Abaküs Yazılım
Ceza Genel Kurulu
Esas No: 2018/135
Karar No: 2020/317

Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2018/135 Esas 2020/317 Karar Sayılı İlamı

Ceza Genel Kurulu         2018/135 E.  ,  2020/317 K.

    "İçtihat Metni"

    Yargıtay Dairesi : 12. Ceza Dairesi
    Mahkemesi :Ağır Ceza
    Sayısı : 377-30

    Taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçundan, sanık ... (...) hakkında oğullarının ölümüne neden olmasından dolayı TCK"nın 22/6. maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına, sanık ..."un ise TCK"nın 85/2, 62 ve 51. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 06.10.2009 tarihli ve 354-356 sayılı hükümlerin sanık ... müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 09.04.2012 tarih ve 12766-9518 sayı ile;
    “...Sanıkların ilçe merkezine 7-8 km uzaklıktaki ıssız yere gidip, sanık ...’nın katılanla ortak çocukları olan 11 ve 12 yaşlarındaki...ve ...’in denize girmelerine müteakip yürüyüşe çıkarak, gözetimsiz ve korumasız bıraktıkları çocukların boğularak ölmelerine neden oldukları iddia edilen olayda, sanıkların hukuki durumlarının tesbiti bakımından; denizin derinliği, akıntı durumu, mevsimine göre dalgalı olup olmadığı, denize girilip girilmediği ve nedenleri de dâhil ölümlerin gerçekleştiği yerin tüm özellikleri ile tespiti bakımından uzman bilirkişi katılımı ile keşif yapılması sonrası konularında uzman bilirkişi heyetinden rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

    Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 27.11.2013 tarih ve 144-441 sayı ile; sanık ... (...) hakkında TCK"nın 22/6. maddesi uyarınca hakkında ceza verilmesine yer olmadığına, sanık ..."un ise CMK"nın 223/2-a maddesi uyarınca beraatine karar verilmiş, bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 09.09.2014 tarih ve 13413-17374 sayı ile;
    "...Sanık ..."un 3 yıldan beri birlikte yaşadığı sanık ... ile çocuklarını deniz kenarına götürmesi, çocukların kendileri için risk teşkil eden derin ve dalgalı denize girmesi sonrası anneleri sanık ... ile yürüyüşe çıkarak denetim ve gözetim yükümlülüğünü bırakarak çocukları göremeyecek mesafeye yürüyüşe çıktıkları, dolayısıyla ölüm olayı nedeniyle diğer sanıkla birlikte kusuru bulunduğu hususunda şüphe bulunmaması bir yana, derin ve dalgalı olduğu bildirilen ıssız denize, yüzmeyi kolaylaştırıcı materyal bulunmaksızın giren çocukları yalnız bırakarak yürüyüşe çıkan, ancak 30 dakika sonra olay yerine gelen sanıkların eylemlerinde bilinçli taksirin koşulları oluştuğunun gözetilmeyerek mahkûmiyetleri yerine yazılı şekilde karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
    Yerel Mahkeme ise 16.02.2015 tarih ve 377-30 sayı ile;
    "...Mevcut olayda, sanıkların yaşı küçük çocuklara karşı bakım ve gözetim yükümlülüklerini ihmâl edip etmediği hususunun tespit edilerek karar verilmesi gerektiği, mevcut durumun Türk Medeni Kanunu"nun yasal düzenlemesi çerçevesinde tespitinin gerektiği, mevcut durumun bilirkişi incelemesini gerektirmediği sonucuna varılmış, küçüklerle ilgili Türk Medeni Kanunu"nun 262. ve devamı maddelerinde ana ve babanın velayet hakkı ile ilgili yasal düzenlemeleri belirtmiş olup, mevcut yasal düzenlemeler dışında üçüncü kişilerin çocukların bakım ve gözetim yükümlülüğü ile yükümlülüğü bulunduğu hususunda herhangi bir düzenleme bulunmadığı, 5237 sayılı TCK"nın 83. maddesinde kasten öldürmenin ihmali davranışlar işlenmesine ilişkin yasal düzenleme mevcut olup, yargılamamızın konusunun TCK"nın 85. maddesi uyarınca tedbirsizlik sonucu ölüme sebebiyet verme olarak kabul edilmiş olması sebebi ile TCK"nın 83. maddesinin de tartışılması imkanının bulunmaması, yasal mevzuat çerçevesinde sanık ..."un bakım ve gözetim yükümlülüğünün mevcut olmaması sebebi ile sanığa isnat olunan suçun yasal unsurlarının oluşmadığı sonucuna varılmıştır.
    Sanık ..., 11 ve 12 yaşlarında bulunan öz çocukları ... ve ..."nun ölümünde bakım ve gözetim yükümlülüğünü ağır derecede ihlâl ederek boğularak ölmelerinde kusurlu olduğu ancak çocuklarının yüzme bilmesi ve olay yerinde rip akıntısı bulunması sebebi ile bilinçli taksir altında hareket etmediği bir anne için yaşarken yaşanabilecek en büyük acı olan evlat acısını iki kez yaşamış olması sebebi ile sanığa verilecek cezanın kişisel ve ailevi durumu bakımından hükmedilmesinin gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açtığı sonucuna varıldığı," gerekçeleriyle bozma kararına direnmiştir.
    Direnme kararına konu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 23.11.2016 tarihli ve 153587 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesiyle dosyanın gönderildiği Yargıtay 12. Ceza Dairesince 22.02.2018 tarih ve 2417-2028 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
    TÜRK MİLLETİ ADINA
    CEZA GENEL KURULU KARARI
    Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; ... ve ..."nun ölümünden dolayı;
    1- Sanık ..."un taksire dayalı kusurunun olup olmadığı, kusurunun olduğu sonucuna ulaşılması hâlinde, sanığın eylemini taksirle mi, yoksa bilinçli taksirle mi gerçekleştirdiği,
    2- Sanık ... (...)"nun eylemini taksirle mi, yoksa bilinçli taksirle mi gerçekleştirdiği,
    Hususlarının belirlenmesine ilişkindir.
    İncelenen dosya kapsamından;
    25.08.2005 tarihli olay yeri inceleme raporuna göre; olay tarihinde saat 16.00 sıralarında Manavgat İlçesi Hatipler köyündeki mezarlığın kuzeyinde bulunan DSİ sulama kanalında 11 ve 12 yaşlarında iki çocuğun boğularak öldüğü, ölen çocukların Manavgat Devlet Hastanesinde olduklarının bildirilmesi üzerine delillerin tespiti amacıyla görevlilerce adı geçen hastaneye gelindiği, olayın görgü tanıkları oldukları tespit edilen...... (Boğa) ile ...’un hastanede bulundukları, ...... (Boğa)’nın, çocukları ... ve ..."nun olay günü saat 14.00 sıralarında evlerinin yakınında bulunan kanala yüzmeye gittiklerini, aradan bir saat geçmesine rağmen eve geri dönmemeleri üzerine çocuklarını aramak için kanala doğru gittiğini, kanalın yaklaşık 100 metre gerisinden küçük oğlu olan ..."ın kendisine doğru gelerek “Anne abim su kanalında boğuldu, şuan suyun içerisinde” diyerek olduğu yere bayılarak düştüğünü, oğlu ...’ı kucağına alıp yaya olarak yola doğru yürümeye başladığını, bu sırada önceden tanıdığı ...’un kendisini telefon ile aradığını, bunun üzerine...’ı çocuklarının boğulduğu yere çağırdığını, ...’ın olay yerine aracıyla geldiğini, ...’ı araca bindirerek onları devlet hastanesine gönderdiğini, kendisinin ise diğer çocuğu ..."i aramak için yeniden kanala gittiğini, su kanalı içerisinde kıyıya yakın bir yerde ..."i bulup onu sudan çekerek çıkardığını, ..."i de kucağında taşıyarak diğer çocuğunu araca bindirdiği yere geldiğini, daha sonra aynı yere gelen...’ın aracıyla devlet hastanesine gittiklerini ifade ettiği; olay mahallinin ve maktüllerin araca bindirildiği yerin tespiti maksadıyla olayın diğer görgü tanığı olan... ile birlikte saat 17.00 sıralarında ikinci kez olay mahalline gelindiği, ...’ın beyanında; olay günü...’nın çocuklarının boğulduğunu söyleyerek kendisini aradığını, bunun üzerine aracıyla olay yerine geldiğini, olay yerinde...’nın kucağında çocuğu ile kendisini beklediğini gördüğünü, hemen çocuğu alarak hastaneye getirdiğini, ...’nın ikinci çocuğunu aramak için orada kaldığını, kısa bir süre sonra..."nın kendisini tekrar arayarak ikinci çocuğunu da bulduğunu söylediğini, olay mahalline gelip bu çocuğu da aracına bindirerek hastaneye getirdiğini ifade ettiği; ...’ın bu ifadesinden sonra yeniden alınan beyanında; olayın aslının...’nın anlattığı şekilde olmadığını, boğulma olayının Manavgat çıkışında bulunan Kızılağaç mevkiinde Manavgat Arıtma Pompa İstasyonu karşısındaki denizde olduğunu, olayın...’nın eşi ve yakın akrabaları tarafından yanlış anlaşılmaması için... ile çocukların evin yakınındaki su kanalında boğulduklarını söylediklerini ifade ettiği, bunun üzerine... ile birlikte olay mahalline gelindiği, burada...’ın, olay günü kendisine ait olan aracın içerisinde..., ... ve...ile olayın yaşandığı bölgeye gelerek yolun bittiği noktaya aracını park ettikten sonra ... ve ..."ın tişörtlerini çıkarıp kayalıkların bulunduğu kesimde denize girdiklerini, kendisinin de... ile birlikte iskele tarafına doğru yaklaşık 250-300 metre kadar yürüdüğünü, bu sırada boğulma olayının meydana geldiğini ifade ettiği,
    Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince düzenlenen27.02.2006 tarihli otopsi raporuna göre; 1993 doğumlu ...’nun ölümünün suda boğulmaya bağlı mekanik asfiksi sonucu oluştuğu, kişiye ait kan ve idrarda uyutucu-uyuşturucu maddeler ile iç organ parçalarında aranan gruplara ait toksik maddelere rastlanılmadığı, ölenin kanında etil alkol tespit edilmediği,
    Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesince düzenlenen 25.04.2006 tarihli otopsi raporuna göre; 1994 doğumlu ...’nun ölümünün suda boğulmaya bağlı mekanik asfiksi sonucu oluştuğu, kişiye ait kan ve idrarda uyutucu-uyuşturucu maddeler ile iç organ parçalarında aranan gruplara ait toksik maddelere rastlanılmadığı, ölenin kanında 1.38 promil etil alkol tespit edildiği,
    Kovuşturma sırasında iş güvenliği uzmanları tarafından düzenlenen tarihsiz bilirkişi raporuna göre; sanık ...’nın, iyi yüzme bilmeyen iki çocuğunu denizin derin ve dalgalı olduğu yere götürdüğü ve burada onları yalnız bırakıp, olay yerinden 250-300 metre uzaklaşarak çocuklarını gözetimsiz bırakması nedeniyle olayda birinci derecede asli kusurlu olduğu; diğer sanık ...’ın ise, iyi yüzme bilmemelerine karşın ölen çocukları derin ve dalgalı deniz içerisine bırakıp çocukların anneleri ile 250-300 metre uzağa gitmek suretiyle olayda ikinci derecede tali kusurlu olduğu,
    Cankurtaran eğitmenleri tarafından 24.04.2013 tarihinde düzenlenen bilirkişi raporuna göre; olayın meydana geldiği bölgede denizin dip yapısının kumluk olup, kıyıdan 7-8 metre sonra derinliğin 2-2,9 metreye ulaştığı, kıyıdan yaklaşık 20-25 metre uzaklıkta ise derinliğin 1,8-2 metreye ulaştığı, bu şekilde kıyıdan açığa paralel olarak doğal bir kanal oluştuğunun görüldüğü, denizde var olan dalga sonucu potansiyel kıyı akıntısının bulunduğu, bu akıntıların kısa sürede denizin tabanında farklı oluşumlar meydana getirdiği, Türkiye Sualtı Sporları Federasyonunca yayımlanmış olan cankurtaran eğitim kitabında, bu akıntıların olduğu yerde yüzmenin tecrübeli yüzücüler için bile tehlikeli olduğunun belirtildiği, böyle risk teşkil eden yerlerde yüzülürken, yüzenlerin cankurtaranlar tarafından gözlemlenmesi gerektiği, bu tip yerlerin dışarıdan bakılarak uzman kişiler haricinde anlaşılmayacağı, sakin gibi görünen rip akıntısı olan bu yerlerin birçok boğulmanın da sebebi olduğu, burasının halka açık yüzme alanı olmadığı ve bu nedenle cankurtaranın da bulunmadığı, çocukların yüzerken ebeveynlerinin gözetiminde ve muhakkak cankurtaranların görev yaptığı yerde yüzmeleri gerektiği, bu yerin çocukların yüzmesi için tehlikeli bir bölge olduğu,
    Anlaşılmaktadır.
    Katılan ...; sanık ...’nın eşi, ölenlerin ise çocukları olduğunu, görgüye dayalı bir bilgisinin bulunmadığını, ancak çocukların ölümüne sebebiyet veren sanıklardan şikâyetçi olduğunu, olaydan sonra sanıktan boşandığını,
    Tanık ...; 25.08.2005 tarihinde Manavgat"ta bulunan Bizimköy isimli tatil sitesinin arıtma tesislerinin bulunduğu yerde balık avladığı sırada saat 13.30-14.00 sıralarında bir kadın çığlığı duyduğunu, çığlığın geldiği yöne baktığında bir bayan ile yanında bulunan bir erkeğin sudan bir çocuk çıkarmaya çalıştıklarını gördüğünü, kendi bulunduğu yerin kayalık, bu şahısların bulunduğu yerin ise kumluk olduğunu, hemen yardım amacıyla olay yerine koştuğunu, bir çocuğu denizden çıkardıklarını, bu çocuğu ismini daha sonradan öğrendiği...’ın aracına kendisinin koyduğunu, ardından...’ın bu çocuğu hastaneye götürdüğünü, yine ismini sonradan öğrendiği... isimli şahsın o sırada bir çocuğunun daha kayıp olduğunu söylemesi üzerine diğer çocuğu aramaya başladıklarını, kendisinin orada bulunan göletlere baktığını, daha sonra aradıkları çocuğun deniz kıyısında dalgalar tarafından kuma vurduğunu gördüğünü, üstünü çıkartarak çocuğu çıkardığını, müdahalede bulunduğunu, çocuğun ağzından epey su çıktığını, ...’nın bu çocuğu da omzuna alarak..."ın aracının bulunduğu yere götürdüğünü, kendi aracı ile...’nın beklediği yere gidip çocuğu hastaneye götürmek üzere... ile birlikte yola çıktıklarını, yolda ilk çocuğu götüren..."ın aracı ile karşılaştıklarını, akabinde kendi aracında bulunan çocuğu..."ın aracına koyduklarını, hastaneye götürdüğü çocuğun yaşayıp yaşamadığını sorduğu...’ın, çocuğun yaşadığını söylediğini, denizden çıkarılan çocuklara yaşamaları umuduyla müdahalede bulunduğunu, ancak çocukların ağzından ve burnundan su geldiğini, olay sırasında denizin dalgalı olduğunu, ayrıca çocukların bulunduğu yerin de bir insan boyunu aşacak şekilde derinlikte olduğunu,
    Tanık ...; sanık ...’nın kız kardeşi olduğunu, olay hakkında görgüye dayalı bir bilgisinin bulunmadığını, ancak kız kardeşi...’nın çocukları olan yeğenleri...ve ...’in yüzme bildiklerini, evlerinin yanında büyük bir su kanalı olduğunu ve bu su kanalında yüzdüklerini bildiğini,
    Tanık ...; sanık ...’nın kız kardeşi olduğunu, ölen yeğenleri ile birlikte zaman zaman denize gittiklerini, bu nedenle yüzme bildiklerini,
    İfade etmişlerdir.
    Sanık ... kollukta; ölenler...ve ...’in anneleri sanık ... ile yaklaşık üç yıldır tanıştığını, aralarında gönül ilişkisi bulunan..."nın evine zaman zaman gittiğini, ancak sanık ...’nın eşi olan katılan ... ile tanışmadığını, olay günü saat 12.30 sıralarında sanık ...’nın kendisini arayarak pazardan meyve sebze aldığını, Salıpazarı isimli alışveriş merkezinin yanında olduğunu söyleyerek kendisinden yanına gelmesini istediğini, bunun üzerine sanık ... ve ölen ...’ın beklediği yere aracıyla gittiğini, onları araca bindirip evlerine götürdüğünü, eve yaklaşınca...’nın “Yanlış anlaşılabilir, ben eve gidince seni ararım, sen de eve gelirsin” diyerek oğluyla birlikte eve geçtiğini, kendisinin de onlardan yaklaşık 10 dakika sonra bu eve girdiğini, sanık ...’nın diğer oğlu ...’in de evde bulunduğunu, birlikte yemek yediklerini, yemekten sonra ölenler ... ve ...’ın yüzmeye gitmek istediklerini söylemeleri üzerine birlikte Manavgat"tan 7-8 km mesafe uzaklıktaki Kumyolu olarak tabir edilen yere yüzmek için gittiklerini, denize geldiklerinde çocukların tişörtlerini arabada çıkartarak denize girdiklerini, kendisinin sanık ... ile birlikte denize giren çocukları karşı taraftan seyrettiklerini, bir süre sonra sanık ... ile birlikte yürüyüş yapmak için çocukların bulunduğu yerden uzaklaştıklarını, yaklaşık 250-300 metre yürüdükten sonra tekrar çocukların bulunduğu yere geldiklerinde çocukların denizin içerisinde olmadıklarını gördüklerini, onları etrafta aradıklarını, çocuklardan birini denize girdikleri yerden 5-6 metre kadar sol tarafta denizin kumla birleşme yerinden yaklaşık 1,5 metre kadar iç tarafında sırt üstü yatar vaziyette bulduklarını, sanık ...’nın hemen denizin içerisine girip çocuğu çıkardığını, kumların üzerine yatırdıkları çocuğa bildiği kadarıyla suni teneffüs yapmaya çalıştığını, denizden çıkardıklarında çocuğun kalbinin attığını, bunun üzerine çocuğu kucaklayıp aracına bindirerek hastaneye getirdiğini, hastanede beklediği sırada sanık ...’nın kendisini arayarak ikinci çocuğu da bulduğunu söylediğini, bunun üzerine aracıyla tekrar aynı yere gittiğini, bu çocuğu da aracına alarak hastaneye gittikleri sırada sanık ...’nın kendisine çocukların evin yanındaki kanal boyundaki suda boğulduklarını söylemesini istediğini, olayın şoku ile ilk etapta bu şekilde ifade verdiğini, ölenler...ve ...’in yüzme bilip bilmediklerinden haberdar olmadığını, daha önce onlarla denize gitmediğini, çocukları sanık ... ile izledikleri sırada çocukların denizin kenarında oynadıklarını gördüğünü, yüzdüklerini görmediğini,
    Mahkemede; sanık ... ile beraber yaklaşık 400-500 metre deniz kenarında yürüdüklerini, yürüyüşlerinin yarım saat kadar sürdüğünü, döndüklerinde çocuklardan birinin cansız bedenini gördüğünü, bu çocuğu sudan çıkarıp hastaneye götürdüğünü, diğer çocuğu da bir balıkçının sudan çıkardığını, o çocuğu da yoldan alarak hastaneye kendisinin götürdüğünü,
    Sanık ... ...; olay günü saat 11.00 sıralarında evin pazar ihtiyaçlarını temin etmek için Manavgat ilçesine oğlu...ile birlikte gittiğini, alışveriş yaptıktan sonra arkadaşı olan sanık ...’ı arayıp Salıpazarı"nın önünde onu beklediklerini söylediğini, bir süre sonra sanık ...’ın aracıyla kendilerini eve bıraktığını, daha sonra sanık ...’ın da evlerine gelip yemek yediğini, ölen çocuklarının denize gitmek istediklerini söylemeleri üzerine sanık ...’ın aracına binerek Kumyolu olarak bilinen deniz kenarına geldiklerini, çocuklarının elbiselerini aracın içinde çıkardıktan sonra denize doğru gittiklerini, aracı park ettikleri yer ile çocukların denize girdiği yer arasında yaklaşık 30 metre mesafe bulunduğunu, çocukların denize girdikleri sırada sanık ... ile çocukları seyrettiklerini, kendilerinin denize girmediklerini, çocukları bir süre seyrettikten sonra çocuklardan tahminen 250-300 metre uzaklaşarak Manavgat istikametine doğru yürüdüklerini, geriye döndüklerinde çocukların denizde olmadıklarını gördüklerini, yalnızca çocukların oynadıkları topun deniz üzerinde olduğunu gördüğünü, bir süre sonra küçük çocuğu ...’ın suyun üstünde cansız vaziyette yattığını gördüğünü, ...’ı hemen oradan alarak kumun üzerine çıkarttığını, ...’ı sanık ...’ın aracına bindirerek hastaneye gönderdiğini, kendisinin diğer çocuğu ...’i aramaya başladığını, kısa bir süre sonra ...’i de ...’ı bulduğu yerin yaklaşık 5-10 metre kadar sağ tarafında kıyıya yakın yerde bulduğunu, onu da kucağına alarak aracı park ettikleri yola çıkardığını, ardından sanık ...’ı arayarak ...’i de bulduğunu, acele gelmesi gerektiğini söylediğini, kısa bir süre sonra sanık ...’ın yanlarına geldiğini, bu çocuğu da araca bindirip hastaneye gittiklerini, ...’i bulduğunda nefes alıp vermediğini, çocukların yüzdükleri yerin tamamen ıssız bir yer olduğunu, buraya daha önce gelmediklerini, olayın şoku ile jandarmaya denize gittiklerini söylemek yerine çocukların yalnız başına kanal boyundaki suda boğulduklarını söylediğini, sanık ... ile arasında gönül ilişkilerinin bulunmadığını,
    Savunmuşlardır.
    Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle taksir ve bilinçli taksir kavramları üzerinde durulması gerekmektedir.
    5237 sayılı TCK"nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde "kanunda tanımlanmış haksızlık" olarak ifade edilen suç; kural olarak ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hâllerde ise taksirle de işlenebilir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir.
    TCK’nın 22/2. maddesinde taksir; “Dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.” şeklinde tanımlanmıştır. Toplumsal yaşamda belli faaliyetlerde bulunan kimselerin başkalarına zarar vermemek için birtakım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar toplum olarak yaşama mecburiyetinden doğabileceği gibi, Devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç, bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirmekte, fail; dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için cezalandırılmaktadır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır.
    Ceza Genel Kurulunun birçok kararında vurgulandığı ve öğretide de benimsendiği üzere taksirli suçlarda aranması gereken hususlar;
    1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,
    2- Hareketin iradi olması,
    3- Sonucun istenmemesi,
    4- Hareket ile sonuç arasında nedensellik bağının bulunması,
    5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,
    Şeklinde kabul edilmektedir.
    Taksirli suçlarda, gerek icrai hareketin gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi hâlinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.
    Taksirli hareket ile meydana gelen netice arasında illiyet bağı bulunmaması hâlinde fail bu sonuçtan sorumlu tutulamayacaktır. Neticenin gerçekleşmesinde, mağdur veya başka bir kişinin taksirli davranışının da etkili olması durumunda, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin vasfını da değiştirmeyecektir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nda taksirle işlenebilen suçlarda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hâl ancak temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.
    Taksir, Türk Ceza Kanunu"nda basit taksir ve bilinçli taksir şeklinde ayrıma tâbi tutulmuş, Kanun"un 22. maddesinin üçüncü fıkrasında bilinçli taksir; "kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi" şeklinde tanımlanarak, bu durumda taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar artırılacağı öngörülmüştür. Anılan fıkranın gerekçesinde; "Bilinçli taksiri basit taksirden ayıran özellik, fiilin neticesinin failce fiilen öngörülmüş fakat istenmemiş olmasıdır. Bilinçli taksir hâlinde hükmedilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılacaktır. Böylece bilinçli taksir, iş kazalarını, trafikte meydana gelen taksirli suçları önlemek bakımından caydırıcı etki yapacak ve suçların önlenmesinde yarar sağlayacaktır." açıklamasına yer verilmiştir.
    Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörememesi, bilinçli taksirde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.
    Bilinçli taksirde, neticenin gerçekleşmesini istemeyen fail, hareketinin tipe uygun ve hukuka aykırı bir sonuca neden olabileceğini öngörmesine rağmen, hareketine devam ederek istemediği zararlı neticeyi meydana getirmektedir. Hukuka aykırı neticeyi öngördüğü hâlde gerçekleşmeyeceğine güvenen ve bu güvenle hareketini sürdüren failin söz konusu güveninin dayanağı; şans, bilgi, beceri, yetenek, tecrübe gibi çeşitli etkenler olabilir. Örneğin, sevk ve idaresindeki araçla trafikte seyri esnasında, kendi yönündeki araçlara kırmızı ışığın yandığını ve diğer istikametten gelen araç veya yayaların hareket etmeye başladığını görmesine rağmen şoförlük yetenek ve tecrübelerine güvenerek süratle yola girip yaya veya araçlara çarpan fail, gerçekleşen zararlı neticeyi öngörmesi ancak istememesi nedeniyle bilinçli taksirden sorumlu olacaktır.
    Görüldüğü üzere, bilinçli taksirde meydana gelen netice, fail tarafından öngörüldüğü hâlde istenmemiştir. Gerçekten fiilinin kanunda suç olarak düzenlenen bir neticeye sebebiyet verebileceğini öngördüğü ve bu neticeyi istemediği hâlde, sırf şansına veya başka etkenlere, hatta beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin hâli, bunu öngörmemiş bulunan kimsenin durumu ile bir tutulamayacağından ve neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek bir harekette bulunmamakla yükümlü olduğundan, "neticenin fail tarafından öngörülmesi" ölçü alınarak basit ve bilinçli taksir ayrımına gidilmiştir.
    Öte yandan Türk Ceza Kanunu"nun 22. maddesinin 6. fıkrasında; "Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir." hükmüne yer verilmiştir.
    Fıkranın gerekçesi de; "Ülkemizde, özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere taksirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisi ve aile bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla sayısı çok kere üç dörtten fazlasına varan küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir. Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı kovuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalmamakta, ayrıca ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmaktadır.
    Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette hâkim bu hususta takdirini kullanırken suçlunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır. Böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bulunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır." şeklinde açıklanmıştır.
    Buna göre, taksirli hareketi sonucu meydana gelen neticenin münhasıran failin şahsi ve ailevi durumu bakımından artık bir cezaya hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açması hâlinde faile ceza verilmeyecektir.
    TCK"nın 22. maddesinin 6. fıkrasında taksirli suçlar bakımından kendine özgü bir "şahsi cezasızlık hâli" düzenlenmiştir. Şahsi cezasızlık hâlinin bulunduğu durumlarda aslında ortada bir suç vardır; bunun yanında failin kusurlu olduğu kabul edilebilir, ancak kanun koyucu izlediği suç siyaseti gereği bu durumu cezasızlık sebebi saymış, buna bağlı olarak da CMK"nın 223. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde; "ceza verilmesine yer olmadığına" karar verileceğini hüküm altına almıştır.
    Bilinçli taksirle altıncı fıkra kapsamında değerlendirilebilecek bir yakınının ölümüne ya da yaralanmasına neden olan fail hakkında, anılan fıkradaki şahsi cezasızlık sebebi değil, yalnızca cezasında indirim hükümleri uygulanacaktır.
    Somut olayın özelliklerine göre öncelikle genel anlamda, sonrasında ise taksirli suçlar açısından nedensellik bağı üzerinde durulmalıdır.
    "Neden" kavramı, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde; "Bir olayı ve durumu gerektiren, doğuran başka olay veya durum, sebep" şeklinde, "neden olmak" ise, "bir şeyin olmasına veya ortaya çıkmasına yol açmak, sebep olmak" biçiminde tanımlanmaktadır. Buradan hareketle "nedensellik" kavramı, neden sonuç ilişkisi ya da sonuç ile bu sonuca neden olan olgu veya durum arasındaki bağlantı olarak açıklanabilir.
    Nedensellik bağı, 5237 sayılı TCK"nın hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde, “kanunda tanımlanmış bir haksızlık” olarak öngörülen suçtan failin sorumlu tutulabilmesi için gerekli olan, maddi, manevi ve hukuka aykırılık unsurlarından maddi unsur içerisinde yer almaktadır.
    Neticeli tüm suçlar bakımından araştırılması gerekli olan "nedensellik bağı", ceza hukukunda, bu kavramın mahiyeti gereği, suçun kanuni tanımında neticeye yer verilmiş olması halinde failin fiili ile netice arasında sebep-sonuç ilişkisini kuran bir bağ anlamına gelmektedir. Failin yapmak veya yapmamak şeklindeki eylemi sonucunda dış dünyada bir zarar veya tehlikenin meydana gelmiş olması halinde nedensellik söz konusu olacaktır. Doğaldır ki yapılan her hareket dış dünyada bir veya birden fazla neticeye sebebiyet verebilir, ancak dış dünyada vuku bulan her netice değil suçun kanuni tanımında belirtilmiş olan netice nazara alınacaktır. Nedensellik bağı ile ilgili olarak Türk Ceza Kanununda genel bir hükme yer verilmemekle birlikte, bazı suç tiplerinin temel şeklinde yahut nitelikli veya neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinde; "neden olmak" (5237 sayılı TCK"nın 83/3, 85, 86, 87, 89. maddeleri vb.), "sebebiyet vermek" (TCK"nun 162, 173. maddeleri) veya "sonucunda" (TCK"nın 87/4, 90/5, 91/8, 95/4. maddeleri vb.) gibi ibarelere yer verilerek nedensellik bağı vurgulanmıştır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.121; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, s.235 vd.)
    Nedensellik bağına ilişkin 5237 sayılı TCK"da genel bir hüküm bulunmamakta olup konu öğreti ve uygulamaya bırakılmıştır. Öğretide nedensellik bağı çeşitli teorilerle açıklanmaktadır. Öğretide hâkim olan şart (şartların eşitliği ya da doğal nedensellik) teorisinde; netice bir çok şartın bir bütün oluşturarak meydana gelmesiyle oluştuğundan ve bunlardan birisinin bulunmaması neticenin gerçekleşmesini engelleyeceğinden, bu şartlardan birisini gerçekleştiren failin hareketi ile gerçekleşen netice arasında nedensellik bağı vardır. Uygun sebep (kuralcı nedensellik) teorisinde; bir hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunduğunun kabul edilebilmesi için, hareketin o neticeyi meydana getirmeye uygun bir hareket olması gerekmektedir. Objektif isnadiyet teorisinde ise; şart teorisi anlamında hareketinin verdiği netice, ancak hareketin suçun konusu üzerinde hukuken tasvip edilmeyen bir tehlike veya risk yaratması ve kendini tipik olan neticeye yansıtması hâlinde objektif olarak faile yükletilebilir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.123-131; Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Bası, s.256-268; M.Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A.Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s.250-258, 262-267; Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Konulu Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s. 222-234) Bununla birlikte objektif isnadiyet teorisinin bir nedensellik teorisi olmayıp bir değerlendirme teorisi olduğu da öğretide belirtilmektedir. (Veli Özer Özbek, TCK İzmir Şerhi, Yeni Türk Ceza Kanunun Anlamı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2006, 3. Bası, s.321)
    Günümüz modern ceza hukuku anlayışında nedensellik bağının belirlenmiş olması tek başına failin cezalandırılması için yeterli olmayıp ayrıca gerçekleşen neticenin failin eseri olup olmadığının diğer bir ifadeyle ortaya çıkan neticenin belirli bir kişiye objektif olarak isnadının mümkün olup olmadığının tespit edilmesi de gerekmektedir. Olayda öncelikle şart teorisine göre nedensellik bağı ortaya konulmalı, sonrasında gerçekleşen neticenin faile isnat edilip edilemeyeceği araştırılmalıdır. Objektif isnadiyet, neticenin belirli bir insanın eseri olarak görülüp görülemeyeceği anlamına gelmektedir. Eğer meydana gelen netice, üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri ise faile isnat edilemeyecektir. Bu nedenle netice, insanın hükmedebileceği alanın dışında kalıyorsa hukuken önemli olan bir tehlike ya da risk bulunmamaktadır. Hükmedilebilirlik, neticenin önemli oranda idare edilebilirliği anlamına gelmekte olup, fail hukuken önemli bir tehlike ya da risk oluştursa bile, olayın tamamen hayatın olağan akışının ve genel hayat tecrübelerinin dışında kalması nedeniyle beklenebilir değilse, netice faile yüklenemeyecektir. Tıbbi müdahaleler örneğinde olduğu gibi bazı davranışlar "izin verilen risk" ya da "riziko" çerçevesinde yapılmaktadır. Hareketin izin verilen risk kapsamında gerçekleştirilmiş olması durumunda netice faile objektif olarak isnat edilemeyecektir. Keza gerçekleşen netice failin hareketiyle tesadüfen birleşen başka sebeplerden meydana gelmiş ise bu durumda da neticenin faile isnat edilmesinden bahsedilemeyecektir. Bunun gibi, sonradan gerçekleştirilen bir fiilin önceden gerçekleştirilmiş fiilin neticeye ulaşmasını engellemesi durumunda da önceki eylemi gerçekleştiren faile neticenin isnat edilmesi mümkün olmayacaktır. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 7. Bası, s.128-131; M. Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s.262-267; Berrin Akbulut, Türk Ceza Kanunu ile Kabahatler Kanununun Genel Hükümlerinin Yaptırım Hükümleri Dışında Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesi, Adalaet Yayınevi, Ankara 2010, s. 237; Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış doktora tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.111-112)
    Nedensellik bağı, öğretideki görüşlere göre hukuki bir kavram değil mantıki (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, 8. Bası, s.255) ya da doğal bir olgudur. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 10. Bası, s.171-173) Bu anlamda, dış dünyada gerçekleşen sonuç ile bu sonucu doğuran sebep arasındaki nedensellik bağı doğa bilimleri bağlamında değerlendirilmeli ve hayat tecrübelerimizle mantığımıza göre belirlenmelidir. Nedensellik bağının doğal olarak belirlenmesi icrai suçlar bakımından geçerlidir, zira ihmali suçlarda farklılık söz konusudur.
    Nedensellik bağının tespiti, tabiatıyla genellikle neticeli suçlar şeklinde düzenlenmiş bulunan taksirli suçlar bakımından da gereklidir. Taksirle işlenen suçtan kaynaklanan netice failin hareketi olmasaydı gerçekleşmeyecek denilebiliyorsa bu durumda nedensellik bağının varlığı kabul edilir. Örneğin failin taksirli hareketi olmasaydı ölümün gerçekleşmeyeceği sonucuna varılıyorsa nedensellik bağının var olduğu kabul edilecektir. Taksirli suçlarda aranacak olan objektif isnat edilebilirlik, dikkat ve özen yükümlülüğünün yerine getirilmemesi sonucunda neticeye neden olunmasıdır. Fail gerekli dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmiş olsaydı netice gerçekleşmeyecekti denebilirse bu takdirde netice faile isnat edilebilecektir. Taksirli suçlarda netice sadece failin eyleminden kaynaklanmış ise nedensellik bağının belirlenmesi kolay ise de, mağdurun veya üçüncü kişilerin neticeye katkıda bulunduğu durumlarda bu bağın belirlenmesinde çeşitli zorluklar olacağı muhakkaktır.
    Bu hususa ilişkin olarak öğretide; "Dış dünyada meydana gelen değişikliğin (neticenin) bir kimseye yüklenebilmesi ve dolayısıyla onun sorumlu olabilmesi, söz konusu neticenin o kimsenin hareketinden meydana gelmesine bağlıdır. Diğer bir deyişle hareket ile netice arasında bir nedensellik bağı, bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Nedensellik bağlantısı yoksa neticenin faile yüklenebilmesi mümkün değildir. Tipiklikte hareketten ayrı neticenin arandığı suçlarda neticenin gerçekleştiğinin tespiti yeterli olmayıp ona sebebiyet veren fiilin de tespiti gerekir. Tipe uygun hukuka aykırı fiilin icrasının, failin gerçekleştirilmesi için yeterli olduğu sırf hareket suçlarında nedensellik bağının araştırılması gerekmez. Ceza hukuku sadece suç tipinde yer alan neticeyi göz önüne alır" (M. Emin Artuk-Ahmet Gökcen-A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara 2014, s. 249) şeklinde açıklamalara yer verilmiştir.
    Nedensellik bağı hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel bilgi ile çözümlenebiliyorsa bu bağlantı hâkim tarafından ortaya konulmalı, uzmanlık veya teknik ya da özel bilgi gerektiren bir hususta ise bu bağ bilirkişiden görüş alınarak tespit edilmelidir. İfade etmek gerekir ki, tıbbi müdahalelerden dolayı ortaya çıkan hukuka aykırı sonuçlarla faillerin eylemleri arasındaki nedensellik bağı bilirkişi marifetiyle tespit edilebilecek niteliktedir. (Berrin Akbulut, Tıp Ceza Hukukunda Nedensellik Bağı, Tıp Ceza Hukukunun Güncel Sorunları Konulu Türk-Alman Tıp Hukuku Sempozyumu, Türkiye Barolar Birliği Yayınları, 2008, s.217)
    Nedensellik bağına ilişkin açıklamaların tamamlanmasından sonra taksirin unsurlarının incelenmesine dönülecek olunursa; taksirin unsurlarından birisi de neticenin öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olmasıdır. 5237 sayılı TCK"nın 22. maddesinin gerekçesinde; "Taksirli suçların belirgin özelliği, icrai veya ihmali şekilde olabilen iradi hareketin varlığı ve kanunî tanımda yer alan unsurlardan birinin öngörülmemiş olmasıdır. Fakat bu öngörmemenin, "gerekli dikkat ve özen" yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Çünkü, gerekli dikkat ve özen gösterilmediği için kanunda tanımlanmış olan neticenin gerçekleşeceği öngörülmemiştir.
    Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel yetenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir...
    Taksirli suçlarda fail, kendi yetenekleri, algılama gücü, tecrübeleri, bilgi düzeyi ve içinde bulunduğu koşullar altında, objektif olarak var olan dikkat, özen yükümlülüğünü öngörebilecek ve yerine getirebilecek durumda olmalıdır." açıklamalarına yer verilmiştir.
    Taksirli suçun kanuni tanımında yer alan unsurların özellikle neticenin fail tarafından öngörülmeyerek davranışın gerçekleştirilmesi durumunda taksirden bahsedilebilecektir. Fail özenli davranış kurallarına aykırı davranıp gerekli dikkat ve özeni göstermediğinden kanuni tipikliğin gerçekleşeceğini öngörememektedir.
    Neticenin öngörülebilir olması, failin yaptığı davranışın bir neticeye sebebiyet verebileceğinin veya bir neticeyi meydana getirme ihtimali bulunduğunun bilinebilme imkânıdır. Gerçekleştirilen bir fiil nedeniyle neticenin meydana gelebilme imkân ve ihtimali varsa öngörülebilirliğin bulunduğu kabul edilecektir. Neticenin öngörülebilir olması, taksirin hem unsurunu hem de sınırını oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle taksiri, kaza ve tesadüften öngörülebilirlik ayırmaktadır. Hiç kimse tarafından öngörülemeyecek bir neticenin söz konusu olduğu durumlarda dikkat ve özen yükümlülüğünden dolayısıyla taksirden bahsedilebilmesi mümkün değildir. Neticenin öngörülebilir olması ile failin neticeyi öngörebilir yetenekte bulunması arasında fark vardır. Neticenin öngörülebilmesi, failin niteliklerine, yeteneklerine, eğitim durumuna veya uzmanlık alanına göre değil objektif olarak ve failden bağımsız şekilde ortalama seviyedeki bir insanın öngörme yeteneğine göre tespit edilmelidir. Eğer objektif olarak neticenin öngörülebilmesi, ortalama bir insanın öngörebilirliği dışında ise bu takdirde neticenin öngörülebilirliğinden bahsedilemeyecektir. Örneğin; tıbbi bir eylem nedeniyle taksirli davranışının bulunup bulunmadığı araştırılan bir doktor bakımından öngörülebilirlik, ortalama bir doktorun eğitimine ve yeteneğine göre objektif olarak belirlenmelidir. Burada öngörülebilecek netice, failin iradi hareketinin sebep olabileceği netice veya neticelerden başkası değildir. Failin öngörebilme yeteneği ise, failin yaşı, zekası, eğitimi, yetenekleri ve uzmanlık alanına göre subjektif olarak belirlenebilecek farklı bir husustur. (Nebahat Kayaer, Ceza Hukukunda Hekimin Tıbbi Müdahalesi Çerçevesinde İşlenen Taksirle Öldürme Suçu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Hukuku Anabilim Dalı, İzmir 2012, s.287-288)
    Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
    Katılan ... ile evli olan sanık ..."nın yaklaşık 3 yıldır sanık ... ile duygusal yakınlık içerisinde olduğu, olay günü sanıkların Manavgat ilçe merkezine 7-8 km uzaklıktaki deniz kenarına sanık ..."nın katılanla ortak çocukları olan 11 ve 12 yaşlarındaki...ve ..."i de yanlarına alarak gittikleri, sanıkların adı geçen çocukları halka açık olmayan, derin ve dalgalı denize, yüzmeyi kolaylaştırıcı materyal bulunmaksızın girmelerini müteakip yürüyüşe çıkmaları sonrası, yalnız kalan çocukların suda boğularak öldükleri olayda;
    Sanık ..."ın, aralarında duygusal yakınlık bulunan sanık ... ile ölen çocukları halkın kullanımına kapalı, derin ve dalgalı olması nedeniyle çocuklar için ciddi risk teşkil ettiği öngörülebilecek olan deniz kenarına götürdükten sonra, ölen çocuklar üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan sanık ... ile birlikte çocukları göremeyecek şekilde yürüyüşe çıkıp yaklaşık yarım saat süreyle çocukları, yüzmeyi kolaylaştırıcı herhangi bir metaryâl de sağlamadan yalnız bıraktıkları, bu şekilde her iki sanığın da objektif dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davrandıkları gibi çevrede yardım edecek herhangi bir kimsenin olmadığı, akıntının olduğu deniz kesiminde çocukların boğulabileceğini çok rahatlıkla öngördükleri halde durgun kanal suyunda yüzebilen çocukların kendilerini kurtaracaklarına güvenerek hareket ettikleri anlaşılmakla, sanıkların istemedikleri ancak öngördükleri ölüm sonucunun meydana gelmesine yol açan eylemlerinin, bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.
    Bu itibarla, isabetli bulunmayan Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.
    Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "TCK’nın 22. maddesinde, taksirle işlenen fiillerin de kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılacağı düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasında ise taksir, "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi" olarak tanımlanmıştır.
    Bir kişinin işlediği bir fiilin taksirli bir suç olduğunun kabul edilebilmesi için, kişinin kendisinden beklenen dikkati, özeni ve basireti göstermemiş olması gerekmekte olup, bu dikkat ve özen yükümlülüğünün kaynağını yazılı kurallar veya sosyal yaşamın getirdiği kurallar oluşturabilmektedir. (Artuk, Gökcen & Yenidünya, 2015, s. 239; Koca & Üzülmez, 2016, s. 96). Bu bağlamda, dikkat ve özen yükümlülüğünün esasını oluşturan hâller sınırlı sayıda olmamakla beraber, failin sorumluluğunun doğması bu yönde bir yazılı kuralın veya sosyal yaşam kuralının ihlâl edilmiş olmasına bağlıdır. (Özbek, Kanbur, Doğan, Bacaksız & Tepe, 2014, s. 512). Objektif dikkat ve özen yükümlülüğünün tespitinde kullanılacak ölçütün objektif kriterlerle mi, yoksa sübjektif kriterlerle mi belirleneceği hususu önem arz etmekte olup; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun taksiri düzenleyen 22. maddesinde bu hususla ilgili olarak açık bir ifade bulunmasa da, kanun gerekçesinde bu ölçütün objektif bir ölçüt olması gerektiği açıkça belirtilmiştir. Objektif ölçütten kasıt ise, normal ölçüdeki makul ve tedbirli bir insanın, manevi ve normatif yönlere göre göstereceği dikkat ve özeni gösterip göstermediği değerlendirmesidir (Koca & Üzülmez, 2016, s. 198).( Bilinçli Taksir ve Olası Kast Doç. Dr. Yusuf Yaşar Ar. Gör. Nil M. G. Diken https://dergipark.org.tr/ )
    TCK’nın 22. maddesinin üçüncü fıkrasında ise bilinçli taksir, genel bir ağırlaştırıcı neden olarak düzenlenmiştir. Bu hükme göre, kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir söz konusu olacaktır.
    Basit taksirde, fail neticeyi istememiş ve hatta öngörmemiş, yani zihninde dahi canlandırmamıştır. Bu, taksirin en sık rastlanan temel hâlini teşkil etmektedir. Bilinçli taksirde ise, netice fail tarafından istenmemiş olmasına rağmen öngörülmüştür; yani fail, davranışı gerçekleştirdiği sırada, sebep olabileceği belirli bir zararlı neticeyi zihninde canlandırmıştır. Dolayısıyla fail, olası kasıtta olduğu gibi bilinçli taksirde de neticenin meydana gelmesinin mümkün olduğunun bilincindedir. Ancak olası kasıtta neticenin gerçekleşeceği kanaatinde veya yalnızca bundan şüphe duymakla birlikte bu riski göze almaktayken, bilinçli taksirde içinde bulunduğu koşullar doğrultusunda neticenin kesinlikle gerçekleşmeyeceği kanaatiyle hareket etmektedir. (BİLİNÇLİ TAKSİR ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME ...* http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/ ) Gerçekten neticeyi öngördüğü hâlde, şansına veya başka etkenlere, hatta kendi beceri veya bilgisine güvenerek hareket eden kimsenin tehlikelilik hâli, bunu öngörememiş olan kimsenin tehlikelilik hâli ile bir tutulamayacaktır. Neticeyi öngören kimse, ne olursa olsun bu sonucu meydana getirecek harekette bulunmamakla yükümlüdür. Sonuç olarak öngörülen muhtemel neticenin meydana gelmesinin istenmemesine rağmen objektif özen yükümlülüğüne aykırı hareket edilmek suretiyle sonucun meydana gelmesinin engellenemediği durumda bilinçli taksir, öngörülebilir neticenin objektif özen yükümlülüğüne aykırı hareket edilmiş olması sebebiyle öngörülmediği durumda ise basit taksir söz konusu olacaktır.
    Somut olayda; sanık ..."nın sanık ... ile duygusal ilişkisi bulunup arkadaş oldukları, olay tarihinde ilçe merkezine 7-8 km uzaklıktaki deniz kenarına sanık ..."nın katılanla ortak çocukları olan 11 ve 12 yaşlarındaki...ve ..."i de yanlarına alarak gittikten sonra, adı geçen çocukların denizin hemen kenarında su içinde top oynadıkları sırada sahilde yürüyüşe çıkmaları sonrası, yalnız kalan çocukların denize açılarak boğulup ölmeleri biçiminde gelişen eylemde; 11 ve 12 yaşlarındaki maktüller...ve ...’e karşı bakım, gözetim ve tehlikelerden koruma yükümlülüğü bulunan anne sanık ...’nın bu yükümlüğü ihlâl ederek, derin ve dalgalı deniz kenarında herhangi bir tedbir almaksızın maktülleri yalnız bırakmak suretiyle ölümlerine sebebiyet verilmesinde bilinçli taksir düzeyinde ağır kusuru bulunduğu konusunda şüpe bulunmamaktadır. Ancak, çok küçük yaşta olmayıp 11-12 yaşlarında bulunan ve daha önceden de yüzme bildiği iddia edilen maktül çocuklara karşı herhangi bir gözetim yükümlülüğü bulunmayan sanık ...’un, meydana gelen olayda kendisinden beklenen dikkati, özeni ve basireti göstermemesi suretiyle objektif özen yükümlülüğünü ihlâl ettiği bu nedenle kendisine basit taksir düzeyinde kusur izafe etmek mümkün ise de; neticeyi öngördüğünü kabul edip bilinçli taksir düzeyinde kusur izafe edilmesi hakkaniyete uygun olmadığından, sayın çoğunluğun kararına katılmıyorum." görüşüyle,
    Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanık ..."ın eylemlerini basit taksirle gerçekleştirdiği düşüncesiyle,
    Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanık ..."nın eylemlerini basit taksirle gerçekleştirdiği savıyla,
    Karşı oy kullanmışlardır.
    SONUÇ:
    Açıklanan nedenlerle;
    1- Antalya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 16.02.2015 tarihli ve 337-30 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin sanıklar hakkında bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
    2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 25.06.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.


    Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.

    Son Eklenen İçtihatlar   AYM Kararları   Danıştay Kararları   Uyuşmazlık M. Kararları   Ceza Genel Kurulu Kararları   1. Ceza Dairesi Kararları   2. Ceza Dairesi Kararları   3. Ceza Dairesi Kararları   4. Ceza Dairesi Kararları   5. Ceza Dairesi Kararları   6. Ceza Dairesi Kararları   7. Ceza Dairesi Kararları   8. Ceza Dairesi Kararları   9. Ceza Dairesi Kararları   10. Ceza Dairesi Kararları   11. Ceza Dairesi Kararları   12. Ceza Dairesi Kararları   13. Ceza Dairesi Kararları   14. Ceza Dairesi Kararları   15. Ceza Dairesi Kararları   16. Ceza Dairesi Kararları   17. Ceza Dairesi Kararları   18. Ceza Dairesi Kararları   19. Ceza Dairesi Kararları   20. Ceza Dairesi Kararları   21. Ceza Dairesi Kararları   22. Ceza Dairesi Kararları   23. Ceza Dairesi Kararları   Hukuk Genel Kurulu Kararları   1. Hukuk Dairesi Kararları   2. Hukuk Dairesi Kararları   3. Hukuk Dairesi Kararları   4. Hukuk Dairesi Kararları   5. Hukuk Dairesi Kararları   6. Hukuk Dairesi Kararları   7. Hukuk Dairesi Kararları   8. Hukuk Dairesi Kararları   9. Hukuk Dairesi Kararları   10. Hukuk Dairesi Kararları   11. Hukuk Dairesi Kararları   12. Hukuk Dairesi Kararları   13. Hukuk Dairesi Kararları   14. Hukuk Dairesi Kararları   15. Hukuk Dairesi Kararları   16. Hukuk Dairesi Kararları   17. Hukuk Dairesi Kararları   18. Hukuk Dairesi Kararları   19. Hukuk Dairesi Kararları   20. Hukuk Dairesi Kararları   21. Hukuk Dairesi Kararları   22. Hukuk Dairesi Kararları   23. Hukuk Dairesi Kararları   BAM Hukuk M. Kararları   Yerel Mah. Kararları  


    Avukat Web Sitesi