Esas No: 2011/4081
Karar No: 2011/6665
Karar Tarihi: 06.12.2011
Yargıtay 8. Hukuk Dairesi 2011/4081 Esas 2011/6665 Karar Sayılı İlamı
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
DAVA TÜRÜ : Tapu iptali ve tescil
... ile Hazine, dahili davalılar ... ve müşterekleri aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının reddine dair Ümraniye 2. Asliye Hukuk Mahkemesinden verilen 27.01.2011 gün ve 921/41 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay"ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 25.10.2011 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davacı vekili Avukat ... ve karşı taraftan davalı Hazine vekili Avukat ..., dahili davalı ... vekili Avukat ... geldiler. Başka kimse gelmedi. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek, dosya incelendi, gereği düşünüldü:
KARAR
Davacı vekili, dava konusu 46 ada 14 parselin tamamının 1974 yılından beri vekil edeninin zilyetliğinde bulunduğunu, malik görünen Serkis oğlu Cerayir"in 20 sene önce öldüğünü ve TMK"nun 713/2.maddesinde yazılı koşulların gerçekleştiğini açıklayarak iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.
Davalı Hazine vekili, davanın kayıt malikinin mirasçılarına açılması gerektiğini ve aleyhlerine açılan davanın husumetten reddine karar verilmesini savunmuştur.
Davaya dahil edilen kayıt malikinin mirasçıları vekilleri ayrı ayrı cevaplarında, vekil edenleri adına paylı şekilde intikalden sonra taşınmazın ..."e satıldığını, davacının zilyetlik iddiasının yerinde olmadığını açıklayarak davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.
Yargılama sırasında taşınmazı tapuda devralan ... davaya dahil edilmiş, dahili davalı vekili cevabında; vekil edeninin davadan devraldıktan sonra haberdar olduğunu, iyiniyetinin korunması gerektiğini açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, davada TMK"nun 713/2.maddesindeki koşulların oluştuğunu ancak mülkiyet hakkının kazanılma tarihinin tescil kararının kesinleştiği tarih olduğu, tescil kararının yenilik doğurucu hak mahiyetinde bulundugu, davacının tescil hakkını kazanmadan taşınmazın el değiştirdiği, sonraki malikin iyiniyetli olup olmadığını tartışmak için davacının tescil hakkını kazanmış olması gerektiği, kaldı ki ..."nün kötüniyetli olduğunun da tanık beyanları ile ispatlanamadığı gerekçesi ile davanın Hazine yönünden husumetten, diğer davalılar yönünden esastan reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir..
Dava konusu 146 ada 14 parsel 1971 yılında yapılan kadastro çalışmalarında 22.7.1954 tarih 257 tapu kaydı uygulanarak tapu maliki ... oğlu ... adına tesbit edilmiş, tutanak 13.3.1972 tarihinde kesinleşmiştir. 16.10.2006 tarihinde tapu mirasçılar Sultanik Bulkan,... ve ... adlarına 1/3"er paylı şekilde intikal ettirilmiş, 15.11.2006 tarihinde payların tamamı İbrahim oğlu ..."e tapuda satılarak devredilmiştir. Dosya arasındaki veraset belgesine göre kayıt maliki ... oğlu ... 16.5.1970 tarihinde ölmüş, geride mirasçı olarak davalılardan ...,... ve ..."i bırakmıştır.
Davada öncelikle TMK"nun 713/2.maddesinde yazılı ölüm sebebine dayanıldığı anlaşıldığına göre somut olayda çözümlenmesi gereken öncelikli sorun; eldeki temyiz incelemesinin yapıldığı aşamada yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan hükmün TMK.nun 713/2. fıkrasındaki; “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesince iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağı hususudur.
Davaya dayanak oluşturan TMK.nun 713/2. fıkrasında yer alan “…ölmüş…” sözcüğünün, “Anayasa Mahkemesinin 17.3.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazetede yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 17.3.2011 tarihinde karar verilmiştir.”
Anayasa Mahkemesi Kararlarının Özelliği ve Geriye Yürümezliğinin İrdelenmesi;
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 153/2. fıkrasında; Anayasa Mahkemesinin, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceğini vurguladıktan sonra aynı maddenin 5. fıkrasında da “iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği” açıklanmıştır.
Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararları, İdari Yargıda verilen iptal kararlarından farklı bir özelliğe sahiptir. İdari Yargıda asıl olan iptal kararlarının geriye yürümesi yani iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas alınmasına karşın, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Bu bakımdan İdari Yargıdaki iptal kararları beyan edici, açıklayıcı nitelikte olduğu halde Türk Anayasa Yargısındaki iptal kararları genelde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) niteliktedir.
Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, Devlete olan güven duygularını sarsmamak, Devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebilir.
Bu bakımdan iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, kabul edilen önemli bir ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi; 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 Karar sayılı kararında, “Türk Anayasa sisteminde Devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca Devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” denilmek suretiyle konunun önemi vurgulanmıştır.
Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunması Hukuk Devletinin bir gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin (ceza mahkûmiyetlerinde durum farklıdır) kabulü kaçınılmazdır.
Bu durumda kazanılmış haklar kavramı Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir.
Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasanın 2. maddesinde ifadesini bulan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir Hukuk Devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve bu nedenle kabul edilemez.
Anayasa Mahkemesinin 19.12.1989 gün ve 1989/14 Esas, 1989/49 Karar sayılı kararında aynen; “bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların korunması Hukuk Devletinin gereği olduğunu” vurgulamaktadır.
Bu karara paralel olarak Danıştay’da; 16.12.1966 tarih ve 1963/386 Esas, 1966/1642 Karar sayılı kararında; “iptal kararları geriye yürümez” kuralının kazanılmış hakları saklı tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşü benimsenmiştir.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararları, kural olarak Resmi Gazetede yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak verilen ve kesinleşmiş mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenemeyeceği açıktır. Yani Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce verilip kesinleşmiş olan hükme etkili olması olanaklı değildir.
Saptanan bu olgular karşısında Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnalarını kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturmaktadır. Kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının uygulanamayacağı kabul edilmektedir.
Eldeki dosyada söz konusu olan somut olaya gelince: TMK.nun 713/2. fıkrasında açıklanan üç ayrı hukuki sebepten biri olan “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesince iptalinden sonra elde bulunan veya açılacak olan davalara etkisinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. TMK.nun 713/1. fıkrasında; “tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” denilmiştir.
Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; “aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir” amir hükmüne yer verilmiştir.
Görüldüğü gibi TMK.nun 713/2. fıkrasına dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen koşullar yanında aynı zamanda 713/1. fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü 2. fıkrada; “aynı koşullar altında…” denilmek suretiyle aynı maddenin 1. fıkrasına atıfta bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle 1. fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur. TMK.nun 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” ilkesi getirilmiştir. Bu ilke 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Kanunla anılan fıkraya eklenmiştir.
4.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararından önce 743 sayılı TKM.nin 639 (TMK.nun 713). maddesine dayalı olarak açılan davalarda mülkiyetin hangi tarihte doğacağı ve kazanılacağı konusu gerek uygulamada ve gerekse doktrinde oldukça tartışmalı idi. 4.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı ile; “kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK.nun 639/1. maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdası (yapıcı-kurucu-yenilik doğurucu) nitelikli kararlardır. Mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır.” görüşü benimsenmişti. Daha sonra 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK.nun 713/5. fıkrasının son cümlesiyle aynı maddenin 1 ve 2. fıkralarını da kapsayacak biçimde, mülkiyetin 1. fıkrada öngörülen koşulların oluşmasıyla kazanılacağı kabul edilmiştir.
İşte TMK.nun 713/5. fıkrasında mülkiyet, 1. fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur ibaresi TMK.nun 713/1 ve 2. fıkralarına dayalı olarak açılan davalar açısından “kazanılmış (müktesep) hak” olarak kabul edilip edilemeyeceği sorunu karşımıza çıkmaktadır. Sözü edilen ibare ile 1 ve 2. fıkralarında yer alan tüm koşulların gerçekleşmesi yanında aynı maddenin 1. fıkrasında açıklanan 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda mülkiyetin kazanılacağı kastedilmektedir. Şu halde, Anayasa Mahkemesince yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 17.3.2011 tarihinden önce dava açanlar (eldeki davalar) ile açmayanlar bakımından 20 yıllık kazanma süresi ve 2. fıkrada açıklanan maliki 20 yıl önce ölmüş olan kişi bakımından söz konusu süreler dolmuş ise bunlar açısından kazanılmış (müktesep) hakkın kabul edilip edilmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekir.
TMK.nun 713/5. fıkrasına eklenen ibare ile mülkiyet hakkının tüm kazanma koşullarının oluşması ile 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda kazanılacağı açıklandığına ve bu konuda hiçbir duraksama söz konusu olamayacağına göre az önce açıklanan durumlar bakımından kazanılmış hakkın varlığının kabulü gerekmektedir. Yukarıda yapılan tüm açıklamalar da bunu doğrulamaktadır. 4721 sayılı Kanunla getirilen ve TMK.nun 713/5. fıkranın son cümlesi için gösterilen gerekçede de şu ifade yer almaktadır: “Gerçekten, mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorusunu cevaplayan bu yeni hükme göre, mülkiyet 1. fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır.” denilmektedir.
Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararıyla birlikte 17.3.2011 tarihinde aynı zamanda; “…kararın Resmi Gazetede yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına” karar verilmiştir. Şu halde yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 17.3.2011 tarihinden önce açılmış bulunan davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerekir. Uyuşmazlığa konu yapılan tapu kaydı; malikin ölüm tarihinden itibaren 20 yıllık kazanma süresi geçtikten sonra intikal görmüş ise bu tür intikal gören kayıt hukuken bir değer taşımaz ve intikal maliklerine herhangi bir hak bahşetmez. Yine dava açmamış ancak; Anayasa Mahkemesinin verdiği yürürlüğünün durdurulması karar tarihi olan 17.3.2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş Ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu gibi hak sahiplerinin 17.3.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmamaktadır.
Bu açıklamalar ve özellikle TMK"nun 713/5.maddesi karşısında mahkemenin “...mülkiyet hakkının kazanılma tarihinin tescil kararının kesinleştiği tarih olduğu, tescil kararının yenilik doğurucu hak mahiyetinde olduğu, davacının tescil hakkını kazanmadan taşınmazın el değiştirdiği, sonraki malikin iyiniyetli olup olmadığını tartışmak için davacının tescil hakkını kazanmış olması gerektiği...” gerekçesinin yerinde olmadığı açıktır. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK.nun 713/5. fıkranın son cümlesine göre mülkiyetin 1. fıkrada öngörülen koşulların oluşmasıyla kazanılacağı kabul edilmiştir. O halde, kararın kesinleşmesi ile mülkiyet hakkının kazanılacağını öngören 04.12.1998 tarih ve 1996/4 E.1998/3 karar sayılı YİBBGK kararının TMK.nun 713/5. fıkrasının son cümlesi karşısında bir hükmünün kalmadığının kabulü gerekir. Bundan ayrı kayıt maliki 16.05.1970 tarihinde ölmüş olup, ölüm tarihinden itibaren başlaması gereken zilyetlik, 1971 yılında yapılan tapulama tespiti ile kesintiye uğradığından hesaba katılmaz. Bu durumda mahkeme gerekçesinde de kabul edildiği üzere kayıt maliki ... oğlu ..."in daha önce öldüğü dikkate alınarak tapulama tespitinin yapıldığı 1971 yılından mirasçılar adına intikalin yaptırıldığı 16.10.2006 tarihine kadar taşınmazın davacının 20 yılı aşkın malik sıfatı ile zilyet ve tasarrufunda olduğunun yerel bilirkişi ve tanıklarca ifade edildiği, davada TMK"nun 713/2.maddesinde yazılı kazanma süresi ve koşullarının gerçekleştiği belirlendiğine göre çözülmesi gereken sorun yargılama sırasında taşınmazı tapuda satın alan ..."in alımında iyiniyetli olup olmadığı, TMK"nun 1023 ve 1024.maddelerinden yararlanıp yararlanamayacağı konusunda hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekir.
Bu hususta mahkemece mahallinde yapılan keşifte ve duruşmada dinlenen tanık beyanlarından hareketle tanık beyanları ile ..."nün kötüniyetli olduğunun ispatlanmadığı kabul edilerek hüküm kurulmuştur. Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme yeterli olmadığı gibi tanık beyanları yanında diğer delillerin de birlikte değerlendirilmesi gerekir. Dinlenen davacı tanıkları, davacının 20 yılı aşkın taşınmaza malik sıfatı ile zilyet olduğunu, bahçe olarak kullandığını, daha sonra ağaç diktiğini ve etrafının davacı tarafından 20 yıl önce duvarla çevrildiğini, içinde de davacının yaptığı kulübe bulunduğunu bildirmişler, bu beyanları teknik bilirkişi tarafından doğrulanarak taşınmaz üzerinde 10 yıllık meyve ağaçları ve sebze ziraati yapıldığından bahsedilerek kulübenin depo gibi kullanıldığı, kenarlarının duvar ve tel çitle çevrili olduğu açıklanmıştır. Bu durum fotoğraflardan da anlaşılmaktadır. Davalı ... tanıklarının bir kısmı; taşınmazın boş arsa olduğunu,Şükrü"nün müteahhitlik yaptığını, emlakçılık işi ile uğraştığını bildirirken, bir kısım tanıkları ise kendilerinin emlakçılık yaptıklarını ve tapu malikinin satmak istemesi üzerine davalı ..."ye aracılık yaparak sattıklarını, etrafa sorduklarında davacının burayı ektiğini öğrendiklerini ifade etmişlerdir. Birbiri ile çelişen tanık beyanları karşısında davalı ..."nün kötüniyetli olmadığı sonucuna varılamaz. Mahkemece, taşınmazın satın alınmasında davalı ..."nün kötüniyetli olup olmadığının belirlenebilmesi bakımından taraf tanıklarının HUMK"nun 258.maddesi (HMK"nun 243-244.m) hükmü uyarınca yeniden davetiye ile çağrılarak aynı Kanunun 259.maddesi (HMK"nun 259.m) uyarınca taşınmaz başında dinlenmeleri, Şükrü"nün taşınmazı satın almadan önce görüp görmediği, işi itibarı ile taşınmazın bulunduğu yeri bilip bilmediği, işyeri adresi ile taşınmaz arasındaki mesafe gibi hususlar ayrıntılı şekilde sorularak tanık beyanlarının alınması, beyanlar arasında çelişki bulunduğu takdirde HUMK"nun 265.maddesi (HMK"nun 261.m) uyarınca tanıkların yüzleştirilerek çelişkinin giderilmeye çalışılması, tanık beyanları ile birlikte davalı ..."nün mesleğini icra ettiği mahal ve taşınmazın bulunduğu yer, davacının delil olarak sunduğu kartvizit ve yazılı adres de hep birlikte değerlendirilerek davalı ..."nün TMK"nun 1023 ve 1024.maddeleri karşısındaki hukuki durumunun açıklığa kavuşturulması, daha sonra sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru olmamıştır.
Diğer yandan dava Hazine aleyhine açılmış, daha sonra kayıt malikinin mirasçılarına yöneltilmiş ve son olarak tapuda yargılama sırasında ..."e satılması üzerine Şükrü davaya dahil edilerek yargılamaya devam edilmiş olduğuna göre Hazine yönünden husumetten verilen red kararı yerinde olup, ayrıca kayıt malikinin mirasçıları da taşınmazı tapuda satıp devrettiklerinden davada sıfatları kalmamıştır. Dava son malik ..."e yöneltilerek devam ettiğine göre kayıt malikinin mirasçıları bakımından da davanın husumetten reddi gerekir. Bu durumda mahkemece, Hazine ile birlikte dahili davalılar ..., ... ve ... lehlerine husumetten red ortak sebep yani tek sebep olduğu gözönünde bulundurularak karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 3/2.maddesi gereğince tek maktu vekalet ücreti takdiri gerektiği halde yazılı şekilde nisbi vekalet ücreti takdir edilmiş olması da doğru değildir.
Açıklanan nedenle davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile usul ve kanuna aykırı görülen hükmün 6100 sayılı HMK"nun Geçici 3.maddesi yollaması ile 1086 sayılı HUMK.nun 428.maddesi uyarınca BOZULMASINA ve 18.40 TL peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine 06.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.