
Esas No: 2016/1148
Karar No: 2020/320
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2016/1148 Esas 2020/320 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı veren
Yargıtay Dairesi : 11. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 327-620
Resmî belgede sahtecilik suçundan sanık ..."un TCK’nın 204/1 ve 53. maddeleri uyarınca 4 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Gaziantep 18. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 01.11.2011 tarihli ve 327-620 sayılı hükmün, sanık müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 16.09.2015 tarih ve 17707-28636 sayı ile düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.06.2016 tarih ve 177455 sayı ile;
"...Sanık ..."un suça konu eylemi, sanığın eniştesi olan diğer sanık ..."nın müşteki ..."e araç sattığı, bir kısım parayı peşin aldığı, kalan kısmı için de müştekiden almış olduğu 2.625 TL miktarlı senedin miktar kısmına rakam ve yazıyla "1" ve "on" ibarelerini ekleyerek, senet miktarını 12.625 TL bedel haline getirdikten sonra, alacaklı kısmını boş olduğu halde, kayınbiraderi olan sanık ..."a vererek, bu senedi tahsil etmesini istediği,
Sanık ... ve sanık ..."un beyanlarınında bu kapsamda olduğu, sanık ..."un eniştesi ..."den aldığı ve kendi ismini yazarak icra takibine konu yaptığı senet üzerinde sahtecilik yapıldığını bilip bilmemesi meselesi suçun oluşumunu etkilemektedir.
Sanık ..., eniştesi olan ..."nın yanında çalışmamakta ve ticari anlamda bir işbirliğinin bulunduğuna dair dosya içerisinde yeterli delil bulunmamaktadır. Sanık ..., tanıklar ... ve ..."nun beyanlarından anlaşılacağı üzere, sanık ..."in müştekiye satmış olduğu aracın kalan kısmı için aldığı 2.625 TL bedelli senedi tahrif yaparak 12.625 TL haline getirdikten sonra, değişik beyanlara göre, (alacağı karşılığı, vekaletli avukatının bulunmasından dolayı, ..."in alacaklılarının çok olması) nedeniyle alacaklı kısmın boş olarak tahsil amacıyla sanık ..."a verdiği ve bu sanığın da alacaklı kısmına kendi ismini yazarak, avukatı ... aracılığıyla icra takibine koyduğu anlaşılmıştır.
Sanık ..."un suça konu senet üzerinde yapılan sahteciliği yaptığına veya sahteciliği bilerek suça konu senedi kullandığına dair, şüphe sınırlarını aşan, sanığın mahkumiyetine yeterli delil bulunmadığı düşüncesiyle bu sanık hakkında verilen "düzeltilerek onama" kararının kaldırılarak, verilen mahkeme hükmünün bozulması gerektiği" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK"nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 29.06.2016 tarih ve 10078-6186 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında resmî belgede sahtecilik suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı resmî belgede sahtecilik suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
I- Sanığa atılı resmî belgede sahtecilik suçunun sabit olup olmadığı;
İncelenen dosya kapsamından;
Katılan ...’ün, inceleme dışı sanık ...’dan satın aldığı kamyon karşılığında inceleme dışı sanığa verdiği 06.02.2008 tanzim, 06.04.2008 ödeme tarihli, 2.625 TL bedelli senedin, tahrif edilmek suretiyle 12.625 TL bedelli bir senet hâline getirilip katılanın daha önceden tanımadığı sanık ... müdafisince kullanılarak Gaziantep Ticaret Mahkemesinden ihtiyati haciz kararı alındığı ve akabinde de aynı senedin icra takibine konu edildiği iddiasıyla katılan ... vekilince sanık ve inceleme dışı sanık hakkında Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyette bulunması üzerine soruşturmanın başladığı,
Katılanın iddianame düzenlenmeden önce Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben hazırladığı 19.01.2011 havale tarihli dilekçesinde; sanık ... ile ilgili yaptığı araştırmada bu işle ilgisinin olmadığını öğrendiğini, sanığın iyi niyetli bir alacaklı olduğunu, sahtecilikle uzaktan ve yakından alakasının olmadığını düşündüğünü, ilk başta araştırmadan şikâyetçi olduğu için adli makamlardan özür dilediğini belirttiği,
Sanık ... müdafisi tarafından 06.07.2009 tarihinde suça konu 12.625 TL bedelli senetle Gaziantep Asliye Ticaret Mahkemesine başvurulup anılan Mahkemenin 07.07.2009 tarihli ve 2009/1550 değişik iş sayılı kararı ile ihtiyati haciz kararı alındığı, sonrasında bu senedin Gaziantep 7. İcra Müdürlüğünün 2009/19245 sayılı takip dosyasına konu edildiği, bu icra takibine katılan vekilince itiraz edilmesi üzerine inceleme yapan Gaziantep 1. İcra Hukuk Mahkemesinin 02.11.2010 tarihli ve 719-891 sayılı kararı ile davanın kısmen kabulüne, 10.000 TL’lik kısım yönünden takibin iptaline, 2.625 TL yönünden takibin devamına, iptaline karar verilen miktar üzerinden %40 tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verildiği,
Gaziantep 1. İcra Hukuk Mahkemesince aldırılan 02.11.2009 tarihli bilirkişi rapruna göre; senedin ön yüzündeki meblağın rakamla ifade edildiği “12625” sayısının sol baş tarafındanki “1” rakamının ve meblağın yazıyla ifade edildiği “Onikibin Altıyüz Yirmi Beş” ibarelerinin sol baş tarafındaki “On” ibaresinin, aynı hanelerdeki müteakip diğer rakam ve ibarelerden farklı mürekkep özellikleri arz ettiği, yapılan spektral analizlerde farklı tepkimeler verdikleri belirlenmekle, söz konusu “1” rakamının ve “On” ibaresinin mevcut yerlerine sonradan ilave edilmiş oldukları sonucuna varıldığı,
Gaziantep Cumhuriyet Başsavclığınca soruşturma aşamasında alınan 16.05.2011 tarihli bilirkişi raporuna göre de; belirtilen senedin optik cihazlarla yapılan teknik incelemesinde, miktarın rakamla yazılı olan bölümünün en önündeki “1” rakamının ve bedelin yazıyla belirtilen kısmına da “on” yazısının sonradan eklendiği, dolayısıyla senette sahtecilik meydana getirildiği görüş ve kanaatine varıldığı,
Yerel Mahkemece kovuşturma aşamasında alınan 19.10.2011 tarihli ek bilirkişi raporunda; inceleme konusu senedin mevcut içeriği, şekli ve unsurları itibarıyla aldatma kabiliyetine sahip olacağı kanatine varıldığının belirtildiği,
Suça konu senet, Yerel Mahkemece 20.10.2011 tarihli oturuma getirtilerek yapılan incelemede; 12.625 TL rakam ve yazısının siyah ve aynı tonda yazıyla yazılmış olduğu, sonradan yapıldığı iddia edilen ilavelerin fark edilecek ilaveler olmadığı, yine borçlu adının da aynı kalem ve yazı tonuyla yazıldığı, senet üzerindeki gerek lehtar ve diğer yazılarında farklı bir kalem ve farklı bir yazı tonuyla yazıldığı gözlemlerine yer verildiği,
Sanık hakkında Yerel Mahkemece verilen mahkûmiyet hükmünün, Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşmesinden sonra dosya içerisine sunulan ... isimli şahsın dava konusu olaya ilişkin bildiklerini anlattığı 18.12.2015 havale tarihli dilekçede özetle; kendisinin 2005 ve 2009 yılları arasında inceleme dışı sanık ...’ya ait ... Oto Galeri isimli iş yerinde çalıştığını, inceleme dışı sanığın okuma yazması zayıf olduğundan iş yerindeki evrak işlerini genelde kendisine yazdırttığını, suça konu ... adına düzenlenmiş senet üzerindeki düzeltmeyi de kendisine yaptırttığını, daha sonra eniştesi olan sanığı telefonla arayarak “Enişte benim borçlarım var, bu senede seni alacaklı yazsak bir sakıncası var mı?” diye sorduğunu ve bu senedi sanığın vekiline verdiğini, kendisini de “Kim gelirse gelsin senet üzerinde oynama olduğunu kimseye söyleme.” diye uyardığını, bir müddet sonra bu oynamayı neden kimseye söylememesi gerektiğini inceleme dışı sanığa sorduğunda, inceleme dışı sanığın senetle ilgili bir problem kalmadığını beyanla kendisini geçiştirmeye çalıştığını, akabinde de “Boş ver, zaten eniştem ...’a kullandırttım, herhangi bir sorun olursa sana da bana da bir şey olmayacak, olsa olsa eniştemin başı yanar, o garibinde zaten hiçbir şeyden haberi yok.” dediğini, bir iki yıl sonra inceleme dışı sanığın işleri kötü gittiğinden iş yeri kapanması nedeniyle iş yerinden ayrıldığını, söz konusu senetten dava açıldığını yeni öğrendiğini ve bu konuda hiçbir suçu olmayan sanık ...’ın durumunu görüp vicdanen rahatsız olduğundan hiçbir baskı altında kalmadan bu dilekçeyi yazdığını belirttiği,
Anlaşılmaktadır.
Katılan soruşturma evresinde; briket imalatçısı olduğu için sattığı malları taşımak amacıyla 2008 yılının Şubat ayında inceleme dışı sanık ... isimli kamyon satışı yapan galericinin yanına gittiklerini, bu şahıs ile 10.625 TL’ye araç alma hususunda anlaştıklarını, paranın 8.000 TL’sini peşin ödeyerek kalan kısmı için senet verdiğini, senetli borcu olan 2.625 TL’yi ödeyip aracı devraldığında kendisine senedin de verildiğini, fakat verilen senedin fotokopi olup olmadığını bilmediğini, iade aldığı senedi yırtıp attığını, şikâyet dilekçesinde belirtmiş olduğu gibi sanık ve inceleme dışı sanığın kendisi hakkında icra takibi yaptıklarını, inceleme dışı sanıktan aldığı kamyona haciz işlemi yaptırdıklarını, 12.625 TL meblağlı bir senet vermediğini, bu senedin sahte olduğunu, inceleme dışı sanığa vermiş olduğu senedin aslının kendisine verilmeyip bu senet üzerine eklemeler yapılmış olabileceğini, bu kamyonu alırken ve senedi imzalarken yanında ..., ... ve kamyon tamircisi...’ın bulunduğunu, senette alacaklı olarak adı yazan ...’u tanımadığını, kendisine herhangi bir borcu bulunmadığını, şikâyetçi olduğunu,
Tanıklar ... ve ... aşamalarda; 2008 yılının Şubat ayında katılana kamyon almak için hep birlikte Kamyoncular Sitesinde bulunan inceleme dışı sanık ...’nın iş yerine gittiklerini, burada İveko marka bir kamyonet için 10.625 TL’ye anlaştıklarını, inceleme dışı sanık ve katılanın aralarında protokol yaptıklarını, katılanın 8.000 TL’yi peşin olarak ödediğini, geri kalan 2.625 TL borç için ise devir karşılığı senet yapıldığını, araç devir alındığında kalan borcun ödeneceği ve senedin geri alınacağı hususunda tarafların anlaştığını, satış esnasında kendilerinin de orada bulunduğunu, katılanın, daha sonra borcu ödeyerek senedi geri aldığını kendilerine söylediğini, ancak sonradan katılana bu senetten dolayı ödeme emri geldiğini, inceleme dışı sanık ...’nın Mahkeme ifadesi okunarak sorulması üzerine; senedin verildiği sırada kendilerinin senet üzerinde herhangi bir tahrifat yapmadıklarını,
İnceleme dışı sanık ... soruşturma evresinde; 2008 yılının Şubat ayında daha önceden tanımadığı katılanın araç almak üzere iş yerine geldiğini, 1997 model bir aracı beğendiğini, bu araç için 12.625 TL’ye anlaştıklarını, katılanın araç üzerine kredi çekeceğini söyleyerek ödeme için kendisine 2 ay süre verilmesini istediğini, bunun için kendisinin katılandan 2 aylık senet istediğini, katılanın ismini bilmediği bir arkadaşının senedi yazdığını, katılanın da imzaladığını, sonrasında senedi kendisinin aldığını, katılanla notere giderek aracın satışını katılana verdiğini, katılanın borcunu ödememesi ve daha sonradan da katılana ulaşamaması nedeniyle suça konu senedi eniştesi olan sanık ...’a verdiğini, çünkü eniştesine borcu bulunduğunu, sanığın da bu senedi avukatına verdiğini, yapılan takip sonucunda katılanda bulunan aracın yakalandığını, bunun üzerine katılanın, sanığın avukatının yanına gittiğini, görüştükten sonra senedin sahte olduğunu beyan ederek avukat bürosunu terk ettiğini, katılanın iddiasının doğru olmadığını, katılanın kendisine 2.625 TL’lik değil, 12.625 TL’lik senet verdiğini, senedin hiçbir zaman karşılığını ödemediğini, senedin sanık ...’da olduğunu, senette herhangi bir oynama olup olmadığını bilmediğini, kendisine senet karşılığında ödeme yapılmadığı için renkli senet fotokopisi vermesinin de mümkün olmadığını,
Kovuşturma evresinde farklı olarak; katılana araç satmış olması nedeniyle katılanın dosyada bulunan 12.625 TL bedelli senedi kendisine verdiğini, ancak senedi o gün yazarken katılanın yanındaki şahısların “Olmadı.” diyerek senetteki rakam ve yazı üzerinde kalemle oynama yaptıklarını, kendisinin senette herhangi bir tahrifat yapmadığını, senedi olduğu hâli ile katılandan aldığını, sanığın kendisinden alacağının olması ve kendisinin zamanı olmaması nedeniyle senedi sanığa verdiğini ve tahsile koymasını istediğini, sanığın da sadece alacaklı kısmına adını yazıp ihtiyati haciz kararını aldığını,
İfade etmişlerdir.
Sanık soruşturma evresinde; kuyumculuk işiyle iştigal ettiğini, katılan ...’ü tanımadığını, katılanın kamyon satın aldığı inceleme dışı sanık ...’yı akrabası ve arkadaşı olması nedeniyle tanıdığını, inceleme dışı sanığın, katılandan senetli alacağı olduğunu, alacağını tahsil etmek için bu senedi kendi adına icra takibine koymak istediğinde bir şey demediğini ve bu şekilde senedin kendi adına icra takibine konu edildiğini, olayla ilgi ve alakasının bundan ibaret olduğunu, senette tahrifat olup olmadığını, karşılığının ödenip ödenmediğini bilmediğini, suçlamaları kabul etmediğini,
Kovuşturma evresinde ise suça konu senedi inceleme dışı sanıktan alacağına karşılık aldığını, aldığı sırada senedin alacaklı kısmının boş olduğunu, işleme koymak için alacaklı kısmına kendi adını yazdığını, ancak senet üzerinde herhangi bir oynama yapmadığını, inceleme dışı sanığa olan güveninden ötürü yapılan tahrifatı da fark etmediğini, sonrasında bu senetle ihtiyati haciz kararı aldığını, soruşturma ifadesi okunup kısmi çelişki nedeniyle sorulduğunda; önceki ifadesinin de doğru olduğunu, senedi önce kendi alacağına karşılık almamakla birlikte senedi icraya koyduktan sonra inceleme dışı sanıktan alacağına mahsup ettiğini, senedin neden inceleme dışı sanık adına değil de kendisinin adına icra takibine konu edildiği sorulduğunda; inceleme dışı sanığın avukatta vekâleti olmadığını, vekâlet vermeye de zamanı bulunmadığını, kendisinin de önceden avukatta vekâletinin olması nedeniyle senedin kendi adına icra takibine konu edilmesine razı olduğunu, senedi de icra takibine konu edilirken görmediğini, çelişki sebebiyle sorulduğunda; senedi gördüğünü söylemediğini, alacaklı kısmı boş denildiğinde adının yazılmasını beyan ettiğini,
Savunmuştur.
Resmî belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı TCK’nın 204. maddesinde;
“(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmî belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmî belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır.
Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması hâlinde cezanın yarı oranında artırılması gerektiği belirtilmiştir.
Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, tamamen veya kısmen değiştirilmesi ya da gerçek bir belgeye eklemeler yapılması eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır.
Resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmî belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği suçun temel unsuru olup özel bir incelemeye tabi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte olup olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde saptanmalıdır.
Sahte belgenin ilk bakışta dikkati çekmeyecek biçimde düzenlenip belirli bir kişiyi değil birçok kişiyi aldatabilecek nitelikte olması ve aldatma gücünün objektif olarak saptanması gerekir. Bu nedenle örneğin, memurların bilgisizliği ve ihmalleri nedeniyle kandırıcılık yeteneği olmayan belge üzerinde işlem yapmaları belgeye hukuki geçerlilik kazandırmaz. Daha önceden var olan subjektif bir bilgi, belge üzerinde var olan aldatma yeteneğini ortadan kaldırıcı etkiye sahip değildir.
Ceza Genel Kurulunun 14.10.2003 tarihli ve 232-250 sayılı kararında da, aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği belirtilmiştir. Bu noktada sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneği olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup hâkim olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat saptamalı ve sonucuna göre belgelerde aldatma yeteneği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir.
Görüldüğü gibi, mahkemece, suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmî belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür gibi zorunlu öğelerin incelenmesi, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığının saptanması, duraksama hâlinde ise mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne başvurulmasında zorunluluk vardır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Katılan ...’ün, inceleme dışı sanık ...’dan satın aldığı araç karşılığında inceleme dışı sanığa verdiği 06.02.2008 tanzim, 06.04.2008 ödeme tarihli, 2.625 TL bedelli senedin, tahrif edilmek suretiyle 12.625 TL bedelli bir senet hâline getirilip katılanın daha önceden tanımadığı sanık ...’a verildiği ve sanık müdafisince bu senet kullanılmak suretiyle Gaziantep Ticaret Mahkemesinden ihtiyati haciz kararı alınıp icra takibine konu edildiği olayda;
Suça konu senette, bedelin rakamla yazılı olan bölümünün en önündeki “1” rakamının ve yazıyla belirtilen kısmının en başındaki “on” yazısının sonradan eklenerek sahtecilik meydana getirildiği hususunda bilirkişi raporunun mevcut olduğu, katılanın satın aldığı araç karşılığında 2.625 TL bedelli senet verdiği şeklindeki beyanının, tanık beyanlarıyla da doğrulandığı, inceleme dışı sanığın kovuşturma evresinde; sanığın kendisinden alacağının olması ve kendisinin zamanı olmaması nedeniyle suça konu senedi sanığa verdiğini ve tahsile koymasını istediğini, sanığın da sadece alacaklı kısmına adını yazıp ihtiyati haciz kararını aldığını ifade etmesine rağmen, sanık ...’ın soruşturma evresinde; inceleme dışı sanığın, katılandan senetli alacağı olduğunu, bunu tahsil etmek için kendi adına icra takibine koymak istediğinde bir şey demediğini ve bu şekilde senedin kendi adına icra takibine konu edildiğini belirtmesine rağmen kovuşturma evresinde suça konu senedi alacağına karşılık inceleme dışı sanıktan aldığını, senedi aldığı sırada senedin alacaklı kısmının boş olduğunu, işleme koymak için alacaklı kısmına kendi adını yazdığını, sonrasında bu senetle ihtiyati haciz kararı aldığını, önceki ifadesinin de doğru olduğunu, senedi önce kendi alacağına karşılık almamakla birlikte senedi icraya koyduktan sonra inceleme dışı sanıktan alacağına mahsup ettiğini, inceleme dışı sanığın avukatta vekâleti olmayıp önceden kendi vekâletinin avukatta olması nedeniyle senedin kendi adına icra takibine konu edilmesine razı olduğunu, senedi icra takibine konu edilirken görmediğini, çelişki sebebiyle sorulduğunda; senedi gördüğünü söylemediğini, alacaklı kısmı boş denildiğinde adının yazılmasını söylediğini beyan etmesi, bu savunmasının, kendi içinde ve inceleme dışı sanığın ifadesiyle çelişkili ve suçtan kurtulmaya yönelik olması hususları bir bütün hâlinde göz önüne alındığında, sanığın, inceleme dışı sanıktan üzerinde yapılan sahteciliği bilerek aldığı suça konu senedi, katılan aleyhine ihtiyati haciz kararı alıp icra takibine konu ederek kullanmak suretiyle atılı resmî belgede sahtecilik suçunu işlediğinin sabit olduğu kabul edilmelidir.
II- Uyuşmazlık konusu bu şekilde çözümlendikten sonra, bir kısım Ceza Genel Kurulu üyesince sanık hakkında temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi sırasında TCK’nın 61. maddesi uyarınca yasal ve yeterli gerekçe gösterilip gösterilmediğinin belirlenmesi gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine bu hususa ilişkin değerlendirmede;
İncelenen dosya kapsamından;
Yerel Mahkemece, “sanıkların suçu işleyiş biçimi, suçun işlendiği yer ve zaman değeri, suçun meydana getirdiği etki ve sanıkların yoğun kabul edilen kastları” gerekçe gösterilmek suretiyle sanığın resmî belgede sahtecilik suçundan TCK"nın 204/1. maddesi uyarınca temel ceza alt sınırdan uzaklaşılarak 4 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Sanıkların işlediği TCK’nın 204. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen resmî belgede sahtecilik suçu, iki yıldan sekiz yıla kadar hapis cezasını gerektirecek şekilde yaptırıma bağlanmış, temel cezanın belirlenmesine ilişkin ilkeler ise TCK"nın 61. maddesinin birinci fıkrasında;
“(1) Hâkim, somut olayda;
a) Suçun işleniş biçimini,
b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,
c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,
d) Suçun konusunun önem ve değerini,
e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,
f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,
g) Failin güttüğü amaç ve saiki,
Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler.” şeklinde düzenlenmiştir.
5237 sayılı TCK’nın “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur.” biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır.
Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçe, TCK’nın 61. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır.
Türk Ceza Kanunu"nda suçlar için çoğunlukla sabit cezalar öngörülmemiş, alt ve üst sınırlar gösterilerek, bu sınırlar arasından hâkime temel cezayı belirleme yetkisi verilmiştir. Basamaklı ceza öngören suçlarda, iki sınır arasında cezayı belirleme konusundaki takdir yetkisi her somut olayın özelliğine göre kanunun genel amacı ve felsefesi gözetilerek 5237 sayılı TCK"nın 61. maddesinde sıralanan ölçütlere göre kullanılır (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 4. Baskı, s.530.).
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Katılan ...’ün, inceleme dışı sanık ...’dan satın aldığı araç karşılığında inceleme dışı sanığa verdiği 06.02.2008 tanzim, 06.04.2008 ödeme tarihli, 2.625 TL bedelli senedin, tahrif edilmek suretiyle 12.625 TL bedelli bir senet hâline getirilip katılanın daha önceden tanımadığı sanık ...’a ciro edilmeksizin verildiği ve sanık müdafisince bu senet kullanılarak Gaziantep Ticaret Mahkemesinden ihtiyati haciz kararı alınıp icra takibine konu edildiği, bu suretle sanığın, inceleme dışı sanıkla iştirak ilişkisi içerisinde resmî belgede sahtecilik suçunu işlediğinin kabul edildiği olayda;
Ticari ilişki nedeniyle katılandan meblağı 2.625 TL yazılı şekilde alınan senedin, rakamla yazılan kısmının başına “1” rakamı, yazıyla yazılan kısmının başına ise “on” yazısı eklenerek meblağı 10.000 TL artırılıp katılanın ticari ilişki içinde olmadığı sanığa ciro yapılmaksızın devredilmesi sonucunda sanık müdafisi tarafından 06.07.2009 tarihinde Gaziantep Asliye Ticaret Mahkemesine başvurulmak suretiyle ihtiyati haciz kararı alındığı göz önünde bulundurulduğunda, hükümde belirtilen “suçun meydana getirdiği etki” ve “sanığın yoğun kabul edilen kastı” dikkate alınarak sanık hakkındaki temel cezanın 4 yıl hapis cezası olarak tayin edilmesinin oluşa ve dosya kapsamına uygun, adalet, hak ve nesafet kuralları ve orantılılık ilkesiyle bağdaşacak şekilde ve isabetli olduğu, temel cezanın belirlenmesi sırasında hükümde yer alan “suçun işleniş biçimi” ve “suçun işlendiği yer ve zaman değeri” şeklindeki gerekçelerin ise dosyaya yansıyan bilgi ve belgeler kapsamına uygun bulunmadığı ve TCK"nın 61. maddesinde yer alan ibarelerden bir kısmının tekrarlanmasının, kanun koyucunun aradığı anlamda yeterli bir gerekçe olmadığı değerlendirilmekle birlikte temel cezanın belirlenmesi sırasında gösterilen diğer gerekçelerin dosya kapsamına uygun, yasal ve yeterli olduğu sonucuna ulaşılması nedeniyle bu hususun sonuca etkili olmadığı kabul edilmelidir.
Her iki uyuşmazlık konusu yönünden de çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu üyesi ...; "Sanık ... hakkında; resmi evrakta sahtecilik suçundan yapılan yargılama sonucunda yerel mahkemece verilen mahkumiyet kararının temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay Yüksek 11. Ceza Dairesi tarafından verilen mahkumiyet hükmünün onanmasına dair karara yönelik Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine ilişkin kararda, öncelikle sanığa isnat edilen eylemin sübutu konusunda, kabule göre de temel cezanın belirlenmesi sırasında teşdit hükümlerinin uygulanması hususunda Yargıtay Yüksek Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle sanığa isnat edilen eylemin sübuta erip ermediğinin toplanan deliller ışığında yeniden irdelenerek yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretideki görüşlerden yararlanılarak belirlenmesi gerekmektedir.
Bütün aşamalarda suça konu senette yapılan sahteciliği bilmediğini beyan eden sanığın savunmasının, akrabası olan ve hakkında verilen mahkumiyet kararı kesinleşen ..."nın beyanı ile doğrulandığı gibi sanığın akrabası olan ... tarafından verilen senedi ciro olmaksızın kabul ederek tahsile çalışmasının hayatın olağan akışına uygun olması karşısında; sanık hakkında şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde olunamadığı gibi bu aşamadan sonra elde edilecek herhangi bir delilinde bulunmadığı dikkate alınarak; "şüpheden sanık yararlanır" ilkesinin öğreti ve yargı kararlarında nasıl karşılık bulduğu irdelenerek yargılamaya konu edilen eylemle kıyaslanması gerekmektedir.
Ceza muhakemesi, geçmişte yaşandığı iddia edilen bir olayın gerçekten meydana gelip gelmediğini, meydana gelmiş ise ne şekilde ve kim tarafından meydana getirildiğini ortaya çıkarmak ve bu olayın hukuk normları karşısındaki durumunu tespit etmek amacıyla yapılmaktadır. Bu amacı gerçekleştirmeye yönelik yürütülen temel faaliyete de ispat denilmektedir. Maddi olay bakımından ispatın ölçütü, hakimin/mahkemenin şüpheyi yenerek vicdani kanaate ulaşmasıdır. Eğer bu şüphe yenilmezse ve dolayısıyla vicdani kanaate ulaşılmazsa, ihtimale, tahmine veya varsayıma dayanarak karar vermek mümkün olmadığından, şüpheden sanık yararlanır (in dubio pro reo) ilkesi devreye girmektedir.
Günümüz ceza muhakemesinde geçerli olan ispat sistemi, vicdani delil sistemidir. Temel özelliği, her şeyin delil kabul edilmesi ve delillerin de serbestçe değerlendirilmesi olan vicdani delil sistemi; mahkumiyet için tam bir inanış, başka bir deyişle suçluluk konusunda vicdani kanaat aradığından, esasen şüpheye dayalı cezalandırmayı yasaklamakta ve şüpheden sanık yararlanır ilkesine uygulama alanı yaratmaktadır
Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan -suçsuzluk (masumiyet) karinesi-, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğu varsayılan kişinin suçlu kabul edilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı ve ona koşut bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır.
Suçsuzluğu olasılık içinde bulunan bir kimsenin adli hataya uğratılmasını önleme esasına dayanan şüpheden sanık yararlanır ilkesi, tarihsel ve evrensel bir ilke olarak günümüz ceza muhakemesi hukukunun değişmezleri ve vazgeçilmezleri arasındadır. Uygulama alanı gittikçe genişleme eğilimindedir ve yargısal kararlarda da daha sık vurgulanır olmuştur.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.10.2010 tarih, 2010/8-134 esas- 2010/217 karar sayılı içtihadında; ‘Şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ özet olarak aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.
Latince ‘in dubio pro reo’ olarak ifade edilen ve masumiyet (suçsuzluk) karinesinin bir uzantısı olan ‘şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ ceza yargılaması hukukunun evrensel nitelikteki önemli ilkelerinden biridir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorikte olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir.
Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan suçsuzluk karinesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğu varsayılan kişinin suçlu kabul edilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Prof. Dr. Hakan Hakeri; Şüpheden Sanığın İstifade Etmesi İlkesini; ‘Mahkeme, Muhakeme Hukuku açısından kullanılmasına izin verilen bütün delilleri dinlediği halde, maddi mesele hakkındaki şüphesini yenemezse, suç fiilini sanığın lehine olacak şekilde karara bağlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2 maddesindeki ‘suçsuzluk karinesi’, şüpheden sanığın faydalanmasını gerektirir’ şeklinde özetledikten sonra; Şüpheden sanık yararlanır kuralının anlamını şu şekilde açıklamıştır.
"Şüpheden sanık yararlanır" ilkesi, ceza yargılaması hukukunda geçerli olan ve mevzuatımızda yazılı olarak hükme bağlanma-mış bulunan bir ispat kuralıdır. Buna göre, bir suç işlediği iddiasıyla yargılanan kimse hakkında mahkûmiyet kararının verilebilmesi için, o kimsenin o suçu işlediğinin yüzde yüz oranında kesin olması, ispatlanmış bulunması gerekir. Bu noktadaki yüzde birlik şüphe dahi, sanığın beraat etmesine yol açar.
Böylece masum bir kimsenin cezalandırılmasındansa, suçlu bir kimsenin serbest bırakılması daha üstün tutulmaktadır. Nitekim jüri sisteminin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri"nde jürinin tek görevi, sanığın suçu işleyip işlemediği konusunda, yani ispat hususunda karar vermektir. Jüri 11 üyeden oluşmaktadır ve bir kimsenin suçu işlediğine karar verilebilmesi için 11 üyeden, 11"inin de sanığın suçu işlediğine kanaat getirmesi gerekir. 10 üye sanığın suçu işlediği; ancak bir üye işlemediği yönünde oy kullandığı takdirde, sanığın beraatına karar verilir. Bu örnek, şüphenin yüzde yüz oranında yenilmemesi dolayısıyla, sanığın beraatına karar verilmesi gerektiğini göstermektedir.
Yargıtayın da benzer olaylardaki pek çok kararlarında bu ilkeye gerekli önemi verdiği açıkça görülmektedir. Çeşitli kararlarda bu husus şöyle ifade edilmiştir:
Ceza yargılamalarında amaç, gerçeğin hiçbir şüpheye yer bırakılmaksızın ortaya çıkarılmasıdır; şüphenin bulunması halinde, mahkûmiyet kararı verilmesi ceza yargılaması hukukunun genel ilkelerine aykırıdır; şüpheden sanığın yararlanacağı evrensel bir ceza yargılaması hukuku ilkesidir ve varsayımlara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz.
Ceza muhakemesinin en temel ilkelerinden birisi olan "şüpheden sanık yararlanır" kuralı gereğince; somut olayımızda sanığın sahtecilik yaptığına ya da sahtecilik yapılan belgeyi bilerek kullandığına dair savunmasının aksini ispatlayacak şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde olunamadığı gibi hakkındaki mahkumiyet hükmü kesinleşen ...’nın suça konu senedi vekili aracılığıyla tahsil etmesi için akrabası olan sanığa verdiğini kabul etmiş olması ve akrabası adına vekili aracılığıyla suça konu senedin alacaklı hanesine kendi ismini yazarak tahsil etmek istediğini beyan eden sanığın savunmasının hayatın olağan akışına uygun olması karşısında; şüpheli durumun sanık lehine değerlendirilerek sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerekirken, tamamen faraziyelere dayanılarak mahkumiyet kararı verilmesi suretiyle eylemin sübutu konusunda en küçük bir şüpheyi dahi sanık lehine yorumlayan ve zaman içerisinde istikrar kazanarak yerleşik uygulamaya dönüşen içtihatlar ile kanaatimizce çelişkiye düşülmüştür.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun, eylemin sübutu konusundaki görüşüne iştirak etmemekle birlikte bir an için sayın çoğunluğun görüşünün doğru olarak kabul edilmesi halinde yerel mahkeme tarafından yeterli gerekçe gösterilmeden temel cezanın alt sınırın çok üzerinde olacak bir şekilde 4 yıl hapis cezası olarak belirlenmesinin ceza hukukunun temel ilkelerinden olan kanun önünde eşitlik, orantılılık ve hakkaniyet ilkelerine aykırı olup olmadığının yargı kararları ışığında belirlenmesi gerekmektedir.
Modern ceza hukuku anlayışında hangi eylem ve işlemin cezalandırılacağı konusu önceden belirlenmiştir. 5237 Sayılı ...nun 2. maddesinde: Özet olarak "Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz." denilerek kanunilik ilkesi özelikle vurgulanmak istenmiştir.
Buna göre hakim bir suçun işlenmesi durumunda kanunda tanımlanmış olması şartıyla, failin kusuru ile leh ve aleyhindeki diğer hususları esas alarak, yine yasada belirlenmiş bir cezaya hükmedebilecektir.
"Cezanın Belirlenmesi" kavramıyla ifade edilen bu durum aynı zamanda Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 61. maddesinin de kenar başlığını taşımakta olup, anılan maddede iki sınır arasındaki temel cezanın tespit yöntemi düzenlenmiştir. Burada hakimin, söz konusu uygulamayı yaparken hangi hususları göz önünde bulunduracağı ve temel cezayı belirledikten sonra cezayı artırması ve/veya eksiltmesi gerektiğinde hangi sırayı izleyeceği gösterilmiştir.
Dolayısıyla hukukumuzda cezaların belirlenmesi ve bu tespit edilen cezaların ölçülü olması hususu anayasal ve yasal düzenlemeye bağlanmıştır.
Nitekim, yukarıda ifade edilen 5237 sayılı TCK’nın 61. maddesinin yanında, "Adalet ve Kanun Önünde Eşitlik İlkesi" kenar başlıklı 3. maddesi de "Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur." düzenlemesini ihtiva etmektedir. Ayrıca, Anayasa’nın 2, 13, 36, 38 ve 141. maddelerinde öngörülen düzenlemelerin bu konu ile doğrudan ya da dolaylı irtibatlı olduğu görülmektedir.
Bu düzenlemelerin yanında orantılılık veya ölçülülük olarak ifade edilen ilke, taraf olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) metni içerisinde tek başına geçmemekte ise de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) içtihatlarında baskın bir şekilde vurgulanmaktadır.
Uyuşmazlığa konu ihtilafın daha iyi anlaşılabilmesi için Ceza Kanunumuzun amacı bakımından da somut olayın irdelenmesi gerekmektedir.
Çağdaş ceza hukukunun ve bunun ifadesini oluşturan ceza kanununun amacı; hukuk devleti, kusur ve hümanizm gibi evrensel ilkelere dayalı olarak, insan onurunu, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak, suçluyu sosyalleştirip tekrar topluma kazandırmak ve aynı zamanda bireyi ve toplumu suça karşı korumaktır.
5237 sayılı ...nun 1. maddesinde Ceza Kanununun amacı; "Kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir." şeklinde açıklanmıştır. Ağırlatıcı nedene yer verilmemiştir.
Kanun koyucu adaletin gerçekleştirilmesi için hakkaniyet ilkesini kabul etmiştir (5237 sayılı ...nun 3, MK 4/BK 44).
Hakkaniyet adil olmayan kuralın değil, adil olmayan sonuçların değiştirilmesi amacına hizmet eder.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 11/06/2013 gün, 2012/1337 E-2013/292 K sayılı ilamında;
5237 sayılı TCK’nun "Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi" başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki, "Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur." biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında "orantı" bulunması gerektiği vurgulanmıştır.
Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçenin, TCK’nun 61/1. maddesine uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır.
Somut olayda yerel mahkemece sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan temel hürriyeti bağlayıcı cezanın, işlenen fiil ile orantılı olmayacak şekilde üst sınırdan belirlenmesi yerinde olmadığından, Özel Daire bozma kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu itibarla, itirazın reddine karar verilmelidir.
Anayasa Mahkemesinin 12/11/2015 gün, 2015/26 E-2015/100 K sayılı kararında;
"Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar, ceza hukukunun temel ilkeleri ile Anayasa"nın konuya ilişkin kurallarına aykırı olmamak kaydıyla, ülkenin sosyal, kültürel yapısı, ahlaki değerleri ve ekonomik hayatın gereksinimleri göz önüne alınarak saptanacak ceza politikasına göre belirlenir. Kanun koyucu, cezalandırma yetkisini kullanırken toplumda hangi eylemlerin suç sayılacağı, bunun hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımı ile karşılanacağı, nelerin ağırlaştırıcı veya hafifletici sebep olarak kabul edilebileceği konularında takdir yetkisine sahip olmakla birlikte, bu yetkisini kullanırken suç ve ceza arasındaki adil dengenin korunmasını da dikkate almak zorundadır. Suç ve ceza arasında adalete uygun bir oranın bulunup bulunmadığının saptanmasında o suçun toplumda yarattığı etkinin, suçtan zarar görenin kişiliğinin ve ona verilen zararın azlığı veya çokluğunun da dikkate alınması gerekir.
Kanun koyucu, düzenlemeler yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise "elverişlilik", "gereklilik" ve "orantılılık" olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. "Elverişlilik", başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını, "gereklilik" başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını ve "orantılılık" ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir. Bir kurala uyulmaması nedeniyle kanun koyucu tarafından öngörülen yaptırım ile ulaşılmak istenen amaç arasında da "ölçülülük ilkesi" gereğince makul bir dengenin bulunması zorunludur."
Yukarıda yargı kararları ışığında "cezaların belirlenmesinde orantılılık ilkesine ne kadar önem verildiği açıkça görülmektedir. Bu kural Türk Ceza Kanunun 3. maddesi ile hüküm altına alınan ve Anayasa hükümleri arasında da yer bulan "orantılılık ilkesinin" doğal bir sonucudur. Kanuni düzenleme yapılırken orantılılık ilkesine önem veren ve sınırın herhangi bir nedenle aşılmasını Anayasa hükümleri ile önlemek isteyen kanun koyucunun, alt ve üst sınır arasındaki temel cezayı belirleme yetki ve görevini mahkemenin takdirine bırakırken orantılılık ve hakkaniyet ilkesine kayıtsız kalması beklenemez. Kimi hukukçular, hakimliğin bir sanat olduğunu söylemektedir. Eğer hakimlik bir sanat ise, belki de bu sanatın en güzel göstergesi bir cezanın belirlenmesi şeklidir. Şüphesiz bu da, orantılılığın ve gerekçenin isabetli olarak tespiti ile mümkün olabilecektir.
Somut olayımızda sanık hakkında temel ceza belirlenirken gerekçe bölümünde "sanığın suçunu işleyiş biçimi", "suçun işlendiği yer ve zaman değeri", "suçun meydana getirdiği etki", ve "sanığın yoğun kabul edilen kastı" gibi gerekçelere yer verildikten sonra hüküm fıkrasında “suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği yer ve zaman dilimi, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar, failin kastı ve amacı gibi biraz daha farklı gerekçelere yer verilerek alt haddi 2 yıl hapis olarak öngörülen temel ceza, alt sınırın çok üzerinde olacak şekilde 4 yıl hapis cezası olarak belirlenmiştir. Kanun koyucu, cezaların şahsileştirilmesinin temini bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçenin, TCK’nun 61/1. maddesine uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır.
Yerel mahkemece temel ceza belirlenirken, kararın gerekçe bölümü ile hüküm fıkrasında farklı gerekçelere yer verdiği gibi ayrıca alt sınırdan uzaklaşma gerekçelerinin TCK’nın 61. maddesi anlamında yeterli olmadığı gibi dosya kapsamına da uygun bulunmamaktadır. Zira yukarıda açıklanan gerekçelerde sanık aleyhine yorumlanacak herhangi bir bilgi ya da belgeye dosya içeriğinde rastlanılamadığı gibi kanuni terimlerin tekrarından ibaret olan bazı kavramların sanık ile nasıl eşleştirildiği de denetime olanak sağlayacak şekilde açıklanmamıştır. Kaldı ki ortaya çıkabilecek olumsuz neticeleri öngöreren kanun koyucunun buna göre bir düzenleme yapmasına karşın, somut olayda hiç bir olumsuz ve tehlikeli sonuç doğmadığı halde; varsayıma dayanılarak alt sınırın üzerinde üst sınıra yakın ceza tayin edilmesinin TCK"nın 3 maddesinde düzenlenen "orantılılık" ilkesiyle bağdaşdığı söylenemez.
Ayrıca kaynağında insanın bilme isteğinin bulunduğunu söylediğimiz gerekçenin, zamanla bir temel hak olarak kabul edilmeye başlanıldığı ve "gerekçeli karar hakkı"nın adil yargılanma hakkının temel bir unsuru haline geldiği görülmektedir. İnsan hakları alanındaki bu kazanımdan geri dönülmesi ise mümkün değildir. AİHS’in 6. maddesi kapsamında, AİHM içtihatlarıyla tanınan ve korunan gerekçeli karar hakkı, Anayasamızda ve usul kanunlarımızda da yer almaktadır. Temyiz mahkemeleri olarak görev yapan Yargıtay ve Danıştay da, kanun yolu incelemesi yaptıkları ilk derece mahkemesi kararlarında, söz konusu düzenlemelere istinaden gerekçeli karar hakkına ilişkin de denetim yapmaktadırlar. Anayasa’da bireysel başvuru yolunun tanınmasıyla, Anayasa Mahkemesinin gerekçeli karar hakkının korunması hususunda kazandığı önem de dikkat çekilmesi gereken bir husustur. Nitekim, Anayasa Mahkemesinin konuya ilişkin oluşturmaya başladığı içtihatların AİHM içtihatlarıyla paralel olduğunu söylemek mümkündür.
Adli sicil kaydında hiç bir hükümlülüğü bulunmayan sanık hakkında temel ceza belirlenirken; dosya içeriğine uygun düşmeyen yetersiz gerekçeyle alt sınırın çok üzerinde bir ceza tayin edilerek hakkaniyet, kanun önünde eşitlik ve orantılılık ilkelerine de aykırı davranıldığı gibi denetimden yoksun yetersiz gerekçeyle üst sınıra yakın bir cezanın tayin edilmesi suretiyle aynı zamanda adil yargılanma hakkının ayrılmaz bir parçası olan gerekçeli karar hakkı da ihlal edilmiştir.
Sonuç itibariyle; sanığın senet üzerinde yapılan sahteciliği bilerek tahsile çalıştığına dair şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde olunamaması nedeniyle şüpheli durumun sanık lehine değerlendirilmesi suretiyle beraat kararı verilmesi gerekirken mahkumiyet kararı verilmesinin isabetsizliğine, kabule göre de; yetersiz gerekçeyle teşdit hükümlerinin uygulanmasının isabetsizliğine dayanılarak mahkumiyet hükmünün bozulması gerekirken, onanmasına ilişkin karara itiraz eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabul edilmesi gerekirken, itirazın reddine dair Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna sayın çoğunluğunun görüşüne yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle iştirak edilmediği" düşüncesiyle,
İkinci uyuşmazlık konusu yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan altı Ceza Genel Kurulu üyesi de; "sanık hakkında temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesi sırasında yasal ve yeterli gerekçe gösterilmediği" görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.
Bu itibarla, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 02.06.2020 tarihinde yapılan birinci müzakerede birinci uyuşmazlık yönünden oy çokluğuyla; ikinci uyuşmazlık yönünden 02.06.2020 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 25.06.2020 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Bu alandan sadece bu kararla ilintili POST üretebilirsiniz. Bu karardan bağımsız tamamen kendinize özel POST üretmek için TIKLAYINIZ
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.