
Esas No: 2017/747
Karar No: 2020/310
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2017/747 Esas 2020/310 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 16. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 483-129
Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan sanık ...’ın TCK’nın 302/1. maddesi, 3713 sayılı Kanun’un 5/1. maddesi, TCK’nın 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin Muş Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.05.2016 tarihli ve 483-129 sayılı karar tarihi ve ceza miktarı yönünden resen de temyize tabi hükmün sanık müdafisi tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Ceza Dairesince 31.01.2017 tarih ve 6118-361 sayı ile;
“...
TCK"nın 302. maddesinde düzenlenen Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçu amaç suç olup, cebir ve şiddet suçun unsurudur. Bu suçu gerçekleştirmek gayesiyle örgüt mensupları tarafından araç suçlar da işlenebilir. Bu suçların amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli (vahim nitelikte eylem) kabul edilebilmesi için; hareketin özel veya genel ceza yasalarında suç olarak tanımlanması, failin örgüt mensubu veya örgüte mensup olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi olması, suçun kanuni tanımında cebir ya da şiddet unsuruna yer verilmiş olması ve amaç suçu gerçekleştirmeye matuf olması zorunludur.
Sanığın basın açıklaması yoluyla ifade ettiği öz yönetim açıklaması TCK"nın 217. maddesi kapsamında ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’ suçunu oluşturmaktadır. Zira bu suçun oluşumu için; failin ‘halkı’ kanunlara uymamaya tahrik etmiş olması gerekir. Halk belli bir bölge veya çevrede yaşayanların bütününü anlatmak için kullanılan bir tabirdir. Halk deyince, belirsiz sayıdaki kimselerin anlaşılması gerekir. O hâlde belirli kimselerin kanuna karşı gelmeye tahrik bu suçu oluşturmayacaktır. Fail, halkı kanuna uymamaya tahrik etmelidir. Kanunun tümü veya bir kısmına karşı gelmeye, koyduğu kurallara uymamaya, kanunun koyduğu ilkelere veya zorunluluklara aykırı tahrik söz konusu olacaktır. Tahrik, kışkırtma, harekete geçirme, sevk etme, akılda olan veya olmayan bir hususun fiiliyata dökülmesi için uyarma anlamlarına gelmektedir. Tahrik edilen eylemlerin gerçekleşmiş olup olmamasının önemi yoktur. Bir kimsenin diğer kişileri etkilemesi ve bu saik ile hareket etmesi yeterlidir. Bu açıklamalar doğrultusunda sanığın öz yönetim açıklaması içeriğinde herhangi bir suçun işlenmesi için çağrı söz konusu olmadığına göre, eylemin kanunlara uymamaya tahrik olarak değerlendirilmesi gereklidir.
Bu suçun yukarıda açıklanan kriterler yerleşik içtihatlar doğrultusunda vahim eylem olarak kabul edilmesine yasal olanak bulunmamaktadır. Aksi kabul halinde, PKK/KCK silahlı terör örgütünün her kademesindeki mensupları hatta yardım edenler dâhil olmak üzere, nihai amacın ‘Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısımını Devlet idaresinden ayırmak’ olduğuna göre, öz yönetim çağrısının, malumun ilanından ibaret olması karşısında, örgüte yardım eden, örgüt mensubu olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen, örgütün üyesi, yöneticisi ve kurucusu arasında hiçbir ayrım yapmaksızın amaç suç olan TCK"nın 302. maddesinden cezalandırılması gerekeceği gibi bir sonuç ortaya çıkacaktır ki, kanun koyucu örgüt mensuplarının örgütteki konumu ve fiiline göre ayrı ayrı suç tanımlaması yaparak, bu nitelendirmeyi kabul etmediği iradesini açıkça ortaya koymuştur. Yüksek Yargıtayın yerleşik uygulamaları da bu yöndedir. Bu yorum ‘Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse, başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz.’ biçiminde, Ceza Kanunu genel hükümlerinde 20/1 maddesin de ifadesini bulan temel ilkeye de uygun olacaktır.
Öz yönetim açıklamasının ifade hürriyeti ya da siyasi parti faaliyeti kapsamında kabul edilip edilmeyeceği:
Siyasi partiler Anayasamızın 68/2. maddesinde vurgulandığı gibi, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiye üye olma ve bir siyasi partinin çatısı altında siyasi faaliyetlerde bulunma örgütlenme özgürlüğü kapsamında iken, özgürlüğün topluca kullanımı bağlamında ifade özgürlüğü ile de ilişkilidir. Demokrasilerde özgürlüklerle doğrudan ilişkili olan ve yüksek bir meşruiyete sahip bulunan siyasi partilere üye olma ve siyasi faaliyette bulunma özgürlüğünün, başka özgürlükler gibi; terör örgütlerince kötüye kullanılmak istenebileceği açıktır. Nitekim birtakım siyasi faaliyetteki asıl hedef ve amaçların, açıklanan hedef ve amaçlardan daha başka olabileceği gibi asıl hedef ve amaçların gizlenebileceği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin ‘yazar ve diğerleri’ kararında da vurgulanmıştır.
Anayasamızın 68. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 11. maddesi ile tanınan siyasi partilere üye olma ve siyasi faaliyette bulunma özgürlüğünün kötüye kullanımı Anayasamızın 14/2. maddesinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"nin 17. maddesi uyarınca yasaklanmıştır.
Bir faaliyetin siyasi faaliyet/örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilmesi ve Anayasa ile sözleşmenin korunmasından yararlanabilmesi için gerçekleştirilmekte olduğu bağlam ile birlikte cebir ve şiddet ile ilişkisi, kullanılan yöntem ve takip edilen amacın hukuk ve demokrasi kurallarına uygun olup olmadığı ve bir terör örgütü ile amaç veya yöntem bakımından ya da yapısal bir bağlantısının bulunup bulunmadığına bakılmalı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17.07.2001 tarihli ‘Sadak ve diğerleri’ kararında yaptığı ayrım da dikkate alınmalıdır.
Dairemizin ve geçmişte terör suçlarına bakan dairelerin yerleşik kararlarında yer aldığı üzere; PKK/KONGRA-GEL silahlı terör örgütünü, bir devlet sistemi gibi yapılandırmayı hedefleyip birimlerini ve üyelerini sistematik bir yapıya kavuşturmayı amaçlayan örgütün yasama meclisi KONGRA-GEL tarafından kabul edilip sistemin anayasası olarak nitelendirilen KCK (Koma Civaken Kürdistan) sözleşmesinde, KCK ile PKK’nın ideolojik, ahlaki, felsefi ve örgütsel bağlantısının açıkça vurgulandığı, KCK yapılanması bakımından PKK’nın amaç ve stratejisinin benimsendiği tespitinden sonra KCK’nın PKK ile organik bağlantısı açıklanan amaç ve stratejisi hiyerarşik yapısı üye sayısı sahip olduğu silah ve zorlayıcı gücü itibarıyla Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısımını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli silahlı terör örgütü niteliğinde bulunduğu sonucuna varılmıştır. KCK yapılanması ile Devletin egemenliği altında bulunan bir kısım topraklarda Paralel Devlet yapısı oluşturulmaya çalışılmıştır. Belediyelerin yasa çerçevesinde kurdukları legal nitelikteki kent konseylerinin bir kısmı örgüt amaçları doğrultusunda illegal faaliyette bulundukları anlaşılmaktadır. Hiçbir yasa kanuna karşı hile ve kötü niyeti korumaz. Bu doğrultuda sanığın eyleminin ifade özgürlüğü ya da siyasi parti faaliyeti olarak değerlendirilmesine olanak bulunmamaktadır.
Yukarıda ayrıntılarına yer verilen gerekçeler ışığında; dosya kapsamındaki tüm delillere göre; sanığın, fiili ile meydana gelen netice açısından illiyet bağının kurulamaması, suça iştirak koşullarının gerçekleşmemesi ve örgüt yöneticisi olmayan sanığın, örğüt mensuplarınca işlenen fiilerden fail sıfatı ile sorumlu tutulmasına yasal imkân olmaması karşısında; sanığın gerçekleştirdiği basın açıklamasının içeriğinde, somut bir suçun işlenmesine yönelik teşvik ifadesi geçmemekte ise de halkın bir kısmını yasalar çerçevesinde atanan kamu görevlilerini tanımama ve itatsizliğe çağrıda bulunmasının TCK"nın 217. maddesinde tanımlanan suçu oluşturacağı doğrultusunda verilen emir ve talimatları sorgulamaksızın yerine getirmeye hazır bulunmayı da ifade eder. PKK/KCK sözde yürütme konseyinin öz yönetimden başka seçenek kalmadığına yönelik çağrısı üzerine yapılan basın açıklamaları sonrasında, terör örgütünün amaca ulaşmak için gerçekleştirdiği stratejik hamlelerden en önemlilerinden birisi olan, yoğun olarak Güneydoğu Anadolu Bölgesinde ve ülkemizin değişik yörelerinde hâkimiyet alanları oluşturmak için güvenlik güçlerine ve kamu binalarına topluca saldırı girişiminde bulunma eylemi arefesinde, kendisinin güvenemeyeceği örgüt hiyerarşisine dâhil olmayan kişilere görev verip öz yönetim açıklaması yaptırmasının hayatın olağan akışına aykırı olduğu gibi sanığın da bu görevi üslenmeyeceği, olay öncesinde de terör örgütü ile bağlantısının bulunduğuna dair somut deliller olduğu anlaşılan sanığın örgüt üyesi olduğunun kabulu gerekeceği, bu suç sebebiyle hüküm kurulurken, TCK"nın 61/1. maddesindeki kriterler nazara alınarak; suçun işlendiği yer ve zaman, ortaya çıkan zarar ve tehlikenin ağırlığı gözetilip, işlenen suçun kanuni tanımındaki alt ve üst sınırlar arasında temel cezanın üst sınıra yakın takdir edilebileceği, TCK"nın 302. maddesindeki suçun yasal unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, suç vasıfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması,
Kabul ve uygulamaya göre de; silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan hüküm yönünden;
Failin, fiili ile netice arasında nedensellik bağı kurulmasına rağmen araç suçlar açısından gereğinin takdir ve ifa edilmemesi,
TCK’nın 302/1. maddesinde düzenlenen Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçunun; faili, mağduru, izlediği süreci, ihlal ettiği hukuki yararı aynı olan ve daha hafif neticesi kendi neticesiyle birlikte aynı kasta bağlı harekete tek bir nedensellik bağı ile bağlı bulunan silahlı terör örgütüne üye olma suçu bakımından geçitli bir suç olması ve devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan açılan davaya ilişkin olarak ayrıca bir hüküm kurulmaması gerekirken yazılı şekilde beraat kararı verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.03.2017 tarih ve 248905 sayı ile;
“..
Somut olayda özerklik ilanında bulunan sanığın sıradan biri olmayıp, PKK silahlı terör örgütünün sözde Anayasası niteliğindeki KCK sözleşmesi ile kurulmuş organlardan olan ve görevi az yukarıda açıklanan Demokratik Kent Meclislerinin Varto ilçesi açısından eş başkanı olduğu ve açıklamayı bu organ adına yaptığı hususu sabittir. Sanığın, Dairenizce de kabul edilen terör örgütüne üye olma durumu ise, Varto Demokratik Kent Meclisinin Eş Başkanı olmasına, eylemi ve etkilerine göre sıradan bir üyelik olmayıp Varto ilçesi açısından yöneticilik olarak kabul edilmesi; bu nedenlerle sanığın yaptığı özerklik ilanının da basit bir basın açıklamasından ibaret olmayıp, sonrasında ilçe genelinde meydana gelen terör faaliyetleri ve eylemleri, yine benzer şekilde öz yönetim ilan edilen diğer yerleşim birimlerindeki öz yönetim açıklamaları ve açıklamalar üzerine meydana gelen terör faaliyetleri ve eylemleri ile birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde, PKK/KCK silahlı terör örgütünün nihai olarak hedeflediği devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma ve hatta ortadan kaldırma yolundaki eylem stratejisinin devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelmiş bir parçası olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda sanığın yaptığı özerklik ilan açıklaması ile ilçede meydana gelen terör faaliyet ve eylemleri arasında bir nedensellik bağı aramanın veya meydana gelen terör olayları ve terör eylemleri bakımından iştirak kurallarına göre bir sonuca ulaşmaya çalışmanın, dosyaya konu olaya özgü olarak, hukuki ve fiili açıdan yerinde bir yaklaşım olmadığı; dosya özelinde yapılan değerlendirmede ilçede yaşayıp terör örgütüne destek vermeyen halk kesimi için dehşet verici, korkutucu, tehdit teşkil edici, yıldırmaya, sindirmeye ve hayatı çekilmez hale getirmeye elverişli, ülkemizin diğer bölgelerinde yaşayan toplum kesimini ise endişeye ve infiale sevk eden bu açıklamanın, açıklamayla birlikte ilçede meydana gelen terör olayları, yukarıda değinilen diğer yerlerdeki özerklik açıklamaları ve terör olayları ile birlikte değerlendirildiğinde kendisinin başlı başına vahamet arz ettiği; özellikle açıklamayı yapan sanığın sıfatı, terör örgütünün sözde Anayasası niteliğindeki KCK sözleşmesine göre oluşturulmuş yapılanmadaki konumu, bu konuma göre terör örgütü PKK/KCK"nın Varto ilçesi açısından yöneticisi olarak kabul edilmesi gerekliliği, açıklamanın yapıldığı yer, zaman ve örgüt üyeleri ile milisleri için talimat, harekete geçme emri ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile organları ve güvenlik kuvvetleri için başkaldırı ve deyim yerindeyse kafa tutma niteliğindeki içeriği, terör örgütünün ilçedeki ve kırsalındaki üyeleri ile milisleri üzerinde oluşturduğu etki ve yukarıda değinilen terör eylem ve olaylarının bütünlüğü içindeki yeri dikkate alındığında TCK"nın 302. maddesinde düzenlenen Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçunun oluşumu için aranan unsurlardan, "Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya" matuf ve buna elverişli vahim bir fiil olarak kabul edilmesi gerektiği; dosyaya özgü olay adaletinin bu kabulü zorunlu kılıp, yerel mahkemenin sanık hakkında TCK"nın 302. maddesi gereğince yaptığı uygulamanın yerinde ve hukuka uygun olduğu; bu nedenlerle ve Yerel Mahkemenin hükmünü dayandırdığı, oluşa ve dosya kapsamına uygun gerekçelerle yerinde görülen hükmün onanmasına karar verilmesi gerektiği" düşünceleriyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK"nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 16. Ceza Dairesince 20.03.2017 tarih ve 1024-1159 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı suçun niteliğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından,
PKK/KCK silahlı terör örgütüne müzahir internet siteleri ve diğer internet siteleri üzerinde yapılan açık kaynak araştırmalarında; “Bestanuce” isimli internet sitesinde 08.08.2015 tarihinde ""KJK: AKP"nin saldırılarını durdurmanın tek yolu topyekûn direniştir"" başlığı ile haber yapıldığı ve devamında ""Öz savunmayı geliştirmek her zamankinden elzemdir, …KJK, halkımız faşizmin bu hamlesine büyük bir direniş hamlesi ile yanıt vermelidir. Varlığını koruma ve özgürleştirme temelinde örgütlenerek her türlü saldırıya ve saldırı girişimine karşı kendini savunmalıdır. Bütün yaşam alanlarının mevcut durumda tehdit altında olduğunun bilinciyle hareket etmelidir. Gerekirse 24 saat nöbet tutmalıdır."" şeklinde alt başlıkların açıldığı; “ANF News” isimli internet sitesinde 12.08.2015 tarihinde, ""KCK Kürt halkı için öz yönetimden başka çare kalmadı"" başlığıyla haber yapıldığı, ""KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı, Kürdistan’daki Halk Meclislerinin öz yönetim ilanlarını destekleyerek AKP iktidarının ulus devlette ısrarı karşısında Kürt halkı için öz yönetimden başka seçenek kalmadığını duyurdu"" şeklinde alt başlıkların açıldığı; “ANF News” isimli internet sitesinde 13.08.2015 tarihinde, ""KJK öz yönetim ilanı demokratikleşme yolunda önemli bir adımdır"" başlığı ile ""KJK Şırnak, Cizre, Silopi ve Nusaybin"de öz yönetim ilanında ortaya konulan irade, demokratikleşme yolunda önemli bir adım olarak anlaşılmalı ve desteklenmelidir."" şeklinde bazı il ve ilçelerde bu özerklik ilanlarının benimsenmesi, özendirilmesi ve artırılması yönünde talimat niteliğinde haberlerin yapıldığı,
13.08.2015 tarihinde sanık ...’ın basın açıklaması niteliğindeki duyurusunun; Devletin ve AK Parti hükûmetinin topluma yönelik topyekûn saldırılarına karşı demokratik direniş temelinde, kendi öz irade ve yönetimlerinin geliştirmeyi acil görev gördüklerini, “Kendimizi ve kentimizi yönetmek istiyoruz, bizler merkezden dayatılan, Ankara"dan toplumla uyuşmayan herşeyi yapmak zorunda değiliz. Bizler devletin atadığı vali ve kaymakamlar tarafından yönetilmek istemiyoruz. Bizler Kürt halkı olarak demokratik ve meşru yöntemlerle kendimizin seçtiği yönetimler tarafından yönetilmek istiyoruz. Bu nedenle biz artık kendimizi ve kendimizi öz yönetimimizle yönetmek istiyoruz. Rejim ve kurumlarını meşru görmüyoruz, Devlet mahkeme ve hukukuyla adaleti sağlamak yerine meşru taleplerini dile getiren herkesi terörize ederek cezalandırıyorsa, Anayasayla farklılıkları korumak yerine yok sayarak tasfiye ediyorsa, doğuştan gelen ana dil ve öz kimlikleri reddederek bölünme paranoyasına dönüştürüyorsa, bu rejim bizleri kapsamamakta ve temsil etmemektedir. Bizleri temsil etmeyen bu rejim ve tüm kurumlarını meşru görmediğimizi açıkça beyan ediyoruz. Bugünden itibaren kendimizi yönetiyoruz, Bizler Varto"da yaşayan seçilmiş Demokratik Kent Meclisi olarak, faşizan ve meşru olmayan rejime karşı toplumun öz yönetimi olarak kendimizi beyan ediyoruz. Seçilmiş kent meclisi olarak halkımıza yönelik geliştirilen topyekûn imha rejimine karşı tutum alarak bugünden itibaren kentimizi öz irade ve öz yönetimimizle yöneteceğimizi ilan ediyoruz" şeklinde olduğu,
“haberler.com” isimli internet sitesinde 13.08.2015 tarihinde; ""KCK talimat verdi, 3 gün içinde 7 ilçede öz yönetim ilan etti"" başlığı ile haberin yayımlandığı, haberin devamında Varto’da öz yönetim ilan edildiğinin, Muş"ta bir günde 2 ilçede öz yönetim ilan edildiğinin belirtildiği, yine aynı tarihli örgüte müzahir “ANF News” ve “Bestanuce” isimli internet sitelerinde Varto"daki özerklik ilanının duyurulduğu, sanık ..."ın açıklamasındaki bazı bölümlerin de haberlere eklendiği,
Sanık ..."ın 13.08.2015 tarihinde yaptığı özerklik ilanından hemen sonra Varto İlçe Emniyet Müdürlüğünce düzenlenen 18.08.2015 tarihli tutanağa göre;
15.08.2015 tarihinde;
- Saat 20.50 sıralarında Muş Caddesi üzerinde bulunan 2 sabit, 1 hareketli MOBESE kamerasının uzun namlulu silahlar ile etkisiz hâle getirildiği,
- Saat 20.55 sıralarında Aktaş Market civarında yol üstüne tüp içerisine yerleştirilmiş bomba düzeneği yerleştirildiği,
- Saat 21.00 sıralarında Öğretmenevi ile Yalçın Market arasında bölücü terör örgütü PKK/KCK silahlı terör örgütü mensuplarınca beyaz renkli Dacia marka bir otomobilin yol ortasına kapıları açık vaziyette bırakıldığı,
- Halk Bankası inşaatı civarının çeşitli patlayıcı ve molotoflar ile ateşe verildiği,
- Esnafın kepenk indirerek koşarak uzaklaştıkları,
- Ortaya çıkan yüzleri kapalı ellerinde uzun namlulu silah ve bomba düzeneği olabileceği değerlendirilen ve büyük mutfak tüpleri olan şahıslar tarafından yolun trafiğe kapatılarak silahla çevreye ateş edildiğine yönelik görüntülerin tespit edildiği,
- Saat 21.00 sıralarında Varto İlçe Haber Merkezini arayan bir erkek şahsın “...” plaka sayılı Kartal marka aracının kendisinde olmadığını, başkalarının kullandığını ihbar ettiği,
- Saat 21.00 sıralarında alınan bilgilere göre Tedaş Kavşağı, Cumhuriyet Caddesi, Aktaş Market civarı ve ilçe merkezinde birkaç noktada eli silahlı leşker kıyafetli örgüt mensuplarının bulunduğu,
-Saat 21.06 sıralarında gelen patlama sesi sonrası ilçe genelinde elektriklerin kesildiği,
-Saat 21.15 sıralarında örgüt mensuplarının Çaylar Yolu üzeri Hz. Osman Camisi civarını kepçe ile kazdıkları,
- Saat 21.35 sıralarında örgüt mensuplarının 155 Polis İmdat Hattını arayarak “Geliyoruz” diye telefon ettikleri,
16.08.2015 tarihinde;
- Saat 08.30 sıralarında kent güvenliğinin sağlanması için Muş Valiliği tarafından Varto İlçe Merkezinde ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağının ilan edildiği,
- Varto İlçe Merkezinde örgüt mensuplarınca kazılan hendekler arkasına mevzilenmiş eli silahlı grupların görüntüsünün alındığı, Akcan Market civarında 2, Eski Devlet Hastanesi civarında 4 terör örgütü mensubunun tespit edildiği,
- Jandarma Özel Harekât (JÖH) ve Polis Özel Harekât (PÖH) kuvvetlerinin zırhlı araçları ile ilçe merkezinde hendekler civarında gerekli görevlerini ifa ettikleri esnada örgüt mensuplarıyla Vedaş Kavşağında kısa süreli çatışma yaşandığı,
- Saat 12.55 sıralarında Kolan Mevkisinden, Varto ilçe merkezine mühimmat sevkiyatı yapıldığı bilgisinin edinildiği ve yapılan çalışmaların ardından saat 15.00 sıralarında Kolan Mevkisinden ilçe merkezine geliş istikametinde bulunan Alagöz köyü civarında mühimmat yüklü “34 PRD 39” plaka sayılı beyaz renkli Ford Connect marka araç içinde; 9 adet Kalaşnikof marka uzun namlulu silah, 5 adet roketatar başlığı, çok sayıda Bixi (700 Adet) ve Kaleşnikof mermisi (4500 Adet), örgütsel dokümanlar, leşker kıyafetlerinin ele geçirildiği,
- İlçe merkezine takviye güvenlik güçlerinin gelmesini engellemek amacıyla kepçe ile kazılan hendek içlerinde yapılan çalışmalarda hendeklerin 12 kg mutfak tüpü ile tuzaklanmış olduğu,
- Akcan Market civarında bulunan hendek ile Yalçın Market civarında bulunan hendeğin, Özel Harekât Şube Müdürlüğüne ait kobra unsurları ile, ilçe girişinde bulunan diğer hendeklerin Van İl Emniyet Müdürlüğüne ait bomba imhada kullanılan robot ile etkisiz hâle getirildiği,
- Saat 19.00 sıralarında bölücü terör örgütü mensupları tarafından ateş edilmesi sonucu güvenlik güçlerince karşılık verilmesi üzerine çıkan çatışmada 4 örgüt mensubunun ölü olarak ele geçirildiği, terör örgütü mensupları ile birlikte 1 adet roketatar başlığı, 1 adet roket, 4 adet AK-47 Kalaşnikof marka uzun namlulu silah, 7 adet Kalaşnikof şarjörü, 200 adet Kalaşnikof mermisi, 1 adet el bombasının ele geçirildiği,
İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün dosya arasında bulunan 24.11.2015 tarihli raporuna göre, PKK/KCK silahlı terör örgütünün 24.07.2015 sonrası süreçte bilinçli bir şekilde Demokratik Özgürlük söylemini gündemde tutmaya çalışarak, özgüre müzahir basın yayın araçları üzerinden "Kürtler için özerlikten başka seçenek kalmadı" şeklinde açıklamalarda bulunulduğu, 09.08.2015 tarihinde Mardin ili, Nusaybin ilçesinde, 10.08.2015 tarihinde Şırnak il merkezinde, 12.08.2015 tarihinde Hakkari ili, Yüksekova ilçesinde, 13.08.2015 tarihinde Muş ilinin, Bulanık ve Varto ilçelerinde, 14.08.2015 tarihinde Hakkari il merkezinde, 14.08.2015 tarihinde Van ilinin, Merkez İpekyolu ve Edremit ilçelerinde, 15.08.2015 tarihinde Batman il merkezinde, 15.08.2015 tarihinde Diyarbakır ili, Sur ilçesinde, 16.08.2015 tarihinde Diyarbakır ili, Silvan ilçesinde, 17.08.2015 tarihinde Şırnak ili, Cizre ilçesinde, 18.08.2015 tarihinde Diyarbakır ili, Lice ilçesinde, 18.08.2015 tarihinde Ağrı ili, Doğubeyazıt ilçesinde, 19.08.2015 tarihinde Bitlis ili, Hizan ilçesinde, 28.08.2015 tarihinde Adana ili, Seyhan ilçesi, Fırat Mahallesinde, 08.09.2015 tarihinde Adana ili, Seyhan ilçesi, Gülbahçe Mahallesinde, 16.09.2015 tarihinde Adana ili, Seyhan ilçesi, İsmet Paşa Mahallesinde, 08.10.2015 tarihinde Ağrı il merkezinde, 12.10.2015 tarihinde Van ili, Erciş ilçesinde öz yönetim ilanında bulunulduğu, özerklik ilanında bulunan şahısların halk meclisi, kent meclisi, demokratik toplum meclisi, demokratik halk meclisi isimlerini kullanarak bu eylemlerini gerçekleştirdikleri, bu tabirlerin PKK/KCK silahlı terör örgütünün örgütsel yapılanması kapsamında faaliyet gösteren birimler olduğu ayrıca bu eylemlerin sadece özerklik ilanı ile kalmadığı, 2015 yılının Ağustos ayı içerisinde özellikle ve devam eden aylarda, şehir merkezlerine terör örgütü mensuplarının indiği, bir savaş hâlinin yaratılmaya çalışıldığı, hendekler kazıldığı, kazılan bu hendeklere, yollara, güvenlik güçlerinin geçiş güzergâhlarına, çok sayıda bomba döşenilerek patlatıldığı, bunlara ilişkin yapılan operasyonlarda pek çok güvenlik kuvveti personelinin şehit olduğu,
Anlaşılmaktadır.
Sanık aşamalarda; HDP partisinin Varto ilçe teşkilatı yöneticisi olduğunu, 13.08.2015 tarihinde Varto İlçe Merkezinde parti teşkilatı binası önünde, yaşanan ölüm olayları nedeniyle tutuklamaların, baskıların, çatışma ortamının ve ölümlerin olmaması için o gün okunan metni hazırlayarak parti binası önünde okuduğunu, bu metni kendisinin hazırladığını, metnin içeriğinde Devleti tanımamak gibi herhangi bir ibarenin bulunmadığını, basın açıklamasının belediye yani il özel idaresi ve siyasal partilerin şeffaf bir şekilde yönetilmesi amacıyla yapıldığını, Devlete karşı herhangi bir başkaldırıyı amaçlamadığını, metni hazırlarken hiçbir şekilde terör örgütünün herhangi bir yönlendirmesi ve talimatının olmadığını, Türkiye"nin diğer illerinde yapılan özerklik basın açıklamalarını yaptığı bu açıklamadan 2 gün sonra basından öğrendiğini, diğer il ve ilçelerde yapılan basın açıklamalarının 13.08.2015 tarihinde yaptığı basın açıklamasıyla bir irtibatının bulunmadığını, basın açıklamasında herhangi bir şekilde özerklik veya öz savunma ibarelerini içeren bir beyanının olmadığını, sadece yerel yönetimlerin etkin ve şeffaf bir şekilde işlemesi amacıyla açıklama yaptığını, Varto’da Kent Meclisi Konseyinin olmadığını, 21.08.2015 tarihinde evinde yapılan arama neticesinde ele geçirilen “Adalet Komisyonuna Sunmak Üzere Hazırlanmış Rapor Metni” sorulduğunda, bu raporun HDP merkezinde bulunan adalet komisyonuna seçim sonucu hususunda durum tespiti amacıyla kendisinin hazırladığı bir metin olduğunu, 13.08.2015 tarihinde yapılan basın açıklamasından sonra Varto İlçe Merkezinde meydana gelen terör örgütü mensuplarının hendek kazma ve silahlı çatışma eylemleri ile hiçbir irtibatının bulunmadığını, olayların meydana geldiği tarihte Yeşildağ Köyü’nde olduğunu, basın açıklaması yaptıktan sonra evine gittiğini, Varto ilçe merkezinde 16.08.2015 tarihinde meydana gelen olaydan sonra HDP milletvekillerinin geldiği gün Kaymakam ile görüşmek için geldiğini, bunun haricinde ilçeye gelmediğini, örgütün bu internet sitelerinde yapılan düşünce ve talimatlarından herhangi bir haberinin bulunmadığını, 21.08.2015 tarihinde yapılan ev aramasında ele geçirilen “İbrahim Çetin geçen yıldan beri aklımızdasın gerilla örgütü arkanıza alarak bizi köyden sürdünüz sen ve senin gibilerin peşindeyiz görüşürürüz” şeklindeki kâğıdın, parti yöneticisi olduğu için zaman zaman gelen taleplerden olduğunu, gelen bu yazının hangi tarihte ve kim tarafından verildiğini de hatırladığını, atılı suçlamaları kabul etmediğini, savunmuştur.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için öncelikle Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçuna değinmekte yarar bulunmaktadır.
Devletin varlığı ya da bütünlüğü öncelikle Anayasa"da teminat altına alınan değerdir. Anayasa"nın 3. maddesinde, Türk Devleti"nin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu ifade edilmiş, 14. maddesinde, Anayasa"da yer alan hak ve özgürlüklerin, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamayacağı, üçüncü fıkrasında ise, bu amaca aykırı faaliyetlerin yaptırımlarının yasa ile belirleneceği hüküm altına almıştır.
Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçu ise 5237 sayılı TCK"nun 302. maddesinde;
“(1) Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymaya veya Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik bir fiil işleyen kimse, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
(3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.” şeklinde düzenlenmiştir.
Madde gerekçesi ise;
“Madde, Devletin ülkesine, egemenliğine ve birliğine karşı cürümlerden en ağırını cezalandırmaktadır; korunan hukukî yarar Devletin ülkesinin bütünlüğü ve egemenliğidir. Söz konusu suç, serbest hareketli bir suçtur.
Bu suçun oluşabilmesi için belli amaca yönelik fiillerin işlenmesi gerekir.
Bu amaç, madde metninde,
1.Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak,
2.Devletin birliğini bozmak,
3.Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmak,
4.Devletin bağımsızlığını zayıflatmak, olarak belirlenmiştir.
Söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, fiillerin söz konusu neticeleri yaratabilecek nitelikte bulunması, suçun oluşması için şarttır. Devletin birliğini bozmak, topraklarının bir kısmını veya tamamını başka bir devletin egemenliği altına koymak, topraklarından bir kısmını Devlet egemenliğinden ayırmak, Devletin bağımsızlığını azaltmak sonuçlarını doğurması mümkün bulunmayan bir fiil suçun maddî unsurunu oluşturmayacaktır. Fiilin bu niteliği taşıyıp taşımadığı ise olayların özelliğine göre takdir edilecektir.
Bu fiillerin, cebrî nitelikli olması gerekir. Maddede ayrıca ‘yönelik cebrî fiiller’ denilmesi gereksiz (lüzumsuz, zait) sayılmıştır; zira maddede belirtilen maksatlar çerçevesinde, fiillerin kendisinin nitelikleri gereği cebrî olması icap ettiği aşikârdır.
Suçun oluşabilmesi için, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmiş bulunmasına ihtiyaç yoktur. Belirtilen amaçlara yönelik fiillerin işlenmiş bulunması yeterlidir.
Bu suçun işlenmesi sırasında örneğin kişiler öldürülmüş, kasten yaralanmış ya da kişilerin veya kamu mallarına zarar verilmiş olabilir. Maddenin ikinci fıkrasında, bu suçlardan dolayı da ayrıca cezaya hükmolunacağı kabul edilmiştir.
Maddenin üçüncü fıkrasına göre, bir ve ikinci fıkrada yer alan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacaktır.” şeklinde olup, 01.06.2005 tarihinden önce bu maddenin karşılığını oluşturan 765 sayılı TCK’nın 125. maddesinden farklı olarak, suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan da cezaya hükmolunması gerekeceği belirtilmiştir. Böylelikle, TCK"nın 302. maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan amaç suçun işlenmesi sırasında işlenen araç suçlardan dolayı TCK"nın 302. maddesinin ikinci fıkrası gereği ayrıca cezaya hükmolunacağı kabul edilmiştir.
Her devlet siyasal fonksiyonu kapsamında, ülke, egemenlik ve millet/ulus unsurlarını, anayasal düzenini ve bu düzenin işleyişini koruma altına alır. Anayasa"nın 3. maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Kişi hak ve hürriyetlerinden hiçbirisi Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz (Anayasa madde 14). Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin/siyasal iktidarın temel amaç ve görevlerindendir (Anayasa madde 5). 5237 sayılı TCK"nın 302. maddesinde düzenlenen Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak suçu, bu temel görevin hukuki zeminini oluşturmaktadır.
Suçta korunan hukuki yarar; Devletin birliği, ülke ve ulus bütünlüğü ile egemenliği, suçun konusu; Devletin ülkesi, egemenliği ve milli birliği, suçun faili; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsun ya da olmasın, yöneten veya yönetilen herkes, suçun mağduru; Devletin millet/ulus unsurunu oluşturan her bir bireyi olup söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin cebri nitelikte olması ve bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli bulunması gerekirse de, maddede yazılı hedeflerin gerçekleşmesine ihtiyaç yoktur. Fiilin cebri niteliğinden, maddi cebrin anlaşılması gerekmektedir. Cezalandırılan hareket devletin hayatını tehlikeye koyan icra hareketleridir.
Devletin birliği ve ülke bütünlüğünü bozma suçu bir kalkışma suçu olarak, peşinen tamamlandığı kabul edilen suçlardandır. Kalkışma suçlarında öngörülen zarar neticelerinin gerçekleşmesine yönelik elverişli, uygun hareketlerin yapılmasıyla oluşmaktadır. Kanun koyucu, çok önemli gördüğü bazı hukuksal değerlerin zarar görmesini önlemek için bu değerlere zarar tehlikesi meydana getirilmesini dahi tamamlanmış suç gibi cezalandırmaktadır. Suçun oluşması için zarar neticesinin gerçekleşmesi aranmamakta, suçun oluşması için failin hareketinin söz konusu neticenin gerçekleşmesine yönelik olması ve hareketinin o neticeyi gerçekleştirmeye elverişli olması yeterli olacaktır (“Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma Suçu” konulu makale, Doç Dr. Vesile Sonay Evik, s.1733.).
Araç fiilin işlenmesine yönelik icra hareketinin, hem zarar ya da tehlike suçu niteliğindeki araç suçun (TCK 302/2) hem de tehlike suçu niteliğindeki amaç suçun (TCK 302/1) “fiil” unsurunu teşkil ettiği görülmektedir. Buna göre elverişli/vahim eylemin diğer tabirle araç suçun, hazırlık hareketi aşamasından icra hareketi safhasına geçmesi, en azından teşebbüs boyutuna ulaşması amaçlanan sonucu doğurabilecek icra hareketi olarak belirginleşmesi gerekmektedir (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.02.2010 tarihli ve 103-22 sayılı kararı). Fiilin elverişli/vahim niteliği taşıyıp taşımadığı ise her olayın özelliğine göre; örgütün amacı, faaliyet alanı, ülke genelindeki organik bütünlüğü, fiilin niteliği, işleniş biçimi, işlenme zamanı, toplumda meydana getirdiği etki, ortaya çıkan zarar ve tehlikenin ağırlığı gibi ölçütler değerlendirilerek takdir edilecektir. Toplumda kaos ve tedirginlik oluşturacak, Devlet otoritesine olan güveni sarsacak, kamu düzenini, toplum barışını bozarak amaç suçun gerçekleşmesi için elverişli tehlike ortamını hazırlayacak vahim eylemler bu suçun oluşmasında kriter olarak dikkate alınmaktadır.
Suç tamamlandığında eylemlerin cezalandırılamayacak olması ve teşebbüsün oluşumu için minimum gerekenlerin zaten suçun tamamlanması için yeterli olmasından dolayı kalkışma suçlarından olan Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçuna teşebbüs mümkün değildir. (Antolisei, 633; Fiandaca-Musco, 12; Lattanzi-Lupo, 20; Dolcini-Marinucci, 1834 ten alıntı Erem Faruk-Toroslu Nevzat, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Savaş Yayınevi, Ankara, 1983, s 74.).
Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümü için ceza hukukunda “Tipiklik” ve “Nedensellik bağı” kavramlarının da ayrıca açıklanması gerekmektedir.
Suç teşkil eden haksızlığın temelini kanuni tipin gerçekleştirilmesi oluşturur. Fiilin haksızlık içeriği tipteki unsurlar içinde ifade edilmiştir. Olay hareket ve netice bakımından ifade ettiği değersizlik soyut olarak tipte gösterilmiştir. İşte bir davranışın kanuni tipteki haksızlığın tanımıyla örtüşmesi hâlinde, tipiklik gerçekleşmiş olur. Tipiklik kavramıyla suçta kanunilik ilkesi arasında çok yakın bir ilişki bulunmaktadır. Anayasa (m. 38/1) ve Ceza Kanununda (m. 2/1) yer alan “kanunsuz suç olmaz” ilkesi, cezalandırılabilirliğin bağlantı noktasının kanundaki bir suç tipi olduğunu ortaya koymaktadır. Kanunilik ilkesi gereğince kanun koyucu hangi fiillerin suç teşkil ettiğini açık bir şekilde kanunda göstermelidir. Kanunda suç olarak tanımlanmayan bir fiilden dolayı kimsenin cezalandırılması mümkün değildir. Böylece ceza hukuku bakımından önem taşıyan hareketleri, önem taşımayanlardan ayırmak, tipikliğin önde gelen görevini oluşturmaktadır. Bunun önemli sonucu olarak, ceza hukukunu ilgilendiren hareketlerin belli normlar tarafından tarif edilmesi, hukuk düzeninin değerlendirme faaliyetinin bir parçasıdır. Bir başka deyişle, her bir suç tanımının yarattığı soyut hareket tipi, hukuk düzeninin bunlar hakkında yaptığı olumsuz değerlendirmenin konusunu oluşturur. Kısacası hareket, tipiklik yargısının konusudur (Koca Mahmut – Üzülmez İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, SeçkinYayınevi, Ankara, 2018, s 107.).
Keza hukuka aykırılık ve normatif anlamda kusurluluk yargılarının konusu da yine harekettir. Suçun bir unsuru olarak kastedilen tipiklik ise dar anlamda tipikliktir (haksızlık tipi). Her bir suça kendi özelliğini veren ve onun haksızlık içeriğini karakterize eden tanımdaki unsurlar dar anlamda tipikliği oluşturur. Haksızlık tipinin (dar anlamda tipikliğin) fonksiyonu, yasaklanmış davranışın tipik haksızlık içeriğini belirleyen, özel suç tiplerine şekil ve biçim veren unsurları göstermektir. Kanundaki her bir suç tanımı, cezayı gerektiren haksızlığın özel bir biçimini, yani “haksızlık tipini” oluşturur. Suçun kanuni tarifi (kanuni tip), bir fiilin tipik haksızlık içeriğini somutlaştıran unsurları bir araya getirme fonksiyonuna sahiptir. Böylece suç tipleri, kanun koyucunun cezaya layık olarak gördüğü davranış şekillerini belirler. Tipiklik, burada, vatandaşların tipleştirilen emir ve yasaklara göre kendilerini yönlendirmeleri fonksiyonunu yerine getirir. Buna “tipikliğin uyarı fonksiyonu” denir (Appellfunktion des tatbestandes ten alıntı Koca Mahmut – Üzülmez İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, SeçkinYayınevi, Ankara, 2018, s 108.).
Tipiklik, insan hareketlerinin soyut kavramlarla tanımlanmasıdır. Şayet somut hareket, daha önce yapılan bu soyut tanıma uygunsa, bu hareketin tipe uygunluğundan bahsedilir. Hareketin suç tipindeki fiile, hareket edenin de suç tipindeki faile uygun olması gerekir. Bu itibarla tipiklik, ceza kanununun özel kısmında tanımlanan tüm suçların taşıdıkları özellikleri bu suçlardan soyutlayarak gösteren, yani her suça uyabilen soyut, çerçeve bir model olmaktadır. Tipiklik, sadece bir suç tipinin değil, tüm suçların özelliklerini taşıyan soyut bir kavramdır. Failin tipe uygun davranmasıyla tipik haksızlık da gerçekleşmiş olur. Çünkü kanunda tanımlanan her bir suç, bu somut tanımıyla, tipik haksızlığı oluşturan davranış tarzlarını ortaya koymuş olmaktadır.
Nedensellik bağı kavramına gelince;
Dış dünyada meydana gelen değişikliğin (neticenin) bir kimseye yüklenebilmesi ve dolayısıyla onun sorumlu olabilmesi, söz konusu neticenin o kimsenin hareketinden meydana gelmesine bağlıdır. Diğer bir deyişle, hareket ile netice arasında bir nedensellik bağı, bir sebep-sonuç ilişkisi bulunmalıdır. Şayet hareket ile netice arasında böyle bir ilişki yoksa netice hareketten meydana gelmemişse, kısaca nedensellik bağlantısı bulunmuyorsa neticenin faile yüklenebilmesi mümkün değildir. (Artuk-Gökcen, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Turhan Kitapevi, Ankara-2007, s 412.). Hiç kimse, kendi hareketinin neden olmadığı, kendi hareketinin sonucu olmayan bir neticeden sorumlu tutulamaz. Bir neticeden dolayı sorumlu tutulabilmenin temelini, hareket ile netice arasındaki sebep-sonuç ilişkisini ifade eden nedensellik bağı oluşturur. Sırf hareket suçlarında, suçun oluşması için hareketin yapılması yeterli olduğundan, bu suçlarda nedensellik bağı problemi ortaya çıkmaz. Nedensellik bağı, kanuni tanımında hareketin yanı sıra neticeye de yer verilen suçlarda gerekli olan bir olgudur (Koca Mahmut – Üzülmez İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, SeçkinYayınevi, Ankara, 2018, s 131.).
Neticeli suçlarda, tamamlanmış bir suçun kabulü, tipe uygun neticenin gerçekleşmesine bağlıdır. Ancak bu suçlarda, sadece hareketin varlığının ve neticenin gerçekleştiğinin belirlenmesi yeterli olmayıp, hareket ile netice arasında belli bir bağın bulunması da gerekir. Şayet hareketle netice arasında nedensellik bağı yoksa, o netice faile yüklenemez.
Nedensellik bağı, neticeli suçlarda, suçun kanunda tanımlanmayan unsurları arasında yer almaktadır. Nedensellik bağı konusu, ceza hukukunda çoğu zaman bir sorun olarak karşımıza çıkmaz. Bu yüzden, ceza kanunları, genelde, nedensellik bağıyla ilgili olarak bir düzenlemeye gitmezler. Esasen bu konuda bir düzenlemeye gidilmesi gerekli de değildir. Zira nedensellik bağı, her neticeli suçta mutlaka bulunması gereken doğal bir olaydır. Bir başka deyişle, hareket ile netice arasındaki bağı ifade eden nedensellik, hukuki bir konu ve kavram olmayıp, doğa kanunlanna göre belirlenecek bir husustur. Nitekim hem mülga 765 sayılı TCK’da, hem de 5237 sayılı yeni TCK’da nedensellik bağına ilişkin genel bir hükme yer verilmemiştir. Özel kısımda yer alan suçların çoğunda da nedensellik bağına vurgu yapan bir açıklamaya rastlanmaz. Bununla birlikte, bazı suçların (netice sebebiyle ağırlaşmış yaralama, kasten yaralama.) tanımında bu bağı belirten kelimelere yer verilmektedir. (Koca Mahmut – Üzülmez İlhan, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, SeçkinYayınevi, Ankara, 2018, s 132.). Türk Ceza Hukuku sistematiğinde nedensellik bağlantısının tespitinde, sonuca etkili olan her şart dikkate alınmalı ve bu şartlar arasında neticeyi meydana getirmeye elverişli olan, en etkili şartla nedensellik bağı (maddi nedensellik) kurulmalıdır (Artuk-Gökcen, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Turhan Kitapevi, Ankara-2007, s 425.).
Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesinde ifade özgürlüğüne ilişkin düzenlemelere de değinilmesinde fayda bulunmaktadır.
Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.
Bu bağlamda;
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde;
"Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.",
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi"nin 10. maddesinin birinci fıkrasında;
"Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir.
Anayasamıza bakıldığında;
25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında;
"Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz."
26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde;
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen "haber" ve "düşünceler" için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her "formalite", "koşul", "yasak" ve "ceza", izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976.). Görüldüğü gibi, Sözleşme"nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır.
Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçu kapsamında Sözleşme’nin 10. maddesi ile koruma altına alınan ifade özgürlüğüne ilişkin müdahalenin haklı olup olmadığını; gerçekleştirilen müdahalenin yasayla öngörülmüş olup olmadığı, “müdahalenin meşru amaçlara dayanıp dayanmadığı” ve “müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı" temelinde incelemektedir.
Kanunla öngörülmüş olma ölçütü, devletin müdahalesine dayanak oluşturan yasal düzenlemenin erişilebilir ve öngörülebilir olması anlamına gelmektedir. Kanunla öngörülme hususunda önemli olan yasanın hukuki niteliğidir. Meşru amaç, 10. maddenin 2. fıkrasında sayılan ve orada belirtilenlerin korunması uğruna ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmasına imkân tanıyan değer veya çıkarlardır. Sınırlamanın demokratik toplumlarda gerekli olması ise; ifade özgürlüğüne yapılacak müdahale açısından bu ihtiyaca cevap vermek için başvurulan araç ile bireyin ifade özgürlüğü arasında adil veya orantılı bir dengenin bulunması gerekmektedir. AİHM’ye göre gerçekleşen müdahale zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanmalıdır. Zorlayıcı toplumsal ihtiyacın mevcut olup olmadığının değerlendirilmesinde ve bu ihtiyacın giderilmesi amacıyla alınacak önlemlerin seçiminde ulusal makamların takdir hakkı bulunmaktadır.
Öte yandan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nda suça iştirakte, faillik ve şeriklik ayrımı öngörülmüş, azmettirme ve yardım etme şeriklik kavramı içinde değerlendirilmiştir.
TCK"nın 37. maddesindeki; "(1) Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştiren kişilerden her biri, fail olarak sorumlu olur.
(2) Suçun işlenmesinde bir başkasını araç olarak kullanan kişi de fail olarak sorumlu tutulur. Kusur yeteneği olmayanları suçun işlenmesinde araç olarak kullanan kişinin cezası, üçte birden yarısına kadar artırılır" şeklindeki hüküm ile maddenin birinci fıkrasında müşterek faillik, ikinci fıkrasında ise dolaylı faillik düzenlenmiştir.
Kanunda suç olarak tanımlanan fiilin, birden fazla suç ortağı tarafından iştirak hâlinde gerçekleştirilmesi durumunda TCK"nın 37. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen müşterek faillik söz konusu olacaktır.
Öğretideki görüşler de dikkate alındığında müşterek faillik için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir:
1) Failler arasında birlikte suç işleme kararı bulunmalıdır.
2) Suçun işlenişi üzerinde birlikte hâkimiyet kurulmalıdır.
Müşterek faillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra fiil üzerinde ortak hâkimiyet kurulduğu için her bir suç ortağı "fail" konumundadır. Fiil üzerinde ortak hâkimiyetin kurulup kurulmadığının belirlenmesinde, suç ortaklarının suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde bulundurulmalıdır. Suç ortaklarının, suçun işlenmesinde yaptıkları katkının, diğerinin fiilini tamamladığı durumlarda da müşterek faillik söz konusu olacaktır. Buna göre her müşterek fail, suçun icrasına ilişkin etkin, fonksiyonel bir katkıda bulunmaktadır.
"Yardım etme" ise 5237 sayılı TCK"nın 39. maddesinde; "(1) Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi hâlinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde cezanın yarısı indirilir. Ancak, bu durumda verilecek ceza sekiz yılı geçemez.
(2) Aşağıdaki hâllerde kişi işlenen suçtan dolayı yardım eden sıfatıyla sorumlu olur:
a) Suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek.
b) Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak.
c) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak" şeklinde düzenlenmiştir.
Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına "şerik" denilmekte olup, 5237 sayılı TCK"nda şeriklik, azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olamayan bir suç ortağı, gerçekleşen fiilden 5237 sayılı Kanun"un 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca sorumlu olmaktadır.
TCK"nın 39. maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemeye göre, yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olarak ikiye ayrılmaktadır.
1) Bir suçun işlenmesine maddi yardımda bulunma çok çeşitli şekillerde ortaya çıkmakla birlikte anılan maddede maddi yardım;
a-) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları temin etmek,
b-) Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında maddi yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak,
Olarak sayılmıştır.
2) Manevi yardım ise;
a-) Suç işlemeye teşvik etmek,
b-) Suç işleme kararını kuvvetlendirmek,
c-) Suçun işlenmesinden sonra yardımda bulunmayı vaad etmek,
d-) Suçun nasıl işleneceği konusunda yol göstermek,
Şeklinde belirtilmiştir.
Kişinin eyleminin, bir suça katılma aşamasına ulaşıp ulaşmadığı, ulaşmışsa da suça katılma düzeyinin belirlenmesi için, eylemin bir aşamasındaki durumun değil, eylemin yapılması için verilen kararın, bu kararın icra ediliş biçiminin, olay öncesi, sırası ve sonraki davranışların da dikkate alınıp, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Zira "yardım etme"yi müşterek faillikten ayıran en önemli unsur, kişinin suçun işlenişi sırasında fiil üzerinde ortak hâkimiyetinin bulunmamasıdır.
Görüldüğü üzere, 5237 sayılı TCK"nın 37 ve 39. maddelerindeki açık düzenlemeler uyarınca suçun kanunî tanımında yer alan fiili gerçekleştirenler "fail" olarak kabul edilirken, suçun kanunî tanımında yer alan fiili gerçekleştirmeyen, ancak suç işlemeye teşvik eden veya suç işleme kararını kuvvetlendiren veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat eden, suçun nasıl işleneceği hususunda yol gösteren veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlayan, suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştıran kimseler ise "suça yardım eden" olarak sorumlu tutulmaktadır.
Suçun işlenilmesi için gerekli olan araçların başkası tarafından temin edilmesi hâlinde, bu araçları sağlayan kişi maddi yardım eden olarak ve şerik sıfatıyla cezalandırılır. Hırsızlık suçunda çalınan malların taşınması için taşıt verilmesi, kilidi açmak için maymuncuk temin edilmesi, adam öldürme suçunda kullanılması için tabanca verilmesi gibi yardım eylemleri bu kapsamdadır. Temin edilen araçların suçta kullanılmaya elverişli olması ve kullanılması da gerekir (Osman Yaşar, Hasan Tahsin Gökcan, Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, 1. Cilt, Ankara, 2014, s. 1158).
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
PKK/KCK silahlı terör örgütüne müzahir internet siteleri ve yapılan açık kaynak araştırmalarında; “Bestanuce” isimli internet sitesinde 08.08.2015 tarihinde ""KJK: AKP"nin saldırılarını durdurmanın tek yolu topyekun direniştir"" başlığı ile “ANF News” isimli internet sitesinde 12.08.2015 tarihinde; ""KCK Kürt halkı için öz yönetimden başka çare kalmadı"" başlığıyla, “ANF News” isimli internet sitesinde 13.08.2015 tarihinde; ""KJK öz yönetim ilanı demokratikleşme yolunda önemli bir adımdır"" başlığı ile ""KJK Şırnak, Cizre, Silopi ve Nusaybin"de öz yönetim ilanında ortaya konulan irade, demokratikleşme yolunda önemli bir adım olarak anlaşılmalı ve desteklenmelidir."" şeklinde bazı il ve ilçelerde bu özerklik ilanlarının benimsenmesi, özendirilmesi ve artırılması yönünde talimat niteliğinde haberlerin yapılması üzerine, 13.08.2015 tarihinde sanık ..., Devletin ve AK Parti hükûmetinin topluma yönelik topyekûn saldırılarına karşı demokratik direniş temelinde, kendi öz irade ve yönetimlerinin geliştirmeyi acil görev gördüklerini, “Kendimizi ve kentimizi yönetmek istiyoruz, bizler merkezden dayatılan, Ankara"dan toplumla uyuşmayan herşeyi yapmak zorunda değiliz. Bizler devletin atadığı vali ve kaymakamlar tarafından yönetilmek istemiyoruz. Bizler Kürt halkı olarak demokratik ve meşru yöntemlerle kendimizin seçtiği yönetimler tarafından yönetilmek istiyoruz. Bu nedenle biz artık kendimizi ve kentimizi öz yönetimimizle yönetmek istiyoruz. Rejim ve kurumlarını meşru görmüyoruz, Devlet mahkeme ve hukukuyla adaleti sağlamak yerine meşru taleplerini dile getiren herkesi terörize ederek cezalandırıyorsa, Anayasayla farklılıkları korumak yerine yok sayarak tasfiye ediyorsa, doğuştan gelen ana dil ve öz kimlikleri reddederek bölünme paranoyasına dönüştürüyorsa, bu rejim bizleri kapsamamakta ve temsil etmemektedir. Bizleri temsil etmeyen bu rejim ve tüm kurumlarını meşru görmediğimizi açıkça beyan ediyoruz. Bugünden itibaren kendimizi yönetiyoruz, Bizler Varto"da yaşayan seçilmiş Demokratik Kent Meclisi olarak, faşizan ve meşru olmayan rejime karşı toplumun öz yönetimi olarak kendimizi beyan ediyoruz. Seçilmiş kent meclisi olarak halkımıza yönelik geliştirilen topyekün imha rejimine karşı tutum alarak bugünden itibaren kentimizi öz irade ve öz yönetimimizle yöneteceğimizi ilan ediyoruz" şeklindeki açıklama metnini okuduğu, örgüte müzahir “ANF News” ve “Bestanuce” isimli internet sitelerinde Varto"daki özerklik ilanının duyurulduğu, sanık ..."ın açıklamasından bazı bölümlerin de haberlere eklendiği ve bu açıklamanın yapıldığı günden sonra Varto ilçesinde 15.08.2015 tarihinde MOBESE kameralarının uzun namlulu silahlar ile etkisiz hâle getirildiği, yol üstüne tüp içerisine bomba düzeneği yerleştirildiği, Halk Bankası inşaatı civarının çeşitli patlayıcı ve molotoflar ile ateşe verildiği, yüzleri kapalı ellerinde uzun namlulu silah ve bomba düzeneği olabileceğini değerlendirilen kişilerin yolu trafiğe kapatarak silahla çevreye ateş edildiğine yönelik görüntüler elde edildiği, ilçe merkezinde birkaç noktada eli silahlı leşker kıyafetli örgüt mensuplarının bulunduğu, 16.08.2015 tarihinde saat 08.30 sıralarında kent güvenliğinin sağlanması için Muş Valiliği tarafından Varto İlçe merkezinde ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağının ilan edildiği, aynı tarihte ilçe merkezinde örgüt mensuplarınca kazılan hendekler arkasına mevzilenmiş eli silahlı grupların görüntüsü alındığı ve 4 terör örgütü mensubunun etkisiz hâle getirildiği, ilçe merkezinde Hendekler civarında kısa süreli çatışma yaşandığı, yine durdurulan bir araç içinde; 9 adet Kalaşnikof marka uzun namlulu silah, 5 adet roketatar başlığı, çok sayıda Bixi (700 Adet) ve Kalaşnikof mermisi (4500 Adet), örgütsel dokümanlar ile leşker kıyafetlerin ele geçirildiği olayda;
Sanık ... tarafından "Öz yönetime davet" olarak isimlendirilen açıklamaların bu süreçte örgüte müzahir sitelerden yapılan çağrılar üzerine birçok il ve ilçede yapılması, bu açıklamaların aynı şekilde bu sitelerde “Varto"daki özerklik ilanının duyurulduğu” şeklindeki haberlerle de ilan edilmesi, Öz yönetim çağrılan sonunda il ve ilçelerde meydana gelen terör eylemleri ve bu açıklamalar ile eylemler arasındaki organik bütünlük Emniyet Genel Müdürlüğünün bilgi notunda KCK yapılanmasının bir organı olduğu belirtilen Kent Meclisi oluşumunda sanığın konumu, açıklamalardan 2 gün sonra Varto ilçesinde PKK/KCK silahlı terör örgütünün şehirlerdeki milisleri ve kırsal alandaki örgüt mensuplarının silahları ile şehir merkezlerine gizlice girerek halkın arasına karışmaları, zaman zaman bir kısım belediyelerin araç ve gereçleri kullanmak suretiyle insanların yoğun olarak yaşadıkları sokaklara, mahallelere hendekler kazılarak el yapımı bomba ve düzenekleri yerleştirmeleri, umumun kullandığı kara yollarına ise mayın döşenerek patlamaya hazır hâle getirmeleri, ele geçirilen malzemeler ve sanığın açıklamasının içeriği de gözetildiğinde; sanığın eyleminin suç olarak değerlendirilmesinin demokratik toplum için zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklandığı ve bu hâliyle ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği, zarar neticesinin gerçekleşmesi aranmayan, failin hareketinin söz konusu neticenin gerçekleşmesine yönelik ve o neticeyi gerçekleştirmeye elverişli olmasının yeterli olacağı anlaşılan Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçu yönünden “Devletin bağımsızlığını zayıflatmaya veya birliğini bozmaya veya Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya” yönelik kanuni unsuru bakımından açıklama sonrasında gelişen olaylarla birlikte bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde; sanığın eylemi ile Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma neticesi bakımından nedensellik bağını meydana getirmeye yeterli tüm şartların oluştuğu kabul edilmeli, öte yandan sanığın amacı suç olan Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçu ile bu suç kapsamında işlenilen araç suçlara iştirakinin, TCK"nın 37. maddesi kapsamında "müşterek faillik mi" yoksa TCK"nın 39. maddesi kapsamında "yardım eden" niteliğinde mi olduğu hususu, Özel Dairece değerlendirilmelidir.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne, Özel Dairenin bozma kararını kaldırılmasına, sanığın hukuki durumunun tespiti amacıyla dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurulu Üyesi ...;
"Sanık ... DOĞRU hakkında; TCK’nın 302/1. maddesi uyarınca verilen mahkûmiyet hükmünün temyiz incelemesi sonucunda bozulmasına ilişkin Yargıtay 16. Ceza Dairesinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından eylemin niteliğine yönelik olarak itiraz edilmesi üzerine itirazın kabulüne dair kararına karşı aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir.
Suç tarihinde DBP Varto il yöneticisi olarak görev yapmakta olan sanığın, Varto ilçe merkezinde bulunan DBP partisine ait bina önünde özet olarak "Devlete ait kurumları tanımama, kendi öz yönetim şeklini kurma..." şeklindeki basın açıklamasından ibaret eyleminin TCK’nın 302. maddesindeki suçu oluşturup oluşturmayacağına hususunda Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur.
Uyuşmazlığın çözümü için, öncelikle sanığın örgüt yöneticisi ya da kurucusu olup olmadığı, özet olarak Devletin Anayasal kurumlarını tanımama şeklindeki basın açıklamasından ibaret eyleminin vahamet oluşturup oluşturmadığı, basın açıklaması ile daha sonra ilçede meydana gelen şiddet olayları arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığının belirlenmesinden sonra TCK’nın 302. maddesindeki koşulların irdelenerek; TCK"nın 20. maddesindeki cezaların şahsiliği prensibi ile TCK’nın 3. maddesindeki hakkaniyet ve orantılılık gibi hukukun evrensel ilkeleri ile ilişkilendirilmesi, buna göre de TCK’nın 302. maddesindeki suçun unsurları itibariyle oluşup oluşmadığının yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretideki görüşlerden yararlanılarak ortaya konması gerekmektedir.
TCK’nın 302. maddesinin birinci fıkrasında değişiklikten önce anılan maddede sayılan eylemleri işlemek amacına yönelik "elverişli bir fiil" tanımına yer verilirken, 29/06/2005 tarihinde yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun"un 36. maddesi ile "elverişli" ibaresi madde metninden çıkarılırken; 765 sayılı TCK’nın 125. maddesinin madde metninde bulunmamakla birlikte uygulamada bu suçun oluşabilmesi için "işlenen fiillerin belirtilen amacı gerçekleştirmeye elverişli olması aranmaktadır. Bu nedenle, elverişli ibaresine madde metninde yer verilmesine gerek görülmemiştir" şeklinde gerekçe ileri sürülmüştür.
Prof. Dr. İzzet Özgenç; "söz konusu suçun oluşabilmesi için, işlenen fiilin bu amaçları gerçekleştirmeye elverişli olması gerekir. Bu bakımdan, fiillerin söz konusu neticeleri yaratabilecek nitelikte bulunması, suçun oluşması için şarttır. Fiilin bu niteliği taşıyıp taşımadığı ise olayların özelliğine göre takdir edilecektir" (Türk Ceza Kanunu-Gazi Şerhi- sayfa1027).
Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları- Prof. Dr.Muharrem Özen; "Ülkenin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak şeklindeki madde başlığı yanlıştır, çünkü kalkışma suçunu ifade etmemektedir. Doğrusu Ülkenin birliğini ve bütünlüğünü bozmaya kalkışmak" ifadesidir.
Madde başlığının, kısmen gerekçenin çağrıştırdığı düşüncenin aksine, suç, ne bir zarar, nede bir zarar tehlikesi suçudur, fiilin niteliğinden ötürü tehlike suçudur, bizzat kalkışma fiilinin kendisi tehlikeli sayılmaktadır. Böyle olunca, "...." ya yönelik bir fiil ifadesinden, tasavvur, düşünce aleminde kalmamış olan, hazırlık hareketi olmaktan çıkmış, yapıldığı koşulda, kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde, açıkça ihlale yönelmiş bulunan, ihlali sağlamaya elverişli bir davranış anlaşılmaktadır. Gerçekten doktrinde, " muayyen bir maksada matuf ve muayyen neticeleri tevlide elverişli fiilin işlenmiş olması halinde madde hükmü tatbik edilmelidir" (Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları-Prof. Dr.Muharrem Özen-Türk Ceza Hukuku-Özel Hükümler-Kişilere Karşı Suçlar- sayfa320).
Madde metninden elverişli ibaresinin çıkarılmasına karşın, öğretide olduğu gibi gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun gerekse Yargıtay 9. Ceza Dairesinin aşağıda örnek olarak açıklanan içtihatlarında, araç suçların TCK’nın 302. maddesindeki amaç suçun işlenmesine elverişli olmaları gerektiği hususunda herhangi bir duraksama bulunmamaktadır.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2017/351 karar sayılı ilâmında;
"Sanığın PKK terör örgütünün milis grubunda yer aldığı ve söz konusu planlı eylemin gerçekleştirilmesi için örgüt mensubu diğer kişilerle birlikte hareket etiği, bomba yüklü aracın nakline ve bölgede görev yapan güvenlik görevlilerine gözdağı vererek çalışmalarını engelleyip devletin otoritesini yok etmek amacıyla altı asker ile bir sivil vatandaşı öldürmek suretiyle gerçekleştirilen vahim eyleme, Türk Telekom"a ait yağmalanan aracı teslim almaları için örgüt mensubu iki şahsı Çiçekli köyü yoluna götürmek, öğle vakitlerinde bu şahısları almak ve erzak götürmek için kırsal alana tekrar gitmek, saat 16.30 sıralarında kırsal alana yeniden giderek bu şahıslardan birisini aracına alıp, bomba düzeneği kurulu aracın patlatma noktasına götürülmesine öncülük ederek muhtemel bir kontrolde yakalanmasını önlemek, patlatılan bomba düzeneği kurulu aracı olay mahalline bırakan örgüt mensubunu olay yerinden aracına almak ve kaçmaları için her iki örgüt mensubunu kırsal alanda bırakmak şeklinde gerçekleştirdiği olay öncesinde, olay sırasında ve olay sonrasında sergilediği davranışlar birlikte değerlendirildiğinde, diğer örgüt mensubu şahıslar ile aldıkları birlikte suç işleme kararının icrası kapsamında, eylem ve irade birliği içerisinde hareket edip fiil üzerinde diğer şahıslarla birlikte hakimiyet kurduğu açıkça anlaşılan sanığın eyleminin, 5327 sayılı TCK’nun 302. maddesindeki suçu oluşturduğunun kabulü gerekmektedir".
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun 2010/22 karar sayılı ilâmında;
Elverişli/vahim eylemin diğer tabirle araç suçun, hazırlık hareketi aşamasından icra hareketi safhasına geçmesi, en azından teşebbüs boyutuna ulaşması, "amaçlanan sonucu doğurabilecek icra hareketi olarak belirginleşmesi gerekir."
Yargıtay Yüksek 9. Ceza Dairesinin 2014/11080 karar sayılı ilâmında;
"Somut olayda; örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduklarına dair delil bulunmayan sanıkların, silahlı terör örgütü PKK/KCK"nın eylem çağrıları doğrultusunda, güvenlik güçleri ile girdiği çatışma sonucu öldürülen örgüt mensubunun 20.10.2010 günü yapılan cenaze töreninde, hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanan katılan il emniyet müdür yardımcısı Hikmet Bulak"a bıçak, tekme ve taşlarla saldıran grup içerisinde yer alıp, suçun icrası sırasında fiil üzerinde hakimiyet kurarak, etkin ve fonksiyonel biçimde katılanın direncini kırmak suretiyle tekme ve taşla vurarak iştirak halinde öldürmeye teşebbüs suçunu işledikleri dosya kapsamı ile sabit olmakla, anılan suçun amaç suçu işlemeye elverişli vahamet arz eder nitelikteki eylemlerden olup TCK’nın 302/1. maddesine uygun suçu oluşturduğu ve iddianame kapsamına göre sanıklar hakkındaki fiilin bu şekilde anlatıldığı gözetilerek, sanıklara CMK"nın 226. maddesince ek savunma hakkı verilmek suretiyle TCK"nın 302/1. maddesi uyarınca cezalandırılmalarına karar vermek gerekirken anılan suçtan açılan dava konusunda hukuki yanılgıya düşülerek örgüt adına suç işleme suçundan mahkumiyet kararı verilmesi",
Yukarıda örnek olarak açıklanan içtihatlarda açıklandığı üzere, amaç suç olan TCK’nın 302. maddesindeki suçun oluşabilmesi için, araç suçların, amaç suçu işlemeye elverişli vahamet arz eder nitelikte eylemlerden olması gerekmektedir. Somut olayımızda; öz yönetim açıklamasının, TCK’nın 302/1. maddesindeki amaç suçu oluşturacak düzeyde elverişli vahamet arz eder nitelikteki eylemlerden olmadığı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.
Silahlı terör örgütü yöneticisi olmayan sanığın, basın açıklamasından sonra gerçekleşen şiddet eylemlerinden sorumlu tutulabilmesi için, şiddet olayları ile basın açıklaması arasında illiyet bağının bulunması zorunludur.
Uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi için ülkemiz uygulamasında etkisini devam ettiren uygun illiyet teorisi ile bunun bir türevi olan karma uygunluk teorisi üzerinde durulması gerekmektedir.
Prof. Dr. İzzet ÖZGENÇ; "Uygun İlliyet Teorisi, suçun icrası cümlesinden olarak gerçekleştirilen hareketler arasında bir ayrım yapmaktadır. Bu ayrımda başvurulan yegane ölçü, gerçekleştirilen hareketin neticeyi meydana getirmeye elverişli olup olmadığıdır. Ancak bu elverişliliğin belirlenmesinde de bir ölçüte ihtiyaç duyulmaktadır. Bir hareketin hukuki anlamda nedensellik değeri taşıyabilmesi, o hareketin neticeyi meydana getirmeye uygun ve elverişli olmasına bağlıdır. Bu elverişliliğin tespitindeki ölçüt ne olacaktır?"
Uygun illiyet teorisini esas alan "karma uygunluk teorisi"ne göre; icra edilen hareketin neticenin oluşumuna etkili olup olmadığı, normal ve olağan hayat şartları itibariyle yapılacak bir değerlendirmeyle tespit edilecektir. Bu belirlemede, hükmü verecek olan kişi, genillikle kendi bilgisi ve hayat tecrübelerine göre karar vermektedir. Fakat, bu değerlendirmenin daha sağlıklı olabilmesi için, somut olayda fail açısından da ayrıca bir araştırma yapılması gerekmektedir.
Buna göre objektif açıdan yapılan değerlendirmede, hareketin yapıldığı koşullara gidilir ve o anki somut koşullara göre üçüncü kişinin bilgi ve tecrübesine göre irdelenerek gerçekleştirilen hareketin söz konusu neticeyi oluşturmaya elverişli olup olmadığı belirlenir(objektif değerlendirme). Daha sonra ise, fail göz önünde bulundurularak sübjektif bir değerlendirmeye gidilir. Yani somut olayda meydana gelen neticeyi tahmin edebilme açısından failin kişisel bilgi ve tecrübesi araştırılır (sübjektif değerlendirme). Her iki değerlendirme uyumlu ise hem nedensellik bağı hem de kusurluluk meselesi çözülmüş olacaktır. Objektif değerlendirme ile subjektif tasavvur birbiri ile uyumlu değil ise eğer fail objektif olarak öngörülmeyen bir neticeyi öngörmüşse nedenselliğin varlığı kabul edilecek, objektif olarak öngörülen husus sanık tarafından öngörülmemiş hareket ile netice arasındaki öngörmeme durumunda sanığın kusuru mevcut ise fail neticeden sorumlu kabul edilecek, aksi halde neticenin tahmininde sanığın kusuru yoksa cezalandırma söz konusu olmayacaktır.
Ceza hukukumuzda kabul edilen karma uygunluk teorisine göre somut olayda nedensellik bağının varlığından sözedilebilmesi; "öz yönetim" açıklamasının neticeyi meydana getirmeye uygun ve elverişli olmasına bağlıdır. Söz konusu açıklamanın ölüm ya da yaralama gibi suçları oluşturmayacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Objektif isnadiyet teorisine göre failin sorumluluğunun kabul edilebilmesi için netice, "failin eseri olmalıdır." Üçüncü kişinin veya bir rastlantının eseri olmaması icap eder. Somut olayda basın açıklamasından sonra meydana gelen vahim nitelikteki şiddet olaylarına sanığın karıştığına dair hiçbir delil elde olunamadığı gibi bu hususta herhangi bir iddia dahi ileri sürülmemiştir. Örgüt yöneticisi olmayan sanığın, basın açıklaması yapmaktan ibaret eyleminin daha sonra gelişen vahim olayların nedeni olarak gösterilmesinin, sorumluluk alanını şart teorisinin de ötesine götürmek anlamına gelir ki! çağdaş hiçbir hukuk sisteminin buna izin vermesi beklenemez. Zaten şiddet olaylarının 13/08/2015 tarihindeki basın açıklamasından 2 gün sonra 15/08/2015 tarihinde başlaması da arada illiyet bağının bulunmadığının en açık göstergesidir.
Uyuşmazlığa konu olayda, örgütün amacı doğrultusunda öz yönetim çağrısı yapan sanığın iştirak hükümleri çerçevesinde, daha sonra meydana gelen şiddet olaylarından sorumlu tutulup tutulamayacağı ve bunun sonucuna bağlı olarak sanık açısından TCK’nın 302. maddesindeki suçun oluşup oluşamayacağının belirlenmesi gerekmektedir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 2015/203 karar sayılı ilâmında; "yardım" türündeki iştirakin tüm şekillerini şöyle açıklamaktadır.
"Kanunda suç olarak tanımlanan fiilin, birden fazla suç ortağı tarafından iştirak halinde gerçekleştirilmesi durumunda TCK’nun 37/1. maddesinde düzenlenen müşterek faillik söz konusu olacaktır.
Öğretideki görüşler de dikkate alındığında müşterek faillik için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir:
1- Failler arasında birlikte suç işleme kararı bulunmalıdır.
2- Suçun işlenişi üzerinde birlikte hâkimiyet kurulmalıdır.
Müşterek faillikte, birlikte suç işleme kararının yanı sıra fiil üzerinde ortak hâkimiyet kurulduğu için her bir suç ortağı "fail" konumundadır. Fiil üzerinde ortak hâkimiyetin kurulup kurulmadığının belirlenmesinde suç ortaklarının suçun icrasında üstlendikleri rolleri ve katkılarının taşıdığı önem göz önünde bulundurulmalıdır. Suç ortaklarının, suçun işlenmesinde yaptıkları katkının, diğerinin fiilini tamamladığı durumlarda da müşterek faillik söz konusu olacaktır. Buna göre her müşterek fail, suçun icrasına ilişkin etkin, fonksiyonel bir katkıda bulunmaktadır.
TCK’nun 39/2. maddesindeki düzenlemeye göre, yardım etme; maddi yardım ve manevi yardım olarak ikiye ayrılmaktadır.
Suçun icrasına iştirak etmekle birlikte, işlenişine bulunduğu katkının niteliği gereği kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen diğer suç ortaklarına "şerik" denilmekte olup, 5237 sayılı TCK’da şeriklik, azmettirme ve yardım etme olarak iki farklı şekilde düzenlenmiştir. Buna göre, kanuni tanımdaki fiili gerçekleştirmeyen veya özel faillik vasfını taşımadığı için fail olamayan bir suç ortağı, gerçekleşen fiilden 5237 sayılı Kanunun 40. maddesinde düzenlenen bağlılık kuralı uyarınca sorumlu olmaktadır.
Kişinin eyleminin, bir suça katılma aşamasına ulaşıp ulaşmadığı, ulaşmışsa da suça katılma düzeyinin belirlenmesi için, eylemin bir aşamasındaki durumun değil, eylemin yapılması için verilen kararın, bu kararın icra ediliş biçiminin, olay öncesi, sırası ve sonraki davranışların da dikkate alınıp, tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Zira "yardım etme"yi müşterek faillikten ayıran en önemli unsur, kişinin suçun işlenişi sırasında fiil üzerinde ortak hâkimiyetin bulunmamasıdır".
TCK’nın 220/5 maddesinde ise örgüt yöneticilerinin örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan fail olarak cezalandırılacakları şeklindeki düzenlemeyle; TCK’nın 20 maddesindeki "ceza sorumluluğunun şahsiliği" ilkesi ile failliğin zorunlu unsurlarından olan fiil üzeinde ortak hakimiyet kurma kuralına bir istisna getirilmiştir. Sanığın, fail olarak sorumlu tutulabilmesi için birlikte suç işleme kararı yanında; fiil üzerinde ortak hakimiyet kurmasının zorunlu olmasına karşın, örgütlü suçlarda nihai amaçta birleşme nedeniyle geniş anlamda birlikte suç işleme kararının varlığından söz edilse dahi fiil üzerinde ortak hakimiyet kurulmadığı için müşterek faillikten bahsetmek mümkün olmayacaktır. Örgüt yöneticisi olmayan sanık hakkında TCK’nın 220/5 maddesinin uygulanma olanağıda bulunmamaktadır.
Ceza sorumluluğunun şahsiliği ceza hukukunun en temel kurallarındandır. Örgüt yönetici olmayan ve şiddet olaylarına iştirak ettiğine dair hiçbir delil elde edilemeyen sanığın basın açıklamısından ibaret eyleminden yaklaşık 2 gün sonra başlayan şiddet olaylarından sorumlu tutulması; TCK"nın 20 maddesinde açıklanan ve Anayasanın 38 maddesi ile güvence altına alınan "cezaların şihsiliği prensibine" aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.
Anayasa’nın 38. maddesinin birinci fıkrasında "Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz… ", üçüncü fıkrasında "Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur. " denilerek suçun ve cezanın kanuniliği esası benimsenmiş; yedinci fıkrasında ise ceza sorumluluğunun şahsi olduğu belirtilmiştir.
Cezaların şahsiliğinden amaç, bir kimsenin işlemediği bir fiilden dolayı cezalandırılmamasıdır. Diğer bir anlatımla bir kimsenin yalnızca kendi eyleminden sorumlu olmasıdır. Bu ilkeye göre asli ve ferî failden başka kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılmaları mümkün değildir. Anayasa’nın 38. maddesinin yedinci fıkrası ile ilgili gerekçede de "…fıkra, ceza sorumluluğunun şahsi olduğu; yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmünü getirmektedir. Bu ilke dahi ceza hukukuna yerleşmiş ve ‘kusura dayanan ceza sorumluluğu’ ilkesine dahil, terki mümkün olmayan bir temel kuralıdır. " denilmektedir.
Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan öğretideki görüşler ve uygulamadaki kararlar ışığında uyuşmazlığa konu somut olayımıza baktığımızda;
Örgüt yöneticisi olmayan sanığın, örgütün nihai amacı doğrultusunda öz yönetim çağrısı yapmaktan ibaret eyleminden yaklaşık 2 gün sonra meydana gelen şiddet olaylarına fail ya da şerik olarak katıldığına dair hiçbir delil elde olunamadığı gibi bu hususta herhangi bir iddia dahi ileri sürülmemiştir. Öz yönetim açıklamasının amaç suç olan TCK’nın 302. maddesinin oluşmasını sağlayacak elverişli vahim bir fiil olarak değerlendirilmesinin mümkün olmayacağı gibi 2 gün sonra gerçekleşen şiddet olayları ile arada illiyet bağının bulunduğundan da söz etmek mümkün olmayacaktır. Zira bu şekilde bir açıklamanın yapılmadığı pek çok yerleşim yerinde benzer şiddet olaylarından çok daha vahim olayların meydana geldiği de kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.
TCK’nın 302 maddesinde düzenlenen "Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü" bozma suçu amaç suç olup, cebir ve şiddetin bu suçun unsuru olduğu, bu amaca yönelik olarak işlenen araç suçların, amacı gerçekleştirmeye elverişli vahim nitelikte eylem kabul edilebilmesi için gerçekleştirilen hareketlerin suç olarak tanımlanması ve failin de örgüt mensubu veya suç örgütüne mensup olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi olması, suçun kanuni tanımında cebir ya da şiddet unsuruna yer verilmesinin zorunlu olmasına karşın; cebir ya da şiddet içermediği gibi sonraki şiddet içeren eylemler ile illiyet bağı kurulamayan ancak TCK’nın 217. maddesi kapsamında "halkı kanunlara uymamaya tahrik" suçunu oluşturabilecek nitelikte ki öz yönetim açıklaması ile 2 gün sonra gerçekleşen şiddet eylemleri arasında illiyet bağı kurulmasının Yargıtayın illiyet bağlı ile ilgili olarak hiç bir duraksamaya yer vermeksizin kabul ettiği kriterlere dayanarak oluşturduğu ve uzun yıllar içerisinde yerleşik uygulamaya dönüştürdüğü içtihatlarına aykırı olacağı gibi suç politikasında izlenen maddî adalet amacına ulaşmak için uyulması gereken başlıca ana ilkeler arasında yer alan kusursuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun doğal sonucu olarak hukuk devleti ilkesine de aykırı olacağı açıktır. Zira, cezanın, failin eyleminden dolayı kınanabilmesi durumunda uygulanabilmesini ifade eden kusur ilkesi, çağdaş ceza hukukunda ceza sorumluluğunun en önemli özelliğidir. Bu ilke, bir yandan kusursuz bir kimseye ceza verilemeyeceğini öngördüğü gibi, diğer yandan faile kusurundan daha ağır bir cezanın uygulanmasını da yasaklar. Kişinin kusuruna bakılmaksızın neticeden sorumluluğun (Erfolgshaftung) çağdaş ceza hukukunda yeri yoktur. 5237 sayılı yeni TCK.21. maddesi suçun oluşmasını kastın varlığına bağlı tutarak, bilerek ve istenerek suçun işlenmesini temel kusurluluk şekli olarak kabul etmiş, 22. maddesi ise taksirle işlenen eylemlerin ancak kanunun açıkça belirttiği durumlarda cezalandırılacağını öngörmüştür. Bunun gibi, sonuç nedeniyle ağırlaşmış suçlarda en azından taksir düzeyinde bir kusurun aranması (madde 23), kusur ilkesi bakımından yeni yasanın getirdiği çağdaş ceza hukukuna uygun önemli bir düzenleme olmuştur. Kusur ilkesinin doğal sonucu ceza sorumluluğunun bireyselliği ilkesi’ dir. İnsanları, başkalarının eylemlerinden dolayı cezalandıran hukuk sistemlerinin insanlığa getirdiği acı deneyimlerden sonradır ki, bir kimsenin yalnız kendi hareketinden sorumlu olabileceği esasının anayasalarda yer alması gerekli görülerek, 1982 Anayasamızın 38. maddesi sözü geçen ilkeye yer vermiştir. Yeni TCK"nın 20. maddesi ise "Ceza sorumluluğu şahsîdir. Kimse başkasının fiilinden dolayı sorumlu tutulamaz" hükmüyle ceza sorumluluğunun bireyselliğine ilişkin anayasal ilkeyi Ceza Kanunu kapsamına almıştır.
Gerek objektif sorumluluk esasına dayanan düzenlemelere yer veren 765 sayılı Kanun döneminde, gerekse kusurluluk esasına dayanan 5237 sayılı Kanun dönemindeki Yargıtay içtihatlarında; iştirak iradesi içerisinde hareket etmeyen failler sadece kendi hukuka aykırı hareketlerinden sorumlu tutulmuş, kendi iradesinin dışında işlenen suçlardan dolayı asla sorumlu tutulmamışlardır. Örneğin sahte evrakı düzenleyerek, başka bir kişiye veren sanık evrakın niteliğine göre sadece resmi evrakta sahtecilik yada özel evrakta sahtecilik suçundan sorumlu tutulurken, iştirak iradesi içerisinde hareket etmeyen diğer sanığın sahte evrakı kullanarak sağlamış olduğu haksız kazançtan sorumlu tutulmadığı gibi evrak içeriğinde yaptığı değişiklikten dolayı ağırlaşan suçtan dahi sorumlu tutulmamıştır. Aksine düşünce de; silah satıcılığı yapan sanığın sattığı silahlarla iştirak iradesi olmadığı gibi hiç tanımadığı şahıslar tarafından işlenen bütün suçlara, uyuşturucu madde ticareti yapan sanığın, kendisi tarafından yapılan satıştan sonra hiç tanımadığı failler tarafından gerçekleştirilen sonraki bütün satışlardan sorumlu tutulması gerekir ki... böylesine bir kabulün; çağdaş hiç bir ceza kanununun kabul etmediği şart teorisinin kabul edilmesi sonucunu doğuracağı ve buna bağlı olarak hukuk devleti ilkesinin zedeleneceği kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır.
Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşüne iştirak etmemekle birlikte, bir an için sayın çoğunluğun görüşü doğrultusunda öz yönetim açıklamasının etkisi altında daha sonraki şiddet eylemlerinin gerçekleştiğinin kabul edilmesi halinde dahi gerçekten elverişli olmayan fiilin, somut olayda elverişli fiillerin gerçekleşmesine sebebiyet vermesi halinde de sanığın sorumluluğu cihetine gidilemeyecektir. Zira böyle bir kabulde, demokratik hukuk devletinin güvencesi altında yaşayan bir kişinin herhangi bir yasada suç olarak düzenlenmeyen ancak bulunduğu toplumda hoş karşılanmayan düşüncesini açıklamasından sonra meydana gelebilecek olumsuz sonuçlardan sorumlu tutulması anlamına gelir ki.. kusur ilkesine benimseyen hukuk sistemimizin böyle bir sorumluluğa izin vermesi beklenemez.
Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, örgüt adına hareket eden sanığın öz yönetim açıklaması ile silahlı terör örgütü üyeliğinden dolayı TCK’nın 61 maddesinin dikkate alınması suretiyle teşdit hükümlerinin uygulanması ile yetinilmesi gerekirken, daha sonra gerçekleşen şiddet eylemleri arasında illiyet bağının bulunduğundan bahisle TCK’nın 302 maddesindeki suçun oluşacağına dair sanık aleyhine itiraz eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının red edilmesi gerekirken itirazın kabulüne dair sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edilmemiştir." görüşüyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer gerekçelerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 31.01.2017 tarihli ve 6118-361 sayılı sanık ... hakkında Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün bozulmasına ilişkin kararının KALDIRILMASINA,
3- Sanığın Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma suçuna iştirakinin, TCK"nın 37. maddesi kapsamında "müşterek faillik mi" yoksa TCK"nın 39. maddesi kapsamında "yardım eden" niteliğinde mi olduğu hususunda hukuki durumunun belirlenmesi için dosyanın Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 23.06.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Bu alandan sadece bu kararla ilintili POST üretebilirsiniz. Bu karardan bağımsız tamamen kendinize özel POST üretmek için TIKLAYINIZ
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.