Ceza Genel Kurulu 2018/376 E. , 2020/22 K.
"İçtihat Metni"Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 19. Ceza Dairesi
Mahkemesi :İcra Ceza
Sayısı : 1116-1202
Alacaklısını zarara sokmak kastıyla mevcudu eksiltmek suçundan sanıklar ... ve ... hakkında ...’ın vekili aracılığıyla şikâyetçi olması üzerine yapılan yargılama sonucunda sanıkların beraatlerine ilişkin Bursa 6. İcra Ceza Mahkemesince verilen 31.10.2012 tarihli ve 888-1050 sayılı hükümlerin şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Ceza Dairesince 27.06.2016 tarih ve 3790-20251 sayı ile;
"Sanıklardan ..."ın adına kayıtlı şikâyete konu iş yerini muvazaalı olarak annesi sanık ..."a devrettiğinin iddia edilmesi karşısında, iş yerinin devrine ilişkin belgeler temin olunarak tasarrufun gerçekleştiği tarihin Bursa 17. İcra Müdürlüğünün 2012/3973 takip sayılı dosyasındaki ticari ilişki kurulmazdan ve borcun doğumundan önce olup olmadığı ile devrin muvazaalı olarak gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği araştırılıp tespit olunduktan sonra şikâyete konu devrin alacaklıyı zarara uğratmak kastıyla yapılıp yapılmadığına dair sanıkların hukuki durumlarının takdiri gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde beraat kararları verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme ise 14.12.2016 tarih ve 1116-1202 sayı ile bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların beraatlerine karar vermiştir.
Direnme kararına konu bu hükümlerin de şikâyetçi vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22.12.2017 tarihli ve 32303 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle dosya, 6763 sayılı Kanun"un 36. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK"nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 19. Ceza Dairesince 09.07.2018 tarih ve 282-8326 sayı ile, direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı alacaklısını zarara sokmak kastıyla mevcudu eksiltmek suçundan eksik araştırma ile karar verilip verilmediğinin belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, sanıkların savunmalarının alınmasının zorunlu olmadığı icra ceza muhakemesinde hazır bulunduğu oturumda son sözün sanık ...’a verilmeden hüküm kurulmasının, savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
İncelenen dosya kapsamından;
Yerel Mahkemece, Özel Dairenin bozma kararından sonra sanık ...’ın hazır bulunduğu 14.12.2016 tarihli oturumda, bozma ilamına karşı sanığa diyeceğinin sorulduğu, ardından şikâyetçi vekiline söz verilerek bozma ilamına ilişkin görüşü alınıp hazır bulunan sanığa son söz verilmeden duruşmanın bitirilerek direnme kararına konu hükümlerin kurulduğu anlaşılmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 tarihli ve 16-28 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında vurgulandığı üzere; 5237 sayılı TCK’da cürüm-kabahat ayrımına son verilmesi üzerine, bu sistem ve yaptırım değişikliğinin zorunlu sonucu olarak, özel kanunlardaki yaptırım sisteminin de 5237 sayılı Kanun’a uyarlanması amacıyla 5252 sayılı Kanun’un 7. maddesi ile kanunlarda, yaptırımı hafif hapis ve hafif para cezası olarak öngörülen eylemler ve buna bağlı olarak İcra ve İflas Kanunu’nda yaptırımı hafif hapis olarak öngörülen eylemler idari para cezasını gerektiren kabahatlere dönüştürülmüştür.
Ancak, bu genel uyarlama hükmünün yetersiz olduğunu gören kanun koyucu, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5358 sayılı Kanun ile İcra ve İflas Kanunu’nun 16. babı kapsamındaki fiilleri ikili bir ayrıma tabi tutarak, bir kısım eylemleri suç olarak düzenleyip hapis ve adli para cezası şeklinde yaptırıma bağlamış, diğer bir kısım eylemleri ise kabahat olarak düzenlemek suretiyle yaptırımlarını disiplin veya tazyik hapsi şeklinde belirlemiştir. Bir kısım suçların resen takibi öngörülmüş, diğer bir kısım suçların takibi ise şikâyet şartına bağlanmış, bu husus suç tanımının yer aldığı maddelerde; “Bu suçlar alacaklının şikâyeti üzerine takip olunur”, “alacaklının şikâyeti üzerine”, “ilgilinin şikâyeti üzerine”, “zarar gören alacaklının şikâyeti üzerine” ibareleriyle açıkça belirtilmiştir.
İcra ve İflas Kanunu’ndaki yaptırım sistemi ile ilgili yapılan bu değişikliklere karşın, bu Kanun’daki suçlar bakımından kabul edilen özel muhakeme usulünü düzenleyen maddelerde köklü herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Bu nedenle İİK"da düzenlenen suçlar bakımından, yeni dönemde de 5271 sayılı CMK hükümleri değil, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun ilgili hükümleri uygulanmalıdır.
Ancak atıf yapılan hâllerde CMK hükümlerinin uygulanabileceği açıktır. Diğer taraftan İcra ve İflas Kanunu’nda kendine özgü bir özel yargılama sisteminin öngörülmüş olması, bu Kanunda düzenlenen suçlara ilişkin yargılama işlemlerinin ceza muhakemesi faaliyeti olmadığı anlamına gelmemekte olup, aksine sınırlayıcı bir hüküm bulunmadığı takdirde ve özel kanunun amaç ve prensiplerine uygun düştüğü ölçüde ceza muhakemesi kural ve ilkelerinin İİK’da düzenlenen suçlara ilişkin yapılan yargılamalarda da uygulanması gerekir.
2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun, icra ceza mahkemelerindeki muhakeme usulünü düzenleyen 349. maddesinde;
"Şikâyet dilekçe ile veya şifahi beyanla yapılır. Dilekçeyi veya dava beyanını alan icra mahkemesi duruşma için hemen bir gün tayin edip şikâyetçinin imzasını alır ve maznuna celpname gönderir. Şahit gösterilmişse o da celbolunur.
İki taraf tayin olunan gün ve saatte icra mahkemesinin huzuruna gelmeye veya vekil göndermeye mecburdurlar.
İcabında icra mahkemesi, tarafların bizzat hazır bulunmasını emredebilir.
Maznun başka yerde ikamet ediyorsa istinabe yoluyla sorguya çekilir.
Maznun, şikâyeti alan veya istinabe edilen icra mahkemesinin huzuruna gelmez veya müdafi göndermezse yahut bizzat bulunmasına lüzum görülürse zabıta marifetiyle getirilir. Bu suretle de bulundurulamazsa muhakeme gıyabında görülür.
Şikâyetçi muayyen zamanda gelmez ve vekil de göndermezse şikâyet hakkı düşer.
Gelmeyen şahitlere yapılacak muamele ile borçlunun gıyabında verilen karara karşı eski hâle getirme talebi hakkında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yazılı hükümler tatbik olunur" hükmüne yer verilmiştir.
Görüldüğü üzere bu kuralla icra ceza mahkemelerinde sanıklara sadece vekil aracılığı ile değil bizzat duruşmada hazır bulunma imkânı verilmiş, sanığın başka bir yerde ikamet etmesi hâlinde de istinabe yolu ile sorguya çekilmesini öngörmüştür. Sanık ancak usulüne uygun olarak yapılan bildirimlere karşın mahkemeye gelmemesi veya avukat göndermemesi durumunda duruşmada hazır bulunma hakkından vazgeçtiği kabul edilebilecektir.
Öte yandan, 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 353. maddesinin 2. fıkrasında belirtildiği üzere, bu bapta yer alan suçlardan dolayı verilen hükümlerle ilgili olarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun kanun yollarına ilişkin hükümleri uygulanacak, 1412 sayılı CMUK"nın 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken hükümleri doğrultusunda işlem yapılacaktır. Ancak İİK"nın 349. maddesi uyarınca icra ceza mahkemesinde yapılan yargılamalarda sanığa tebligat yapılarak savunması alınmadan hüküm kurulmasının mümkün olduğu gözetildiğinde, 1412 sayılı CMUK"nın 5320 sayılı Kanun"un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/2. maddesinin icra ceza mahkemelerinde görülen davalarda uygulanması mümkün olmayıp hüküm aleyhe bozulmuş olsa bile bozmadan sonra sanığın dinlenmesi zorunlu değildir.
Gelinen bu aşamada, savunması alınmadan hüküm kurulmasının mümkün olduğu icra ceza muhakemesinde sanığın duruşmaya gelip savunmasını yaptığı celsede son sözün sanığa verilmesinin gerekip gerekmediği hususunun değerlendirilmesi bakımından icra ceza mahkemelerindeki muhakeme usulünü düzenleyen 349. maddesinde, CMK’nın 216. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan hükümden önce son sözün hazır bulunan sanığa verileceğine ilişkin düzenlemenin aksine bir hüküm bulunmadığı anlaşıldığından CMK’da düzenlenen “son sözün sanığa verilmesi”ne ilişkin kurallar incelenmelidir.
5271 sayılı CMK"nın "Delillerin tartışılması" başlıklı 216. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir." düzenlemesi yer almaktadır. Bu hüküm uyarınca katılmış olduğu takdirde son söz mutlaka sanığa verilerek duruşma bitirilecektir. Ceza muhakemesinde sanığın en önemli haklarından biri de savunma hakkı olup, hazır bulunduğu oturumda son söz sanığa verilmeden hüküm kurulması, savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğuracaktır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun süreklilik arz eden çok sayıdaki kararlarında açıkça belirtildiği üzere, savunma hakkı ile yakından ilgili olan son sözün sanığa ait bulunduğuna ilişkin usul kuralı emredici nitelikte olup, bu kurala uyulmaması kanuna mutlak aykırılık oluşturmaktadır.
Temyiz mercisince verilen bozma kararından sonra ilk derece mahkemeleri tarafından yargılamaya devam olunduğunda, dava henüz sonuçlanmamış bulunduğundan, ilk defa hüküm kurulurken "son sözün sanığa verilmesi" kuralı, bozmadan sonra başlayan yargılamalarda da "kamu davasının kesintisizliği ve sürekliliği" ilkesinin doğal bir sonucu olarak aynen geçerli olacaktır. Kovuşturmanın sona erdirilip hükmün tesis ve tefhimine geçilmesinden önce son söz alan tarafın sanık olması gerektiği şeklinde anlaşılması gereken "son sözün sanığa verilmesi" kuralına uyulmaması hâli, gerek "savunma hakkının sınırlandırılamayacağı" ilkesine, gerekse CMK"nın 216. maddesinin üçüncü fıkrasına açık aykırılık teşkil edecek ve bu durum, temyiz incelemesi aşamasında hükmün esasına geçilmeden önce bozma nedeni kabul edilecektir.
Öğretide; "Son söz sanığındır. Son sözün sanığa verilmesi, müdafaa bakımından çok önemlidir. Bunun içindir ki son sözün hazır bulunan sanığa verilmemesi mutlak temyiz sebebi, hukuka kesin aykırılık ve dolayısıyla bozma sebebi sayılmaktadır." (Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Baskı, Beta Yayınları, İstanbul 2014, s. 1484); "Hüküm safhasına geçmeden önce son söz hazır olan sanığa verilmek zorundadır. Bu hüküm silahların eşitliği ve suçsuzluk karinesi ilkelerinin gereği olarak düzenlenmiş, uyulması zorunlu ve emredici bir hükümdür. Son sözün sanığa verilmesi bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır." (Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, cilt: 2, s. 146–149) şeklinde görüşler ileri sürülmek suretiyle, hükmün tesis ve tefhim edildiği duruşmada hazır bulunan sanığa mutlaka son sözün verilmesi gerektiği düşüncesi ittifakla benimsenmiştir.
Bu kapsamda İcra ve İflas Kanunu’nda kendine özgü bir özel yargılama sistemi öngörülmüş olsa bile bu Kanun"da düzenlenen suçlara ilişkin yargılama işlemleri de ceza muhakemesi faaliyeti olduğundan aksine sınırlayıcı bir hüküm bulunmayan ve özel kanunun amaç ve prensiplerine aykırı olmayan “son sözün sanığa verilmesi”ne ilişkin ceza muhakemesi kuralının İİK’da düzenlenen suçlara ilişkin yapılan yargılamalarda da uygulanması gerekmektedir.
Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin olarak yapılan değerlendirmede;
Yerel Mahkemece bozmadan sonra yapılan yargılama aşamasında 14.12.2016 tarihli oturumda, bozma ilamına karşı sanık ...’ın görüşü alınıp, şikâyetçi vekiline de söz verilmesinin ardından CMK"nın 216. maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı olarak hazır bulunan sanığa son söz hakkı tanınmadan yargılama bitirilmek suretiyle hükmün tesis ve tefhim edilmesinin savunma hakkının kısıtlanması sonucunu doğurduğunun kabulü gerekmektedir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemece verilen direnme kararına konu hükümlerin, saptanan bu usuli nedenden dolayı tüm sanıklar yönünden diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Bursa 6. İcra Ceza Mahkemesinin 14.12.2016 tarih ve 1116-1202 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, hazır bulunan sanık ..."a son sözleri sorulmadan yargılamanın bitirilmesi isabetsizliğinden tüm sanıklar yönünden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 23.01.2020 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.