı da Yargıtay 9. Ceza Dairesinde Hüseyin Güngör Babacan"ın duruşmasındaki tanıklığı sırasında düzelttiğini, Yargıtaydaki genel yapılanmada üst heyetin kimlerden oluştuğunu bilmediğini, ama İlyas Şahin"in yargı imamı olduğunu bildiğini, ayrıca Yargıtay Ceza ve Hukuk bölümlerinin de imamları olduğunun söylendiğini, hukuk bölümünün sorumlusunun 4. Hukuk Dairesi Üyesi Ali Akın olduğunu bildiğini, hatta 18. Hukuk Dairesinin cemaat üyelerinin kendi aralarında yaptığı bir toplantıya Ali Akın"ın da geldiğini, gruplarında ..., Osman Yurdakul, Hüseyin Güngör Babacan ve kendisinin olduğunu, genel olarak Yargıtay içerisindeki seçimler öncesinde kimi destekleyecekleri konusunda kendilerine bilgi geldiğini, bazen de kimseye oy vermeyin seçim kitlensin şeklinde bildirimler iletildiğini, bu bildirimlerin çoğunlukla sanık tarafından getirildiğini, ancak kendisine bu hususlarda kimin bilgi verdiğini bilmediğini, sanığa da Ali Akın tarafından bu bildirimlerin iletildiğini zannettiğini,
    Tanık ...’nin; sanığın ..."ın hemşehrisi olduğunu, Adalet Bakanlığına da onun getirdiğini, 2011"de o 160 kişilik seçimde değil de bir sonraki seçimde ... Bey"in isteğiyle sanığı Yargıtay Üyeliğine seçtiklerini, Mehmet Kaya"nın evinde yaptıkları görüşmede 160 ya da 350 kişilik listede sanığın isminin olmadığını, fakat sanık ..."ın cemaatçi olduğunu duyduğunu, bunu ..."ın ağzından da duyduğunu, ..."ın ""Galip Tuncay Tutar, ... ve ... cemaatçi ama bunlar iyi çocuklar."" diye konuştuğunu duyduğunu,
    Tanık ...’un; sanığın ... cemaati mensubu olduğunu zannettiğini, bunu da etraftan duyduğunu, fazla bir bilgisinin olmadığını,
    Tanık ...’ın; 1994 yılı sonunda tayininin İkizdere ilçesine çıktığını, İkizdere"ye gittiğinde o dönem orada Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan Şadan Sakınan"ın kendisini karşıladığını, Şadan"ın söylemesi üzerine, Şadan"ın da bu yapıya mensup olduğunu öğrendiğini, Şadan ile birlikte yakın ilçelerde görev yapan yine bu yapıya mensup olan sanık ... ve Süleyman Kul"u tanıdığını, kendisi İkizdere hâkimi iken sanığın da Kalkandere Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığını, o dönemde sanıkla birlikte genellikle cemaatin bir okulunun binasında sohbet toplantılarına katıldığını, o dönem bu yapıya verdiği aidatları toplu olarak ya sanığa ya da Şadan Sakınan"a verdiğini, bir sohbet toplantısında sanık ve Süleyman Kul’un ...’in ziyaret edileceğini söylediklerini, bu konuşma üzerine sanığın da ziyarete gitmiş olabileceğini tahmin ettiğini, 2011 yılında Yargıtay Üyeliğine seçildiğini, Yargıtay Üyelerine yönelik yapılan sohbet toplantılarında kendi grubunda sanığın bulunmadığını, ancak sanık aktif yapıda bir insan olduğu için o dönemdeki sohbet gruplarından birisinin grup sorumlusunun sanık olduğunu tahmin ettiğini,
    Tanık ...’in; daha önce Bakanlıkta Ceza Tevkif Evleri Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yaptığını, sanığın da o dönemde İşyurtları Daire Başkanlığı görevi yaptığını, o nedenle kendisini tanıdığını, sanığın daha sonradan Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne atandığını, o süre zarfında aynı zamanda da Urankent Lojmanlarında aynı blokta oturduklarını, İzmirli olması sebebiyle de tanıdığını, sanığın Bakanlıktaki örgüt mensuplarıyla beraber hareket ettiğini, sanığın o örgütten o yapıdan olduğunu bildiğini, Ceza Tevkif Evlerinde Genel Müdür Yardımcısı iken Gazeteci ..."ın İstanbul"da bir yargılamaya getirilmediğini, o dönemde ..."ın bağımsız Bakan olduğunu, ..."ın Bakan olarak kendisini aradığını ve ""... bana araç yok diyorlar, bu işin esasını bir araştır."" dediğini, kendisinin de direkt telefonu açıp ayrıntılı şekilde araştırıp o gün cezaevinde araç olduğunu, şoförde temin edilebileceğini ama ..."ın cezaevinden alınıp duruşmaya götürülmediğini öğrendiğini, bunun üzerine de ..."a bu şekilde bilgi vereceğini o zamanki Genel Müdür olan Sefa Mermerci’ye söylediğini, onun da ""... biz Bakan Beye araç yok diye cevap verdik."" dediğini kendisinin de ""Ben araştırdım, bu şekilde bilgi vereceğim, Bakan Beye ileteceğim."" dediğini, ..."a bilgi verdiğini, ..."ın ""Ceza İşlerine suç duyurusunda bulun ...."" dediğini, kendisinin de suç duyurusunda bulunduğunu, bu olaydan kısa bir süre sonra o zaman Genel Müdür olan ..."ın kendisini aradığını ve kendisine ""... bu işi fazla karıştırma ben Bakan beye gerekli izahatı yapıyorum, bu olay kapandı, sen de Bakan Beye bu konuda bir şey söylemeyeceksin."" dediğini, kendisinin de bu olayın bir cemaat operasyonu olduğunu, bunun çerçevesinde yapıldığını düşündüğünü, o dönemde ... cezaevinden duruşmaya götürülseydi muhtemelen tahliye olacağı konusunda bir beklenti olduğunu, Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürü olduğu dönemde kısa olarak sohbetlere katıldığı için sanıkla beraber aynı toplantıya katılmadığını ama sanığın, ..."le ve diğer arkadaşların hepsiyle samimi olduğunu onlarla ayrı bir hukukunun olduğunu bildiğini ve gözlediğini, cemaatten olmayanlara karşı daha mesafeli ve daha resmî davrandığını, onlara karşı hatta mobing uygular tarzda davrandığını bildiğini,
    Tanık ...’un; 1998-2002 yıllarında Ankara’nın Ayaş ilçesinde görev yaptığını, komşu ilçelerde görev yapması dolayısıyla sanığı tanıdığını, yakın ilçelerde görev yapan..., sanık ... ve ... ile toplantılar yaptıklarını, toplantılarda formatın hep aynı olduğunu, Fethullah Gülen cdleri ya da kasetlerinin dinlendiğini, ..."in kitaplarının okunduğunu, namaz kılındığını, gündemin konuşulduğunu, burada yapılan sohbetlerin grup sorumlusunun ... olduğunu, beşinci görev yeri olan Bursa"ya 2007 yılında gittiğini, 2011 yılına kadar Bursa’da görev yaptığını, o dönemde sanığın da Bursa’da Cumhuriyet savcısı olduğunu, burada yapılan sohbetlerde sanık ..."ın grup sorumlusu olduğunu, aynı sohbetlere ..., Yavuz Temizel"in de katıldıklarını,
    Tanık ...’ın; sanığı köylüsü olması sebebiyle tanıdığını, sanığın lise çağlarında, daha sonradan FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile irtibatlı olduğunu öğrendiği İzmir Bozyaka"da bulunan Bozyaka Öğrenci Yurdunda kaldığını duyduğunu, bunun dışında bu silahlı terör örgütüyle başkaca bir irtibatı olup olmadığını bilmediğini,
    İfade ettiklerinin,
    Sanık ve müdafisi, tanık beyanlarının aşamalarda farklılık gösterdiği ve çelişkiler içerdiğini iddia etmişlerse de soruşturmada alınan beyanların mahkemece açıklattırılması nedeniyle ortaya çıkan bu durumun beyanlar arasında farklılık ve çelişki olarak değerlendirilemeyeceği, soruşturmalarda alınan beyanlar ile mahkeme huzurundaki ifadelerin birbirleriyle uyumlu ve istikrarlı olduğu, bu beyan ve ifadelerin Gülen cemaati mensubu olan sanığın, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü içerisindeki konumu ve geçmişine yönelik bilgiler içerdiğinin,
    Anlaşılması,
    Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; sanığın, örgütün üyesi sıfatıyla ve örgüt üyeliğinden kaynaklanan hiyerarşi içerisinde hareket ederek örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik herhangi bir kamu göreviyle bağdaşmayan nihâi amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetleri kapsamında Yargıtay Üyeliğine yerleştirildiği, örgütsel amaçların gerçekleştirilmesine yönelik örgütsel motivasyon ile hareket ederek örgüt adına faaliyette bulunduğu, bu suretle sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu ve böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği anlaşılmaktadır.
    Suç tarihi itibarıyla FETÖ/PDY"nin silahlı terör örgütü olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir mahkeme kararının bulunmaması, neticeyi bilerek ve isteyerek tipik hareketi gerçekleştiren sanığın kanuni yönden sorumlu tutulmalarına engel teşkil etmeyecektir. Ayrıca örgüt piramidi içindeki konumu itibarıyla "mahrem alan" yapılanmasında yer alması, örgüt mensuplarınca kullanılan ByLock haberleşme programını örgütsel faaliyetlerde kullanmaya devam edip bu programda, haklarında aynı örgüte mensup oldukları iddiasıyla ayrı soruşturma yürütülen diğer yüksek yargı eski üyeleri ile mesajlaşması ve sanığın eğitim düzeyi, yaptığı görev nedeniyle edindiği bilgi ve tecrübeleri ile örgütteki konumu itibarıyla bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu bilebilecek durumda olduğu anlaşıldığından; sanık hakkında TCK’nın 30. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen hata hükmünün uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
    Bu sebeplerle, sanık ... yönünden TCK"nın 314. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen silahlı terör örgütüne üye olma suçunun tüm unsurlarıyla oluştuğunun kabulü gerekmektedir.
    Öte yandan, sanığın örgütte kaldığı süre ve bu süre içerisindeki örgütsel eylemlerinin çeşitliliği itibarıyla suç kastının yoğun olması, örgütün mahrem yapılanmasında ve bu yapılanmanın da Yargıtay gibi örgüt tarafından büyük önem taşıyan Anayasal bir kurum içerisindeki örgütlenmesinde yer alması, bu örgütlenme içerisinde tanık beyanları ve diğer delillerle ispatlandığı şekilde örgütsel saikle gerçekleştirdiği eylemlerin niteliği, işlediği suçla meydana gelen tehlikenin ağırlığı birlikte değerlendirildiğinde; alt sınırı beş yıl hapis cezasını gerektiren bu suçta temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak sekiz yıl olarak tayin edilmesi dosya kapsamına uygun olup TCK’nın 3. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır.
    Sanığa yüklenen suçun tüm unsurları itibarıyla oluştuğu kabulünden sonra, TCK"nın 62. maddesinin uygulanması yönünden, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Özel Dairece kısa kararda sanığa verilen cezadan 1/12 oranında indirim öngörülüp uygulanması ve yine gerekçeli kararın hüküm kısmında da aynı oranda indirimle kısa karardaki gibi uygulama yapılmasına rağmen, gerekçeli kararın gerekçe bölümünde indirim oranının 1/6 olarak belirlenmiş olması hususunun çelişki olarak mı yoksa maddi hata olarak mı değerlendirilmesi gerektiğine gelince;
    Sanık hakkında TCK’nın 62. maddesi uygulanırken, gerek asıl hükümde, gerekse gerekçeli kararın hüküm bölümünde, sanık hakkında hükmolunan cezadan takdiren 1/12 oranında indirim yapılıp bu oran doğru uygulanarak sanığın 11 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmiş olduğunun, bu hâliyle sonuç ceza yönünden ortaya çıkan herhangi bir çelişki bulunmadığının anlaşılmasının yanı sıra, failin yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis ve müebbet hapis cezaları dışındaki cezaların altıda birine kadarının indirileceğini hüküm altına alan ilgili maddenin uygulanması sırasında, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Özel Dairece hüküm bölümünde; "Sanığın duruşmalarda hal ve tavrı lehine takdiri indirim nedeni kabul edilerek cezasının takdiren..." , gerekçe bölümünde ise "Sanığın fiilden sonraki ve yargılama sırasındaki davranışları nazara alınarak takdiren..." şeklindeki benzer gerekçelerle indirim oranı belirlenmiş olup indirim oranının 1/6 olarak gösterildiği gerekçe bölümünde bu oranın üst sınırdan takdir edildiğine dair farklı bir gerekçenin belirtilmemiş olması karşısında, gerekçeli kararın gerekçe bölümünde TCK’nın 62. maddesi yönünden indirim oranının 1/6 olarak belirlendiğine dair yazımın, maddi yazım hatası olduğu sonucuna varılmıştır.
    Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ...’a yüklenen suçun sübutuna ve buna bağlı olarak da sanığın mahkumiyetine ilişkin Yüksek 9. Ceza Dairesi tarafından tesis olunan mahkumiyet hükmü hususunda herhangi bir farklı düşüncemiz bulunmamakla birlikte, Genel Kurulun sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığı, sanık hakkında TCK’nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 5/1 ve TCK’nın 62. maddeleri uyarınca kurulan hükümde takdiri indirim maddesi olan TCK’nın 62. maddesine göre yapılan indirime esas teşkil eden oranın belirlenmesinde gerekçe ile çelişki oluşturacak nitelikte uygulama hatası yapılıp yapılmadığı noktasında toplanmaktadır.
    Buna göre;
    Yargıtay 9. Ceza Dairesince sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla 12.03.2019 tarihli oturumda kurulan hükmün tefhimi sırasında silahlı terör örgütü üyesi olduğu kabul edilen sanığın TCK’nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 5/1 ve TCK’nın 62. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilirken, takdiri indirim hükmü olan TCK’nın 62. maddesindeki indirim oranının "sanığın duruşmalardaki hal ve tavrı lehine değerlendirilerek" 1/12 olarak belirlendiği, bununla birlikte aynı hükmün gerekçesinde bu kez "sanığın fiilden sonraki ve yargılama sırasındaki davranışları nazara alınarak" takdiri indirim oranının 1/6 olduğunun ifade edildiği anlaşılmaktadır.
    5237 sayılı TCK’nın 62. maddesindeki takdiri indirime ilişkin düzenlemede, "1.Fail yararına cezayı hafifletecek takdiri nedenlerin varlığı halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine, müebbet hapis; müebbet hapis cezası yerine, yirmibeş yıl hapis cezası verilir. Diğer cezaların altıda birine kadarı indirilir. 2. Takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar göz önünde bulundurulabilir. Takdiri indirim nedenleri kararda gösterilir." hükümlerine yer verilmiştir. Buna göre, somut olayda olduğu üzere örgüt üyesi olduğu sübuta eren sanık hakkında TCK’nın 314/2 ve 3713 sayılı Kanunun 5/1. maddeleri uyarınca tayin ve takdir olunan 12 yıl hapis cezasından TCK’nın 62. maddesine göre takdiri indirim yapılırken, indirim oranının cezanın altıda birine kadar olabileceğine ilişkin açık düzenleme karşısında, gerekçesi de gösterilmek suretiyle 1/12 olarak belirlenmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
    Ancak;
    Yerleşik usul kuralları gereğince kabul edilen hüküm kurma sanatının temel ilkelerinden biri de, duruşmada tefhim olunan ve hükmün esasını oluşturan kısa kararla hükmün gerekçesi arasında çelişki yaratabilecek uygulamalara yer verilmemesidir. İnceleme konusu dosyada, sanık yararına uygulanan TCK’nın 62. maddesindeki indirim oranının "sanığın duruşmalardaki hal ve tavrı lehine değerlendirilerek" 1/12 olarak belirlenmesinden sonra, aynı hükmün gerekçesinde bu kez "sanığın fiilden sonraki ve yargılama sırasındaki davranışları nazara alınarak" takdiri indirim oranının 1/6 olduğunun ifade edildiği anlaşılmaktadır. Görüldüğü üzere, her iki uygulamanın gerekçesi de benzer biçimde sanığın mahkemece olumlu görülen duruşmalardaki ve tüm bir yargılama sürecindeki tutum ve davranışlarını esas almaktadır. Durum böyle olunca, aynı gerekçeye dayalı takdiri indirim oranının kısa karar ve gerekçeli hükümde çelişkiye meydan vermeyecek biçimde ve aynı oranda belirlenmesi kanuni bir zorunluluk olduğu halde, "uygulama açıkça sanık aleyhine sonuç doğuracak nitelikte gelişmiş", hükmün temyiz incelemesini yapan Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ise, bu çelişkiyi salt bir maddi hata (yazım hatası) olarak yorumlayarak sanık aleyhine sonuç yaratacak bir görüşe varmışlardır. Bu kabul ve kanaatin isabetli olmadığı düşüncesini taşıdığımdan, takdiri indirime ilişkin TCK’nın 62. maddesine göre yapılan indirime esas teşkil eden oranın belirlenmesinde gerekçe ile çelişki oluşturacak ve bozmayı gerektirecek nitelikte uygulama hatası yapılması gerekçesiyle sayın çoğunluğun onama yönündeki düşüncesine katılmıyorum." şeklindeki düşüncesiyle,
    Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ... da; ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Özel Dairece TCK’nın 62. maddesi uyarınca indirim oranının belirlenmesi sırasında hüküm ve gerekçe arasında çelişki meydana getirilip getirilmediği hususu yönünden benzer gerekçelerle karşı oy kullanmışlardır.
    Bu itibarla, sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün CMK"nın 289. maddesinde sayılan hukuka kesin aykırılık hâlleri ile sanık müdafisinin maddi hukuka ilişkin temyiz itirazıyla sınırlı olarak incelenmesi sonucunda, Özel Daire kararı isabetli olup sanık müdafisinin maddi hukuka ilişkin temyiz itirazlarının reddi ile sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün, sanık ..."a yüklenen suçun tüm unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı yönünden oy birliğiyle, TCK’nın 62. maddesi uyarınca indirim oranının belirlenmesi sırasında hüküm ve gerekçe arasında çelişki meydana getirilip getirilmediği yönünden ise oy çokluğuyla onanmasına karar verilmelidir.
    Açıklanan nedenlerle;
    1- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 12.03.2019 tarihli ve 91-27 sayılı sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün; sanık ..."a yüklenen suçun tüm unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı yönünden oy birliğiyle, TCK’nın 62. maddesi uyarınca indirim oranının belirlenmesi sırasında hüküm ve gerekçe arasında çelişki meydana getirilip getirilmediği yönünden ise oy çokluğuyla ONANMASINA,
    2- Onama kararı ve sanığın tutuklulukta geçirdiği süre göz önüne alınarak sanık hakkındaki salıverilme isteklerinin REDDİNE, oy birliğiyle,
    3- Süresi içerisinde verdikleri temyiz dilekçelerinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanık ve müdafisine, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren (7) gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığına, sanık müdafisinin süresi içerisinde verdiği temyiz dilekçesinde geçerli bir temyiz nedeni bulunup bulunmadığına ilişkin ön sorunlar bakımından oy çokluğuyla,
    4- Dosyanın, Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 15.10.2020 tarihinde yapılan müzakerede karar verildi.

    Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.

    Son Eklenen İçtihatlar   AYM Kararları   Danıştay Kararları   Uyuşmazlık M. Kararları   Ceza Genel Kurulu Kararları   1. Ceza Dairesi Kararları   2. Ceza Dairesi Kararları   3. Ceza Dairesi Kararları   4. Ceza Dairesi Kararları   5. Ceza Dairesi Kararları   6. Ceza Dairesi Kararları   7. Ceza Dairesi Kararları   8. Ceza Dairesi Kararları   9. Ceza Dairesi Kararları   10. Ceza Dairesi Kararları   11. Ceza Dairesi Kararları   12. Ceza Dairesi Kararları   13. Ceza Dairesi Kararları   14. Ceza Dairesi Kararları   15. Ceza Dairesi Kararları   16. Ceza Dairesi Kararları   17. Ceza Dairesi Kararları   18. Ceza Dairesi Kararları   19. Ceza Dairesi Kararları   20. Ceza Dairesi Kararları   21. Ceza Dairesi Kararları   22. Ceza Dairesi Kararları   23. Ceza Dairesi Kararları   Hukuk Genel Kurulu Kararları   1. Hukuk Dairesi Kararları   2. Hukuk Dairesi Kararları   3. Hukuk Dairesi Kararları   4. Hukuk Dairesi Kararları   5. Hukuk Dairesi Kararları   6. Hukuk Dairesi Kararları   7. Hukuk Dairesi Kararları   8. Hukuk Dairesi Kararları   9. Hukuk Dairesi Kararları   10. Hukuk Dairesi Kararları   11. Hukuk Dairesi Kararları   12. Hukuk Dairesi Kararları   13. Hukuk Dairesi Kararları   14. Hukuk Dairesi Kararları   15. Hukuk Dairesi Kararları   16. Hukuk Dairesi Kararları   17. Hukuk Dairesi Kararları   18. Hukuk Dairesi Kararları   19. Hukuk Dairesi Kararları   20. Hukuk Dairesi Kararları   21. Hukuk Dairesi Kararları   22. Hukuk Dairesi Kararları   23. Hukuk Dairesi Kararları   BAM Hukuk M. Kararları   Yerel Mah. Kararları  


    Avukat Web Sitesi