
Esas No: 2019/409
Karar No: 2021/448
Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2019/409 Esas 2021/448 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 20. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 365-87
Temyiz edenler : Sanıklar
Uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan sanıklar ... ve ..."nin, TCK"nın 188/3, 62, 52/2, 53, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 8 ay hapis ve 3.320 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluğuna, müsadereye ve mahsuba ilişkin ... 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 23.10.2014 tarihli ve 57-242 sayılı hükümlerin, sanıkların müdafileri ile sanık ... tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 20. Ceza Dairesince 12.10.2015 tarih ve 110-3959 sayı ile;
"1- Dosya kapsamına göre; sanıkların ... plakalı araçla Kırıkhan ilçesinden ... ilçesine gelirken yanlarında uyuşturucu madde getirecekleri ihbarı üzerine arama işleminin ... 1. Sulh Ceza Mahkemesi"nin 19.12.2013 gün ve 2013/1971 sayılı önleme arama kararına göre gerçekleştirildiği olay tutanağına göre sanıkların içinde bulunduğu araçta suç konusu uyuşturucu maddelerin ele geçirildiği anlaşılmaktadır.
2559 sayılı PVSK"nın 9. maddesine göre "önleme araması", suç işlenmesinin veya bir tehlikenin önlenmesi için yapılan aramadır. Önleme aramasının muhatapları suç şüphesi altında olmayan kişilerdir.
CMK"nın 116 ve 119. maddelerine göre "adli arama" ise, şüphelinin veya sanığın yakalanması ya da suç delillerinin elde edilmesi için yapılan aramadır. Somut bir suçun işlendiği şüphesi varsa önleme araması değil ancak adli arama yapılabilir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu"nun 2013/610, 2014/512, 2013/841, 2014/513 ve 2014/166-514 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; adli arama kararı gerektiren bir olayda önleme araması kararına dayanılarak ya da koşullarına uygun olmayan arama kararı üzerine yapılan arama hukuka aykırıdır. Böyle bir arama sonucu bulunan deliller ya da suçun maddi konusu "hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş" olacağından, Anayasa"nın 38. maddesinin 6. fıkrası ile CMK"nın 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendi, 217. maddesinin 2. fıkrası, 230. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi uyarınca hükme esas alınamaz.
Somut olayda gelen ihbar nedeniyle bir suçun işlendiği konusunda şüphe oluşmuştur. CMK"nın 116, 117 ve 119. maddelerine uygun şekilde "adli arama kararı" alınmadan, olaydan 6 gün önce verilen "önleme araması kararına" dayanılarak sanıkların içinde bulunduğu araçta arama yapılması hukuka aykırıdır. Bu arama sonucu bulunan uyuşturucu madde ise hem "suçun maddi konusu" hem de "suçun delili" olup "hukuka aykırı yöntemle elde edildiğinden hükme esas alınamaz."
Sanıklara isnat olunan suçun maddi konusu olan uyuşturucu maddenin hukuka aykırı yöntemle elde edilmesi nedeniyle suçun maddi konusu bulunmadığı ve hükme esas alınamayacağı; buna bağlı olarak suçun unsurunun oluşmadığı gözetilmeden, sanıklar hakkında beraat yerine mahkûmiyet hükmü kurulması,
2-Kabule göre de;
a) Suç konusu 1903 gram esrarın miktarına bağlı olarak önemi ve değeri ile oluşturduğu tehlikenin ağırlığı nedeniyle, temel hapis cezasının alt sınırdan uzaklaşılarak tayini yerinde ise de; TCK"nın 61. maddesindeki ölçütler ile 3. maddesinde öngörülen orantılılık ilkesine aykırı şekilde 8 yıl olarak fazla belirlenmesi,
b) 5271 sayılı CMK"nın 326. maddesinin 2. fıkrasının "İştirak halinde işlenmiş bir suç nedeniyle mahkûm edilmiş olanlara, sebebiyet verdikleri yargılama giderleri ayrı ayrı yükletilir." hükmü gereğince sanıkların sebebiyet verdikleri yargılama giderlerinin gerekçeli kararda her bir sanık için ayrı ayrı gösterilmesi, ayrıca aynı Kanun"un 324. maddesinin 4. fıkrasına, 6352 sayılı Kanun"un 100. maddesi ile eklenen ek cümle uyarınca, Devlete ait yargılama giderlerinin 21/07/1953 tarihli ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun"un 106. maddesindeki terkin edilmesi gereken tutarlardan az olması halinde, bu giderin Devlet Hazinesi"ne yüklenmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi..." isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkeme ise 31.03.2016 tarih ve 365-87 sayı ile;
"2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu"nun 9. maddesinde "Polis, tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi amacı ile usulüne göre verilmiş Sulh Ceza Hakimi"nin kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde mülki amirin vereceği yazılı emirle; kişilerin üstlerini, araçlarını, özel kağıtlarını ve eşyasını arar, alınması gereken tedbirleri alır, suç delillerini koruma altına alarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemleri yapar" denilmiştir. Bu tanım itibarı ile; önleme araması da aynen adli arama kararında olduğu üzere bir hakim kararına dayanmaktadır, bu kararın alınabilmesi için belli bazı şartların yerine getirilmesi lazımdır, bu şartlar yerine getirildiği takdirde Hakim tarafından bu önleme araması kararı verilebilecektir.
Hakim tarafından belli şartlar yerine getirildikten sonra verilen bir önleme araması kararı ile işbu davada olduğu gibi; çevrilen bir aracın idari aramasının yapılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Zira; 2559 sayılı Kanununun 9. maddesinde, önleme araması yapılırken kolluk güçleri "alınması gereken tedbirleri almaya, suç delillerini koruma altına alarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemleri yapmaya" yetkilidir. Davaya konu bu olayda; kolluk güçleri tarafından bir Hakim kararına dayalı olarak önleme araması kapsamında sanıkların içinde bulunduğu araçta arama yapılmış, "münhasıran müsadereye tabi" olan uyuşturucu maddelerin bulunduğu tespit edilmiştir. Artık bu aşamadan sonra kolluk güçlerinin suç delilini koruma altına alması, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemleri yapması gerekmekte olup bu olayda kolluk güçleri bu usule riayet etmişlerdir.
Ortada, önceden alınmış adli bir suç ihbarı varken; önleme araması kararı kapsamında takibi yapılan olayda önleme araması yapılarak suç delilinin elde edilmesinde hukuken bir mania bulunmamaktadır. Zira; adli arama ile önleme araması arasında işin mahiyet ve niteliği itibarı ile bir fark yoktur. Adli aramada acele hallerde savcılıktan, normal hallerde Sulh Ceza Hakimliğinden arama talebinde bulunulmakta, önleme aramasında acele hallerde mülki amirlikten, normal hallerde Sulh Ceza Hakimliği"nden arama talep edilmektedir. Adli arama belli bazı şartlara (suç ihbarı, yeterli şüphe gibi) tabi olup önleme araması da 2559 sayılı Kanunun 9. maddesinin 2. fıkrasında benzer şekilde sıkı şartlara tabi tutulmuştur. Kamu düzeninin sağlanması, asayişin ve güvenliğin korunması, suç ve suçlularla mücadele için seri ve zecri tedbirlerin alınması, ivedi kararların verilmesi gerekir. Böylesi kararların adli mekanizmanın işleyişi itibarı ile her daim adli arama ile gerçekleştirilmesi mümkün olmayıp benzer mahiyetteki önleme araması ile bunun gerçekleştirilmesi Anayasamıza, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu"na, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu"nun amacına (ratio legis) uygundur. İşbu davaya konu olayda; Sulh Ceza Hakimi tarafından belli şartlar yerine getirildikten sonra verilmiş olan önleme araması kapsamında sanıkların içinde bulunduğu araçta arama yapılması, bu arama sonucunda "münhasıran müsadereye tabi" uyuşturucu maddenin ele geçirilmesi üzerine; 2559 sayılı Kanunun 9. maddesinde yer aldığı üzere kolluk güçleri, kanundaki "gereken tedbirleri almış, suç delilini koruma altına alarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemleri yapar." hükmüne göre hareket etmiştir.
Adli arama veya önleme araması adı altında yapılmakta olan aramalar bakımından; Kanunun amacına (ratio legis) uygun şekilde hareket edilmesi gerekir. Adli arama-önleme araması şeklindeki (her ikisi de Sulh Ceza Hakimi"nin belli şartlar altında verdiği) kararlar bakımından amaca uygun yorum yapılmadığı takdirde; seri ve zecri kararlar alması gereken kolluk kuvvetlerinin, önceden adli suç istihbaratı alınan olaylarda; sırf bu yorumu hesap ederek adli suç istihbaratından bahsetmeyip bundan habersizmiş gibi rutin bir önleme araması ile bu işlemleri gerçekleştirmesi (zabıtlara işlemesi) mümkün olup kolluk kuvvetlerini bu saik ve kaygılar altında böylesi işlemlere sevk etmenin, Kanunun amacına uygun olmadığı anlaşılmış, önceden istihbaratı alınmış bilgi ile desteklenmiş bir önleme aramasının; hukuken hiçbir mahzuru olmadığı, kanunun amacına uygun düştüığü kararına varılmıştır..
Her ne kadar adli arama-önleme araması bakımından Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunca işbu bozma ilamına konu olduğu şekilde önleme araması ile yapılan soruşturmalarda-kovuşturmalarda elde edilen delillerin hukuken delil değeri olmadığı karar altına alınmış ise de; Yargıtay Ceza Genel Kurulu"nun bu yöndeki kararı bir içtihattır. İçtihatlar, Yasama Meclisince çıkartılan kanun hükmünde olmayıp kanunda düzenlenmeyen ya da düzenlenip de eksiklik görülen hususlar bakımından geçerlidirler. Bir hususu açıkça düzenleyen yasal düzenlemenin bulunduğu halde içtihat edilmesi mümkün değildir. 2559 sayılı Kanunun 9. maddesi amacına uygun olarak yorumlandığı takdirde; önleme araması ile elde edilen delillerin hukuki kıymetlerinin bulunduğu görülecektir. Her ne kadar geçmiş tarihte Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu"nca Yargıtay Ceza Dairesi"nin kararında olduğu şekilde içtihatta bulunulmuş ise de; zamanın değişmesi ile ahkamın (içtihadın) değişmesi mümkündür. Mecellede "ezmanın tegayyürü ile ahkamın tebeddülü pek tabidir" şeklindeki hukuk düsturu bu hususa işaret etmiştir. Şu an ülkemizde Mecelle"ye dayalı bir hukuk sistemi bulunmamakla birlikte Roma Hukuku ya da Mecelle Ahkamı gibi kadim hukuk kültürlerinden istifade ile amaca uygun yorum yapılması pek tabiidir. Hukukta hukukilik denetimi yapılacağı, yerindelik denetimi yapılmayacağı elbet izahtan varestedir. Ancak; her ülke mevcudiyetine kasteden yasadışı unsurlarla mücadele noktasında seri ve zecri tedbirleri alır. Ülkemizin başkenti olan ..."da Yargıtay binası ve Adalet Bakanlığı binalarının bulunduğu en yoğun yerde bombaların patlatıldığı, yüzlerce can kayıplarının olduğu, Yargıtay binası ve Adalet Bakanlığı binalarının bu patlamalar sebebi ile zarar gördüğü bir ülkede; "adli arama-önleme araması" şeklindeki lafzi ayrıma dikkat çekilerek önleme araması sonucunda münhasıran müsadereye tabi (bomba, silah, uyuşturucu, sahte para vs.) eşyaların ele geçirilmesi, faillerinin tespiti işlemleri bakımından hukuka aykırılığın ileri sürülmesi 5271 sayılı CMK"nın, 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu ile Anayasamızın lafzına ve ruhuna uygun bir yaklaşım olmayacaktır.. Aksi halde; bir gün içtihad yapılacak memleket kalmayabilir.
Ayrıca; münhasıran müsadereye tabi olan eşyalar ile münhasıran müsadereye tabi olmayan suç konusu eşyalar bakımından Yargıtay"ın içtihadını yeniden değerlendirmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz. Zira; münhasıran müsadereye tabi eşyalar bakımından (bomba, uyuşturucu, silah, sahte para vs.) ister adli arama olsun, isterse önleme araması olsun bu eşyaların muhafaza edilmesi, nerede bulunursa bulunsun kolluk tarafından delil olarak el konulması gerekmektedir. Bu tür eşyaların varlığının tespiti halinde; kolluk kuvvetlerinin hakim kararına dayalı olan arama kararı (ister adli-ister idari) uyarınca her zaman ve devamlı olarak yetkili olduğunun kabulü gerekir. Ancak bu şekilde bireylerin korunması, hürriyetlerin teminat altına alınması, kamu düzeninin sağlanması, suç ve suçlular ile mücadele edilmesi mümkün olabilecektir. Yargı organlarının mensupları da; yaşadıkları ülkenin bireyi olup ülkelerindeki hürriyetlerin teminat altına alınması, hukuk düzeninin korunması, kamu düzeninin sağlanması, hukuk güvenliğinin temini, suç ve suçlular ile mücadele edilmesinde, kanunların Anayasanın amacına uygun yorumlanması bakımından aynı kararlılığa sahip oldukları izahtan varestedir. Gelişmiş-gelişmemiş tüm dünya ülkelerinde bu kriterler geçerli olup uygulama alanı bulmaktadır.
Yüksek Yargıtay 20. Ceza Dairesi"nin bozma ilamındaki kabule ilişkin bozma gerekçelerinin de hukuk ve usule uygun olmadığını düşünmekteyiz. Zira; birer gram ağırlığındaki içinde uyuşturucu bulunan 10 ayrı fişek bakımından (toplam 10 gram uyuşturucu eder) asgari 5 yıl hapis cezasının verildiği bir ortamda, 300 ayrı fişek bakımından (toplam 300 gram uyuşturucu eder) takdiren 6 yıl hapis cezası verilmesinin mümkün olduğu bir ortamda daralı 5600 gram, darasız 1903 gram esrar maddesinin ele geçirildiği bu olayda; Mahkememizce 8 yıl hapis cezası verilmesi hukuk ve usule uygundur. TCK"nın 61. maddesi gözetilerek somut olaydaki suçun işleniş şekil ve özelliği, suçun işlenmesinde kullanılan yöntem ve araçlar dikkate alınarak bu şekilde ceza takdir edilmesi yerindedir. Yargıtay"ın yüksek Dairesi"nin; somut olay bakımından 5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasının öngörüldüğü bir durumda yerel mahkemenin bu denli takdirine karışmasının kanunun amacına uygun düşmediği kabulüne varılmıştır. Benzer şekilde; Daire"nin kabule ilişkin bozma ilamındaki "iştirak halinde işlenmiş suç nedeni ile mahkum edilmiş sanıklar bakımından sebebiyet verdikleri yargılama giderlerinin gerekçeli kararda herbir sanık için ayrı ayrı gösterilmemesi" şeklindeki ve yine "Devlete ait yargılama giderlerinin 6183 sayılı Kanunun 106. maddesindeki terkin edilmesi gereken tutarlardan az olması halinde, bu giderin Devlet Hazinesi"ne yüklenmesine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi" şeklindeki bozma gerekçesi de yerinde değildir. Zira; somut olayda asli iştirak halinde bu suçu işleyen sanıklar hakkında TCK"nın 37. maddesi uygulanmış olup yapılan masraflar müşterek olduğundan her bir sanık bakımından ayrı ayrı hesap yapılmayarak toplam müşterek masrafın sanıklara eşit olarak dağıtılması hukuk ve usule uygundur. Sanıkların sebebiyet verdikleri özel bir masraf bulunmayıp yapılan tüm masraflar müşterek olup her bir sanığa eşit olarak dağıtılmasında hukuken bir mania yoktur. Ayrıca; mahkemeler doğan masraflar bakımından gerekçeli kararlarında hükümlerini kurarlar ve bu hükümlerin infazı aşamasında 6183 sayılı Kanun"un uygulanması söz konusu olabilecektir. Yargılama giderleri bakımından miktar ne olursa olsun hüküm kurulması hukuk ve usule uygun olup bunu tahsil edecek lehdar olan kamu hazinesinin; tasarruf kapsamında belli bir meblağın altındaki yargılama giderlerini terkin etmesi yargı makamlarının gündemini oluşturmayacaktır.
Bu sebeple; her ne kadar Mahkememizce verilmiş olan 2014/57 esas, 2014/242 karar sayılı ilamımız bakımından Yargıtay 20. Ceza Dairesi"nce bozma ilamı verilerek ilk kararımız bozulmuş ise de; yukarıdaki gerekçeler doğrultusunda Yargıtay 20. Ceza Dairesi"nin bozma ilamına uyulmayarak ilk kararımızda ısrar edilmiştir." şeklindeki gerekçeyle bozmaya direnerek önceki hükümler gibi sanıkların cezalandırılmalarına karar vermiştir.
Bu hükümlerin de sanıkların tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.10.2016 tarih ve 299915 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 07.12.2016 tarih ve 1310-1146 sayı ile; 6763 sayılı Kanun"un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun"a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 20. Ceza Dairesince 10.07.2019 tarih ve 81-4251 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Hükümlü ... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü, müdafisinin hükmü temyiz etmesinden sonra adı geçenin temyiz isteminden vazgeçmesi nedeniyle söz konusu mahkûmiyet hükmü Yerel Mahkemece kesinleştirilmiştir.
Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş yargısal kararlarında da vurgulandığı üzere, hükmü temyiz etmeyen sanığın, sirayet nedeniyle bozma kararının sonucundan yararlanabilmesi için öncelikle bozma kararına uyulması ve cezanın uygulanmasında önceki hükmü temyiz eden diğer sanık lehine yeni bir karar verilmesi zorunludur. Ancak o zaman lehe olan bozma kararı, adaleti sağlamak amacıyla hükmü temyiz etmeyen sanığa sirayet ettirilecektir. Aksi takdirde temyiz davası açan sanık için kabul edilmeyen bir bozma nedeninin, yasa yoluna başvurmayan sanık lehine kabulü gibi bir sonuca ulaşılacaktır. Bu sonuç ise temyiz eden sanığın aleyhine, temyiz etmeyen sanığın lehine olup eşitlik ilkesine aykırı olarak çelişkili bir uygulamaya neden olacağından sirayet kurumunun amacına aykırıdır. Somut olayda Yerel Mahkemece direnme kararı verildiğinden, Özel Dairenin sanıklar ... ve ... hakkındaki bozma kararının, temyiz isteğinden vazgeçmesi nedeniyle hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan verilen mahkûmiyet hükmü kesinleşen hükümlü ...’na sirayetinin olanaksız olduğu ve Yerel Mahkemece adı geçen hükümlü hakkında da bozma sonrası herhangi bir hüküm kurulmadığı anlaşılmakla, temyiz incelemesi ilk hükümleri temyiz eden sanıklar ... ve ... hakkında uyuşturucu madde ticareti yapma suçundan kurulan direnme kararına konu hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçuna ilişkin yapılan arama işleminin hukuka uygun olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; direnme kararına konu hükümler kurulmadan önce usulüne uygun olarak Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünün alınıp alınmadığının belirlenmesine gerekmektedir.
İncelenen dosya kapsamından;
Yerel Mahkemece verilen ilk hükümlerin Özel Dairece, suç konusu uyuşturucu maddenin hukuka aykırı yöntemle elde edilmesi nedeniyle sanıklara atılı uyuşturucu madde ticareti yapma suçunun maddi konusunun bulunmadığı ve hükme esas alınamayacağı, buna bağlı olarak atılı suçun unsurunun oluşmaması nedeniyle sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerektiği, kabule göre de; TCK’nın 3. maddesinde öngörülen orantılılık ilkesine ve aynı Kanun’un 61. maddesinde belirtilen ölçütlere aykırı olarak temel hapis cezalarının alt sınırdan fazla uzaklaşılarak tayin edilmesi, sanıkların sebebiyet verdikleri yargılama giderlerinin gerekçeli kararda her bir sanık bakımından ayrı ayrı gösterilmesi ve devlete ait yargılama giderlerinin 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 106. maddesindeki terkin edilmesi gereken miktardan az olması hâlinde, bu giderin devlet hazinesine yükletilmesine karar verilmesi gerektiği gerekçeleriyle bozulmasından sonra, sanıkların müdafisi ile sanıkların hazır bulunduğu 31.03.2016 tarihli oturumda, sırasıyla Cumhuriyet savcısından, sanıkların müdafisinden ve sanıklardan Özel Daire bozma kararına karşı diyeceklerinin sorulduğu, ardından Yerel Mahkemece bozma ilamına direnilmesine ilişkin ara karar kurulup Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşü alınmadan, sanıkların müdafisinin beyanı alınıp hazır bulunan sanıklardan son sözleri sorularak duruşmaya son verildiği ve direnme kararına konu hükümlerin kurulduğu anlaşılmaktadır.
Ceza yargılamasının amacı olan somut gerçeğin ortaya çıkarılması için kanıtların duruşmada ortaya konulmasından sonra, bu kanıtlardan sonuç çıkarma yani tartışma evresi başlar. Böylece ortaya konulan kanıtlarla ilgili taraflara CMK’nın 216/1. maddesinde belirtilen sıraya göre söz hakkı verilecek ve tartışma olanağı sağlanacaktır. Bu tartışma tamamlandıktan sonra, önce bireysel iddia makamını temsil eden katılan ve vekili, sonra da kamusal iddia makamını temsil eden Cumhuriyet savcısı esas hakkındaki görüşünü beyan edecektir. Soruşturma evresinde elde ettiği kanıtlardan ulaştığı sonuca göre iddianameyi hazırlamakla görevli iddia makamı, bu suretle CMK’nın 225/1. maddesi uyarınca kovuşturma evresinin sınırlarını belirlemektedir. Kovuşturma evresi sonunda da iddia makamı, duruşmaya getirilip tartışılan kanıtları değerlendirerek esasa ilişkin iddialarını ortaya koyacak, sanık veya müdafisi de buna ilişkin savunmasını yapabilecektir. Bu, tez yani iddia ile antitezin yani savunmanın çatışmasıyla, sonuca yani karara ulaşılan bir süreç olan yargılama sonucunda sağlıklı bir karara ulaşabilmenin gerekli ve zorunlu koşuludur.
Esasen inceleme konumuza ilişkin 1412 sayılı CMUK’nın 251. ve 5271 sayılı CMK’nın 216. maddeleri benzer şekilde düzenlenmiş olmalarına rağmen her iki Kanunda da Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki mütalaasının ne şekilde olacağına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak ceza yargılaması kurallarının her konuyu ayrıntısıyla düzenlemesi beklenmemelidir. Bu nedenle usul yasalarının düzenlemediği alanlar kişi hak ve özgürlüklerine aykırı olmamak ve yasanın ruhuna uygun olmak koşuluyla yorum ve kıyasla doldurulmakta ve bu uygulamalar benimsendikçe teamüle dönüşmektedir. Uygulamada esas hakkındaki görüşün mahkûmiyet yönünde olması durumunda, uygulanması talep edilen yasa ve maddelerinin açıkça belirtilmesi yerleşik ve benimsenmiş bir yöntemdir.
Öte yandan, iddia makamının esasa ilişkin görüşünü anlaşılır ve açık bir biçimde sunmasının savunma hakkının kullanılmasıyla da ilintili olduğunda kuşku yoktur. Zira sağlıklı bir savunma ancak sağlıklı bir iddia üzerine oturtulabilir.
Kamusal iddia makamını temsil eden Cumhuriyet savcısı, karar verilmeden önce, toplanan kanıtlara göre esasa ilişkin görüşünü açık ve anlaşılır bir biçimde ve eğer görüşü mahkûmiyete ilişkin ise mevzuatta yer alan yasa ve maddelerini de göstermek suretiyle açıklamak zorundadır.
Bu konuda öğretide; “İddia makamı, muhakeme boyunca, mütalaa mahiyetindeki hükümleri ile hâkime ışık tutacak, muhakemede tez ileri sürüp sentez elde edilmesine çalışacaktır… Savcılık son kararın nasıl olması gerektiği hakkındaki görüşünü esas hakkındaki mütalaası ile açıklayacak ve artık şüphesi kalmayıp mahkûmiyet kararı verilmesini düşünüyorsa o zaman, sanığın cezalandırılmasını isteyecektir… Tartışma sadece maddi meseleye taalluk etmez; muhakeme hukuki meseleyi de çözeceğinden, bu mesele hakkındaki görüşler de iddiada yer alacaktır.” (Prof. Dr. Nurullah Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınları, 9. bası, ..., s.193, 936-937); “Ceza muhakemesi hükmünün kollektif olması gerekmesi sebebiyle, savcının son soruşturma safhasının sonuç çıkarma devresinde düşüncelerini bildirmesi yani esas hakkındaki mütalâasının serd etmesi, vazgeçilmez bir zarurettir. Diğer ilgililerin bir şey söylemeksizin işi mahkemenin kararına terk etmeleri mümkün görülebilmekle beraber, savcı bakımından böyle bir şey söz konusu olamaz; savcı her halde en son iddialarını söylemelidir. Bu itibarla, savcılık talep veya iddia durumunda olduğu konularda keyfiyeti hâkime (veya hâkimin takdirine) bıraktığını beyan ile yetinemez... Savcının esas hakkındaki mütalâasının alınması mecburî olmakla beraber, yargıcın bu ödevini yerine getirmekten kaçınan savcıyı zorlamak yetkisi bulunmadığından, bu gibi hâllerde son kararın esas hakkındaki mütalâa alınmadan verilebilmesi de kabul edilmektedir. Ancak böyle bir durum ceza muhakemesi hükmünün kollektif olmasına engel teşkil edeceğinden, yargıç veya mahkeme başkanı hiç olmazsa makamın başı olan savcıya müracaat edebilmeli ve esas hakkındaki mütalâasını vermeyi red eden yardımcı yerine bir başkasının duruşmaya çıkarılmasını talep edebilmelidir… Esas hakkındaki mütalaanın sadece sübuta yani maddi meseleye değil, hukuki meseleye de taalluk etmesi gerekir. Muhakemenin aynı zamanda hukuki meseleyi de halletmek zorunda olması, savcının bu konudaki düşüncelerini de bildirmesini gerektirmektedir.” (Dr.Selahattin Keyman, Ceza Muhakemesinde Savcılık, Sevinç Matbaası, ..., 1970, s.258-262) şeklinde görüşler bulunmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Yerel Mahkemece verilen ilk hükümlerin Özel Dairece bozulmasından sonra, sanıkların müdafisi ile sanıkların hazır bulunduğu 31.03.2016 tarihli oturumda, sırasıyla Cumhuriyet savcısından, sanıkların müdafisinden ve sanıklardan Özel Daire bozma kararına karşı diyeceklerinin sorulduğu, ardından Yerel Mahkemece bozma ilamına direnilmesine ilişkin ara karar kurulup Cumhuriyet savcısından esas hakkındaki görüşü sorulmadan, sanıkların müdafisinin beyanı alınıp sanıklardan da son sözleri sorularak duruşmanın bitirildiği ve direnme kararına konu hükümlerin kurulduğu dosyada;
Kamusal iddia makamını temsil eden Cumhuriyet savcısı karar verilmeden önce, toplanan delillere göre esasa ilişkin görüşünü açık ve anlaşılır bir şekilde ve eğer görüşü mahkûmiyete ilişkin ise ilgili kanun ve maddelerini göstermek suretiyle açıklamak zorunda olduğundan, somut olayda 31.03.2016 tarihli oturumda Cumhuriyet savcısı tarafından beyan edilen ve CMK’nın 216. maddesinin 1. fıkrası uyarınca duruşmada ortaya konulan delille yönelik olan “Bozmaya uyulması talep olunur.” şeklindeki sözlerin esas hakkında mütalaa olarak geçerli ve yeterli kabul edilmesi olanağı bulunmamaktadır. Dolayısıyla Yerel Mahkemece Cumhuriyet savcısının esasa ilişkin görüşü alınmadan direnme kararına konu mahkûmiyet hükümlerinin kurulduğu kabul edilmelidir.
Yukarıda açıklanan bu usule aykırılık nedeniyle Yerel Mahkemenin sanıklar hakkında kurduğu direnme kararına konu hükümlerinin, Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşü alınmadan yargılamaya son verilip hüküm tesis ve tefhim edilmesi isabetsizliğinden, diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmesi gerekmektedir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- ... 1. ... Ceza Mahkemesinin 31.03.2016 tarih ve 365-87 sayılı direnme kararına konu hükümlerinin, bozma ilamına direnilmesine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşü alınmadan yargılamanın bitirilmesi isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 05.10.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Bu alandan sadece bu kararla ilintili POST üretebilirsiniz. Bu karardan bağımsız tamamen kendinize özel POST üretmek için TIKLAYINIZ
Sayın kullanıcılarımız, siteden kaldırılmasını istediğiniz karar için veya isim düzeltmeleri için destek@ictihatlar.com.tr adresine mail göndererek bildirimde bulunabilirsiniz.